Hitler'in piyanosu
Gerçeklere ulaşmak emek ve zaman gerektirir. Oysa Algılara kapılarak akıp gitmek kolaydır.
Algılarla yönlendirilen toplumlar telafisi zor yanlışlara sürüklenmiş ve insanlık bu nedenle büyük acılar yaşamıştır.
Algıları ateşleme yöntemi PROPAGANDA’dır. Propagandanın baş oyuncusu ise BASIN…
Tüm diktatörler gibi Hitler de iktidara geldikten 2 ay 16 gün sonra basın kuşatmasını başlattı.
Takvimler 29 Mayıs 1933’ü gösteriyordu.
Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels tüm gazetelerin genel yayın yönetmenlerini toplantıya çağırdı. Ardından tarihe geçen şu açıklamayı yaptı;
“GAZETELER HÜKUMETİN DİLEDİĞİ GİBİ ÇALACAĞI BİR PİYANO GİBİ OLMALIDIR”
Öyle de oldu. Zaten olmak zorundaydı. Yapılan eylem planına uymamak, yaşamdan vazgeçmek anlamına gelirdi.
Tüm kötülüklerin nedeni ilan edilen Yahudilerden arınmanın bir vatanseverlik meselesi olduğu konusunda toplum ikna edilmeliydi. Yahudi mallarına boykot basın aracılığı ile duyuruldu.
Ancak halkın tek haber kaynağı gazeteler değildi. Alman halkının % 70’inin evinde radyo vardı.
Tüm radyolar Propaganda Bakanlığına bağlandı ve tek istasyondan yayın başlatıldı. Yerel radyolar kapatıldı.
İş bununla bitmiyordu. Radyo çalışanları işten çıkarılarak Hitler’e ve rejime bağlı güvenilir bir ekip oluşturuldu.
Basında çalışanların tümünün “ARYAN IRKINDAN” olması koşulu getirildi.
Hitler, yapılanın bir DEVRİM olduğunu söylüyordu. Devrimin amacı; toplumsal yaşamın tümünü kapsayacak bir yeniden yapılandırmaydı. İnsanların Devletle ilişkileri bu esaslar doğrultusunda yeniden düzenlenecekti.
Bu kurallara uymayan, muhalefet sergileyen, başkaldıranlar yok muydu?
Elbette vardı, herkesi susturmak mümkün olamazdı.
Ancak onları hazin bir son bekliyordu; TOPLAMA KAMPLARI.
Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels; “ Halkın söylenenleri anlamasını değil, onlara inançla bağlanmasını” güce ulaşmanın yolu olarak ilan etmiş ve bu yöntemle Hitler’i “tapılacak adam” yapmayı başarmıştır.
Goebbels Hitler’i bir ticari meta gibi pazarlayarak, kapitalist ekonominin pazarlama stratejisini siyasete taşıyan ilk isim olmuştur. Bunun için ABD’de geliştirilen ticari reklamlardan yararlanmış, herkesin kolaylıkla anlayacağı sloganları sürekli tekrarlayarak Hitler’i hafızalara kazımıştır.
Bu stratejinin başarıya ulaşması için toplumun değer verdiği kavramlar ustalıkla kullanılarak Hitler ile özdeşleştirilmiştir.
Hitler’in “bütün kötülüklerin kaynağı olarak kabul ettiği demokrasi”, seçim kampanyalarında “ulaşılacak hedef “olarak sunulmuş, ancak iktidar hedefine ulaşıldığında dünyanın en acımasız diktatörünün gerçek kimliği ortaya dökülmüştür.
GÜÇ GERÇEK KİMLİĞİN TURNUSOL KAĞIDIDIR
Müthiş bir kampanya ile 5 Mart 1933’te % 43,91 oy alınarak seçimleri kazanan Hitler, 12 yıl boyunca nasıl iktidarda kalmıştır?
Almanya 1935-1945 yılları arasında nüfusunun % 99’u okur-yazar olan dünyanın en yüksek düzeyde eğitimli ülkesi idi.
Alman halkı nasıl olmuş da sergilenen tüm vahşete, acımasızlığa, sınır tanımayan faşist diktatörlüğe ve katliamlara rağmen yıllar boyu Hitler’i “tapılacak adam” olarak görmüştür?
Kuşkusuz bu tabloda, propaganda ile oluşturulan sahte algıların ve kuşatılmış Basının rolü yadsınamaz.
DACHAU – ARBEIT MACHT FREI/ 1933-1945
Dachau Toplama Kampı, Münih’e 30 dakikalık uzaklıkta. Kapısındaki Almanca yazının çevirisi şöyle; ÇALIŞMAK SENİ ÖZGÜR KILAR..
Hitler tüm Toplama Kamplarının kapısına bunu yazdırmış. Gaz odalarında öldürüp, bedenlerini fırınlarda yaktığı insanları alaya almanın zevkini de tatmış…
2006 yılında gittiğimde en dikkatimi çeken durum, kampa uzanan dar asfalt yolun diğer tarafında bahçeli tek katlı evlerin yer almasıydı.
Kampı gezdiren görevliye, evlerin kampın faal olduğu dönemde burada olup, olmadıklarını sordum.
Aldığım yanıt şok ediciydi; “Evet” dedi görevli, “Aynı yerdeydiler. İçinde bu gün olduğu gibi aileler yaşıyordu.”
Kampa kamyonlarla getirilen kadınları, çocukları, yaşlıları, gençleri görmüşler, fırının bacasından yükselen insan etinin kokusunu, çığlıkları duymuşlar mıydı?
“Tabii ki biliyorlardı” dedi görevli.
Kampta çekilmiş görüntüleri izlerken hissettiğim dayanılmaz acıyı hala duyumsuyorum. Ancak orada yaşayanlar bunu canlı olarak görmüşlerdi. Hitler’i 12 yıl boyunca alkışlamaya nasıl devam etmişlerdi?
Kuşatılmış Basın ve yoğun Propagandanın Alman Halkına sadece akıl değil vicdan tutulması da yaşatmış olmasını tarih kayda geçirmiştir.
Peki, Hitler’in büyüsüne kapılan sadece Alman Halkı’mıydı?
Elbette değildi… Dünyanın en büyük liderleri de Hitler’e övgüde yarışa girmişlerdi.
Örneğin Churchill, II. Dünya Savaşından bir yıl önce şöyle diyordu;
“Eğer İngiltere savaşta yenilirse bizi uluslararası alanda yeniden haklı duruma getirecek Hitler gibi bir adam bulacağımızı ümit ederim. Bütün dünya Hitler’i barış ve hoşgörü unsuru gibi görmek ister… “
Roosevelt ise hem Hitler’i hem de Mussolini’yi övüyordu.
Daha da şaşırtıcı olan 1943 yılında Almanya’ya ziyarette bulunan Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Norveç’li ünlü yazar Knut Hamsun’un kazandığı Nobel ödülü madalyasını “Almanya’nın zaferine inancını” vurguladığı bir notla Goebbels’e hediye etmesiydi.
Tüm bunlar Nazileştirilmiş Basın aracılığı ile sürdürülen propagandanın eseriydi.
Hitler döneminden arta kalan yöntemler günümüzde hala konuşuluyor. Kimi zaman uygulanmaya bile çalışılıyor.
Dönemin propaganda stratejisinde kullanılan “ liderin yaptığı hatayı asla kabul etmemesi, yapılan suçlamaları derhal reddetmesi, halkın her zaman büyük bir yalana küçük yalanlardan daha kolay inanabileceğini unutmaması ve tekrarlanan yalanların halkta yarattığı gerçeklik algısı” sanki liderlik olgusunun vazgeçilmezine dönüşmüş. Dünya Lideri olmanın ön koşulu sayılıyor ve ABD’de de örneğini gördüğümüz gibi fazla yadırganmıyor.
Siyasi eleştiri yapanlar kimi zaman azarlanıyor, kimi zaman cezalandırılıyor.
Bu düzeneği ayakta tutan elbette Lider’e koşulsuz bağlılık gösteren kadrolar.
Totaliter toplumsal yapıların ayakta kalmalarını sağlayan “kahramanlar” (!) kendilerine verilen emir ve talimatlara uymayı kutsal bir görev olarak kabul edenler; diğer bir anlatımla “akıllarını ve vicdanlarını otoriteye satanlar” olmuştur.
Bunun en belirgin örneklerinden biri, soykırımın öncü isimlerinden Eichmann’dır.
Eichmann’ın Mahkemedeki ifadesini dünyaca ünlü sosyal psikolog ve psikanalist Erich Fromm şöyle aktarıyor:
“ Eichmann, Yahudilerden nefret etmiyordu. Daha doğrusu o kimseyi sevip, kimseden nefret etmiyordu. O, sadece görevini yerine getiriyordu. Onun için önemli olan yasa ve emirlere uymaktı. Suçluluk duygusunu da ancak bu emirlere karşı geldiğinde duyacaktı.
Mahkeme önünde yaşamında kendisini ancak iki kez suçlu hissettiğini açıkladı. Bir keresinde öğrenciyken okulu astığında, ikinci olarak da bir hava saldırısında emre karşı gelerek sığınağa girmediğinde.”
BASIN NEDEN DÖRDÜNCÜ KUVVET?
Basın kuvvetler ayrılığı prensibi içinde yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvet olarak kabul edilir.
Bu nedenle diktatörlüklerin ilk hedef aldığı kurumlar arasında basın kuruluşları gelmektedir.
Örneğin MUSSOLİNİ eski bir gazeteciydi ve basının kitleler üzerindeki gücünü çok iyi biliyordu. Bu nedenle iktidara geldikten sonra İtalyan basınını kendi propaganda gücü haline getirdi.
Kendi Faşist Örgütünü kurduktan sonraki ilk eylemi, geçmişte baş yazarlığını yaptığı Avanti Gazetesini yaktırmak oldu.
Kurduğu Popolo d’Italia Gazetesini Ulusal Faşist Partinin resmi ve en büyük propaganda organına dönüştürdü. Rejim karşıtı tüm yayınları yasa dışı ilan etti. Faşist Partiden onay ve sertifika almayanların gazetecilik yapmasını yasakladı. Toplumun moralini bozacak ve rejimi başarısız gösterecek her türlü haberi yasakladı.
FRANCO ise İspanya’da( 1939-1975) basına çok ağır sansür uyguladı. 1966’da Basın Yasası çıkana kadar geçen süre içinde rejimi eleştiren tüm medya organları kapatıldı. Muhalif gazeteciler hapsedildi ve cezalandırıldı. Basın Franco’nun liderliğini parlatmak için kullanıldı.
STALİN, basını Komünist Partinin propaganda aracı olarak kullandı. Bağımsız ve muhalif basına yer verilmedi, tüm basın organları devlete bağlandı. Basılacak tüm kitap, gazete ve dergiler Glavit adlı sansür kurumu tarafından ideolojik süzgeçten geçirildi.
Kıtlıklar, ekonomik sıkıntılar, işçi cinayetleri, savaş kayıpları basından gizlendi. Eski liderler tarihten silindi. Kültüre yapılan müdahale ile edebiyat eserleri, tiyatro oyunları, film senaryoları sansüre tabi tutuldu.
Tarihin tozlu sayfalarında lanetle anılan diktatörler döneminin acılarını yaşayan insanlık, basını kendi gücü için kullananların dönemini bir daha açılmamak üzere kapattı.
Dünya bunları yaşayarak BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN değerini anladı.
Özgür Basını DÖRDÜNCÜ KUVVET ilan etti ve halkın haber alma hakkını kutsadı.
Özgür Basın iktidarlar için bir pusuladır. Halkın gözüyle gerçekleri ve toplumun olaylara bakışını sergiler.
Sorunların çözümüne katkıda bulunur. İktidarlara rehberlik eder ve demokrasiye güç katar.
İnsanlık, ellere takılan kelepçelerin düşüncelere takılamayacağını, özgür basının demokrasinin en vazgeçilemez gücü olduğunu acı deneyimlerle öğrenmiştir. Atanmış gazeteciler devri yüzyıllık deneyimler sonucunda yerini özgür basına bırakmış ve demokrasi taçlandırılmıştır.
Sular geriye akmaz… Televizyonları, radyoları kapatarak, gazetecileri tutuklayarak halkın haber alma özgürlüğünü engellemek artık geçmişte kaldı. Suyun yatağını bulması gibi, haber de yolunu bulup akıyor ve toplumla buluşuyor. Geride kalan ise zihinlerde ve gönüllerde bıraktığı tortu, tepki ve hoşnutsuz oluyor.
Tüm basın emekçilerine saygıyla….