Cumhuriyet ivmesinin moment kolu
Başlığa aldanarak, bu yazının bir fizik yasası yazısı sanmayın.
Bu yazı, derin tarih ve felsefe bilgisine sahip biri tarafından yazılan bir yazı da değildir.
Bu yazı düz bir “Kemal’in Türkiyesi” yazısıdır.
O nedenle, tarihçi ya da felsefeci akademisyen olmadığı hâlde tarih üzerine söz söyleme cüreti gösteren benim gibi sıradan bir inşaat mühendisinin yazısını hataları ve eksikleriyle anlayışla karşılamanızı rica ederim.
Bu namuslu uyarıdan sonra devam edelim.
Isıtılan suyun buharından mekanik enerji elde etmeyi başardığımız gün, insanlık yalnızca yeni bir makine icat etmedi.
Dünyanın ağırlık merkezini oynattı.
Yeni nesil meddahımız Cübbeli Hoca, dünyanın milyarlarca yıllık geçmişinden söz edildiğinde kendine özgü bir “çüşşş” ile itiraz ededursun; insanlık tarihinin son on bin yılında görülmeyen ölçekteki değişim, yalnızca birkaç yüzyıl içerisinde gerçekleşti.
Üstelik durdurulamıyor.
Sanayi Devrimi yalnızca üretim biçimini değiştirmedi. Sermayenin, bilginin, askerî gücün, nüfusun, devletin ve nihayet medeniyetin çekim merkezlerini de değiştirdi.
Bir inşaat mühendisi gözüyle bakarsanız mesele biraz daha anlaşılır hâle geliyor.
Binlerce yıl boyunca dünyanın ağırlık merkeziyle çekim merkezi aşağı yukarı birbirinin üzerine oturuyordu.
Moment küçüktü.
Sistem büyük ölçüde durağandı.
Tarım toplumunun üretim biçimi değişmiyor, insanın toprağa bağımlılığı devam ediyor, devletlerin zenginliği esas olarak sahip oldukları toprakla, o topraklardan alınan vergiyle ve gerektiğinde başka toplumların toprağını ele geçirebilme gücüyle ölçülüyordu.
Sonra merkezlerden biri hareket etmeye başladı.
Önce buhar makinesi.
Ardından demiryolu.
Elektrik.
Petrol.
İçten yanmalı motor.
Kimya.
Seri üretim.
Telgraf.
Telefon.
Radyo.
Bilgisayar.
İnternet.
Yapay zekâ.
Her yeni teknoloji, dünyanın ağırlık merkeziyle çekim merkezi arasındaki mesafeyi biraz daha açtı.
Mühendislik bilir ki kuvvet tek başına yeterli değildir.
Kuvvet ile dönme merkezi arasındaki mesafe arttıkça moment büyür.
Modern çağın moment kolu da teknolojidir.
Mesafe büyüdükçe moment büyüdü.
Moment büyüdükçe dünyanın yörüngedeki hareketi hızlandı.
Bu dinamik yükü taşıyamayan yapıların hâli ortada.
Fakat yükün frekansını okuyabilen, kendi doğal frekansını ona göre değiştirebilen, gerektiğinde rijitliğini artırıp gerektiğinde esneyebilen toplumların hâli de ortada.
Bazıları Sanayi Devrimi’nin yarattığı dalgaya karşı yüzmeye çalıştı.
Bazıları kıyıya çekilip dalganın geçmesini bekledi.
Bazıları ise sörfçü maharetiyle dalganın üzerine çıktı ve onun kinetik enerjisini kendi hareketine ekledi.
Bugün “gelişmiş dünya” dediğimiz şeyin önemli bir bölümü, işte bu son grupta yer alanlardan oluşuyor.
Fark yalnızca zenginlik farkı değildir.
Bir toplumun zamanı nasıl algıladığıyla ilgilidir.
Geleneksel toplum geçmişten meşruiyet üretir.
Modern toplum gelecekten.
Sanayi toplumunda devletin temel sorusu, “Atalarımız ne yapmıştı?” olmaktan çıkıp “Yarın ne üretmeliyiz?” sorusuna dönüşür.
İşte Atatürk meselesi tam burada başlar.
Atatürk’ü yalnızca bir savaş kahramanı olarak okursanız onu eksik anlarsınız.
Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış başarılı bir asker görürsünüz.
Oysa Atatürk’ü asıl ilginç kılan, askerî zaferden sonra yaptıklarıdır.
Çünkü askerlikte düşmanın nerede olduğunu bilirsiniz.
Modernleşmede ise düşman çoğu zaman gözle görünmez.
Takvimde gizlidir.
Alfabede gizlidir.
Eğitim sisteminde gizlidir.
Kadının toplumdaki yerinde gizlidir.
Hukukta gizlidir.
Üretim biçiminde gizlidir.
Devlet kurumlarında gizlidir.
Bilimle kurulan ilişkide gizlidir.
Mustafa Kemal’in esas kavgası, Türkiye’nin yalnızca siyasi bağımsızlığını kazanması değildi.
Türkiye’nin zamanını değiştirmekti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılındaki temel problem de esasen buydu.
Avrupa başka bir tarihsel zamana geçmişti.
Osmanlı ise büyük ölçüde eski zamanın kurumlarıyla yeni zamanın sorunlarını çözmeye çalışıyordu.
Her ne kadar, 1800’lü yıllarda II.Mahmut sonrası yapılan düzenlemeler ki, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Rüştüye ve İdadiler, Adliye, Mülkiye, Harbiye, Tıbbiye gibi Cumhuriyet Türkiyesinde de yaşamına devam eden kurumlar kurulsa ve demiryolu, sulama kanalı ve telgraf gibi altyapı hizmetlerine öncelik verilse de maalesef istenilen başarı sağlanamadı.
Bir tarafta sanayi kapitalizmi, modern bürokrasi, ulus devlet, seri üretim ve bilimsel devrim vardı.
Diğer tarafta tarımsal üretime dayanan, sanayileşmesi sınırlı, okuryazarlığı düşük ve parçalanmakta olan bir imparatorluk.
Aradaki fark artık yalnızca asker sayısıyla kapatılamazdı.
Çünkü topu üreten fabrika, topu kullanan askerden daha belirleyici hâle gelmişti.
Atatürk bunu gördü.
Belki de onu çağdaşlarının önemli bölümünden ayıran şey buydu.
Sorunun yalnızca “vatan toprağını kurtarmak” olmadığını anlamıştı.
Toprağı kurtardıktan sonra zamanı kurtarmak gerekiyordu.
Cumhuriyet bu nedenle yalnızca yeni bir devlet biçimi değildir.
Türkiye’nin Sanayi Devrimi sonrasında oluşan yeni dünya sistemine bağlanma teşebbüsüdür.
Harf Devrimi’ni yalnızca alfabe değişikliği olarak okursanız anlamazsınız.
Tevhid-i Tedrisat’ı yalnızca eğitim düzenlemesi olarak okursanız anlamazsınız.
Medeni Kanun’u yalnızca hukuk reformu olarak okursanız anlamazsınız.
Kadının kamusal hayata katılmasını yalnızca sosyal hak meselesi olarak okursanız yine eksik kalır.
Bunların tamamı aynı mühendislik probleminin farklı çözümleridir:
Değişen dünyanın oluşturduğu dinamik yüklere dayanabilecek yeni bir taşıyıcı sistem kurmak.
Atatürk’ün yaptığı buydu.
Sanayi devrimlerinin yarattığı depremi gördü ve yıkılmış eski yapıyla devam etmedi.
Yerle bir olmuş taşıyıcı sistemi yeniden tasarladı.
Elbette Cumhuriyet’in yaptığı her şey kusursuz değildi ama yakındı.
Hiçbir tarihsel dönüşüm kusursuz değildir.
Bugünün değerleriyle bakıldığında eleştirilecek uygulamalar da vardır, yarım kalmış projeler de.
Fakat tarih kişileri niyetlerinden çok sonuçlarıyla tartar.
Ve sonuçta, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından çıkan Modern Türkiye Cumhuriyeti, bütün yapısal problemlerine rağmen dünyanın büyük ekonomileri arasında kalmayı başarabildi.
Bu başarının temellerini kuran Atatürk’e, öngörüsü ve vatanperverliği için ne kadar dua etsek azdır.
Elbette, silah arkadaşlarına ve bu uğurda şehit ve gazi olan vatan evlatlarına da şükranlarımızı her daim sunuyoruz.
Bugün dördüncü endüstri devriminin içindeyiz.
Yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, büyük veri ve otomasyon yeni bir merkez kayması yaratıyor.
Tıpkı buhar makinesinin iki yüz yıl önce yaptığı gibi.
Bir kez daha dünyanın ağırlık merkeziyle çekim merkezi birbirinden uzaklaşıyor.
Bir kez daha moment büyüyor.