Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,2640
Dolar
Arrow
48,4143
İngiliz Sterlini
Arrow
65,4765
Altın
Arrow
6968,0781
BIST
Arrow
14.012

Liberal demokrasinin başına ne geldi?

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Daron Acemoğlu’nun, Liberal Demokrasinin Başına Ne Geldi? isimli yeni kitabını bir solukta okudum. Yazar girişte, isteyen bazı bölümleri atlayabilir demiş. Ben kitabı bölüm, paragraf sektirmeden devirdim. Beğendim, öğrendim ve öğrendiklerime de çok sevindim. Sizi bilmem, ama ben yeni bir şey öğrenince, Fenerbahçe’nin seyrettiğim maçını kazandığındaki kadar sevinirim. 

Bertrand Russell’ın Batı Felsefesinin Uygarlığının Bir Tarihi başyapıtını lise yıllarında okuduğumda da çok mutlu olmuştum. Hatta birkaç arkadaş bir araya gelip kitabı Türkçe’ye çevirmeyi bile, haddimizi bilmeden tasarlamıştık. Özetle Acemoğlu’nun bu yeni başyapıtı bana yeniden o lise yıllarımın tatlı heyecan ve sevincini yaşattı. 

Batı Felsefesinin Uygarlığının Bir Tarihi ile başka bir anım da var. Gençlik yıllarımdı. Londra’da toplanan bir bilimsel kongrede yaşı benden oldukça ileri ünlü bir İngiliz profesörüyle Behçet hastalığının nedenleriyle ilgili, zaman zaman da kişiselliğe dönüşen, sert bir tartışmamız olmuştu. Aynı akşam kongrenin bir yemek daveti vardı. Bir de baktım bizim ünlü profesör bana bir paket uzatarak “Hasan, benden sana hediye.” dedi. Hediye diye getirdiği Russell’ın dediğim kitabıydı. Anladım, bana “Hasan, benle tartışmadan evvel biraz uygarlık tarihi öğrensen iyi olur.” diyordu. Hiç bozmadan hediyeyi teşekkürümle aldım. Ancak o burnu büyük meslektaşıma neden hak ettiği yanıtı hemen orada veremedim diye hala hayıflanırım. 

Acemoğlu’nun yeni kitabı hakkında önce dış sonra da iç basında, olumsuz olanları baskın yorumlar oldu. Özetle övenlere katılıyor, yerenlere pek katılmıyorum. Bunun yanında altını çizdiğim gibi kitabı çok sevinçle okudum ancak hep büyük merakla yazar kendi doğup büyüdüğü ülke hakkında ne diyecek diye bekleyip dururken kitap bitiverdi. Hem kitap bitti diye, hem de okuduğumda ülkemin durumuyla ilgili ancak 1-2 sayfalık yorum vardı diye üzüldüm. 

İtiraf edeyim bu yazıyı yazmaya başlayan kadar da hep böyle düşündüm. Ancak birden jeton düştü. Şimdi anladım. Yazar esasında kitabının başlığına sadık bir öykü anlatıyordu. Demokrasi – en yalın anlamıyla yönetilenlerin yöneticilerini seçebilmesi – ülkemde 1950’den bu yana, kimi duraklamalara rağmen henüz hala var. Ancak aynı demokrasinin liberal türü ise ülkeme oldukça az uğramıştı ki, okuduğum kitap onun başına gelenlerin bir öyküsü olabilsin. Bu topraklarda soru soran, ayrı düşünen, katılmayan çok özetle şu kısacık ömründe bireyliğini özgürce, mesut olma çabasıyla yaşamak isteyen birey ve onun hakları hep   dışlandı.  

Sayın Acemoğlu kitabında liberalizmin temel direklerinden birini toplumculuk kaygısı, biraz açarsam, bireyin kendisi için vazgeçilemez gördüğü hakların, yaşadığı toplumdaki diğer bireylerin de vazgeçilmez hakları olarak görme yükümlüğü olarak tanımlıyor. Kısaca, bireycilik bencillik değildir diyor.  

Yine kısaca liberallere liboş demeyi pek seven kimi aydınımız, liberalizm deyince, tümüyle kendi çıkarını kollayan işvereni savunmayı anlar. Unuttuğu, toplumun tüm bireylerinin temel yaşama haklarına saygılı bir vergilendirme, tekelleşmeyi önleyici yasalar ve düzgün çalışan toplu sözleşmelerle kollanan işçi hakları liberalizmin vazgeçilmez öğeleridir. Biliyorum kimi iç ve dış yazarımız yazar da Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizmi özlemine biraz‘o da neymiş’der gibi baktı.  Yazarı belki de bir Marxist özlem içinde görenler dahi oldu. Halbuki bu özlem bende bambaşka bir çağrışım yaptı. Rahmetli babam ülkemin mektepli ilk iş adamlarındandı ve benim sol eğilimlere kapılmamı pek istemezdi. Yılıyla hatırlıyorum. 1959 yılıydı ve zamanın Sovyet lideri Kruşçev ABD’yi ziyaret ediyordu. Babam “Bak oğlum, Kruşçev Amerikan işçilerine komünizmi öven konuşmalar yapıyor. Onun ağzının payını en iyi veren kimler biliyor musun? Yine işçiler. ‘Senin bize komünistlikle vaat ettiğin eğitim ve sağlık hakları, araba, ev ve yeterli emekli maaşı zaten bizde var’ deyip onu susturuyorlar.   

Düşünüyorum. Gerçekten kitapta da vurgulandığı gibi tarih boyunca, ta Plato’dan başlayarak, liberalizm savunucularının burunları hep biraz büyük olmuş ve ülkelerinde hemen her örnekte bir meritokrasi (üstün yetenekliler) sınıfı oluşmuştur. Böyle bir sınıfın liyakat dahil her yönüyle eşit bir demokrasi ilepek bağdaşamayacağı açıktır. İşte böyle bir karşıtlığın en uygun çözüme ulaşacağı yönetim,görebildiğim kadarıyla, birey hakları kollanan bir işçi sınıfı ve diğer çalışanları yanında düzgün yargısı ve üniversiteleriyle liberal demokrasidir.Bu bağlamda bıkmadan hatırlatırım. O pek sevdiğimiz deyiş ‘Adalet Mülkün Temeldir’ esasında ‘Adalet Birey Hakkının Temelidir’ olmalı. Aman kızmayın, ‘Adalet Birey Hakkının ve Devletin Temelidir’ de olabilir.  

Özetle, Acemoğlu’nun çok güzel, akıcı ve en azından bana öğretici olarak anlattığı gibi insanoğlunun Reform, Rönesans, Aydınlanma ve Endüstrileşmeyle eriştiği olağanüstü evrim geçen yüzyılda büyük tehlikeler atlatmıştır. Tek başına demokratik bir yönetim ise yine geçen yüzyılın kâbusları komünist veya faşist diktatör yönetimlerin hortlamaması için yeterli değildir. II. Dünya savaşı sonrası bir kırk yıl süreyle başta ABD’de gözlenen ve tarih önünde çok başarılı olmuş liberal demokrasi uygulaması günümüzde, yine maalesef ABD başta olmak üzere tehlikededir. Korkum bu tehlikenin en başta ülkem gibi liberal demokrasi unsurlarının gelişmemiş olduğu ülkelerde neden olabileceği ağır hasardır.