Yağmur öyle sert yağıyor ki, dışarı adım atabilmek mümkün değil... Ordu ve Fatsa’da yaşayanlar zor saatler geçiriyor... Evlerin ve dükkanların alt katlarını su basıyor... Karadeniz sahilinden ayrılıp biraz yükseklere çıktığında yani Ordu’nun ve Fatsa’nın köylerine ulaştığında ise insanların gözleri harmanlarında ve bahçelerinde... Yağmurun altında kalan bir yılın emeğine zarar gelecek diye içleri gidiyor... Bir an önce yağmurun durmasını, havaların açmasını, bahçelerdeki toplama işini bitirip, harmandaki fındığı kurutup satmayı düşünüyorlar...
Karadeniz’in cefakâr fındık çiftçilerinden bahsediyorum. Fındık çiftçiliği zordur. Bütün yıl emek ister. Bazılarının sandığı gibi Ağustos ayında bahçeye girip kavşakları toplamaktan ibaret değildir. Bir sonraki sezonun hazırlığı mevcut sezon daha bitmeden gereksiz ve zararlı dalların kesilmesiyle başlar...
Birkaç aylık bir kış dinlenmesinin ardından gübre, ilaç ve ışkın dediğimiz küçük dalların kesilmesiyle süreç devam eder. Bahçenin dikenlerden ve gereksiz otlardan temizlenmesi anlamına gelen yılda iki kez tırpanlanması da derken zahmetli ve masraflı bir iştir fındık çiftçiliği... Tırpancılar kişi başı günlük 6000 TL isterken, dalların kesilmesi, ilaç ve gübreleme için de ücretler 3000 TL civarında. Yani siz daha fındığın kavşaklarını dalından koparmadan önce yüz binlerce TL harcamış oluyorsunuz. Evet bütün bu işlerin işçiliğini kendiniz yaparsanız masraflarınız azalıyor ama yine de az değil.
Ve Ağustos ayı geldiğinde sıra gelir bahçelerdeki büyük savaşa... Yani fındık toplama mücadelesi... Bu yıl yatılı işçilere günlük 1750 TL ödenirken, yerli ve günübirlik gelen işçilere ise 2250TL civarında ödeme yapıldı.
Çoğunlukla iki gün güneş üç gün yağmur periyodunda fındığı bahçelerden harmana taşımak için canınız çıkıyor. Her gün çetin bir mücadele... Defalarca söylemenize, uyarmanıza rağmen çocuk yaşta gençlerin fındık toplama için getirilmesi. Yetişkinlerle aynı ücreti talep etmeleri. Kabul etmezseniz işi bırakmakla tehdit edilmeniz vs hepsi sizi yıpratan bir süreç.
Elbette anlattıklarım bir üreticinin penceresinden fındık sezonunda yaşananlar. Çalışanların penceresinden baktığın zaman ise tamamiyle farklı bir hikâye görmek mümkün. Zor şartlarda yaşam koşulları. Su, yemek ve hijyen sorunları... Aracılara ödenen paralar ve hastalık, yorgunluk ve yıpratıcı arazi şartları... Elbette onların işleri de çok zor...
Bütün bu çaba ve bütün bir yıla yayılan mücadelenin sonunda insanlar rahat bir nefes almak için ürününü satmak istiyor. İşte en büyük trajedi de burada başlıyor. Bakın sadece son iki yılın fiyat politikasını anlatarak açıklamak istiyorum. Geçtiğimiz yıl üretici sezon açıldığında fındığın kilosunu 300 TL’ye kadar satabildi. Daha sonra bu rakam 200 TL’nin de altına indi. Aradan bir yıl geçti. Türkiye’de her şey istisnasız ikiye katlandı. Akaryakıt, gübre, ilaç, ulaşım, işçilik ücretleri en az yüzde 50 oranında arttı. Ne beklersiniz, fındığın satış fiyatında da artış değil mi? Devlet TMO aracılığıyla 250 TL fiyat açıkladı. Yani geçtiğimiz yılın açılış fiyatının da altında bir fiyat. Ve millet sanıyor ki, Karadenizli fındık üreticisi fındığını topluyor, kurutuyor ve kamyona yükleyip TMO’ya teslim edip kilosunu 250 TL’den satıyor. En büyük aldatmaca da burada başlıyor. Bir kere TMO’ya en fazla dönümde 100 kg fındık satabilirsiniz. İkincisi randevu almak zorundasınız. Üçüncüsü ise TMO’ya fındık satmak o kadar kolay bir iş değil. Açıklanan rakam 50 randıman fındığın fiyatı. Ama TMO ofislerine fındığı götürdüğünüzde çok sıkı bir denetim bekler sizi. Gözünün üstünde kaşın var denetimidir bu. Yok çatlak var, yok yeterince kurumamış, yok çürük fazla, yok boyutları küçük, yok tekleme var vs denilerek sizin randımanınız genellikle 50 randımanın altında tutulur. Bu da daha az ödeme anlamına gelir.
‘TMO’nun yaptıklarını beğenmiyorum, fındığımı ucuza kapatmak istiyor’ diyorsanız ikinci alternatifiniz ise tüccarlardır. Onlar ise tam bir ölü soyucu... Devlet 250 TL fiyat açıklıyor. Tüccar sezon alımına 170 TL’den başlıyor. Olur mu böyle? dersen de alacağın yanıt, “Keyfin bilir kardeşim, kimseyi zorlamıyoruz...” şeklinde olacaktır...
Yağmur, borçlar, depo masrafı, hamaliye derken ve okullar açılıp, yeni bir çalışma sezonu öncesinde masrafların olduğundan bir şekilde fındığını satmak zorundasın. Ve işte karşında kırk katır mı kırk satır mı ikilemi...
Hollanda çiftçisi veya daha geniş bir çerçeveden bakarsak, AB ülkelerinde bir çiftçi üretim öncesinden sonrasına ve satış aşamasında neyle karşı karşıya kalacağını bilir. Yani ne ürettiğini, ne kadar masrafı olduğunu ve karşılığında ne kazanacağını bilir. Türkiye’de ise başından sonuna bir bilinmezler denklemi bekler üreticiyi...
Zaten para pula dönmüş ve dönmeye devam ediyor. Eline geçen birkaç kuruş da kısasürede uçup gidiyor ve ardından bir sonraki sezonun telaşı başlıyor... Elbette gücün ve takaatin kalmışsa. Karadeniz çiftçisi ve üreticisi işte şimdi bu aşamada... Üç yıldır kokarca denilen bir istilacı türle tek başına mücadele etti. Üç yıldır zarar etti... Şimdi biraz nefes alacak, kokarca bu yıl ortalarda fazla görülmedi veya azaldı derken bu kez de ürününü yok pahasına elinden almak isteyen bir sistem... Peki bu üretici nasıl ayakta kalacak... Nasıl yaşamını sürdürecek...
Onların bu feryadını kim duyacak ve kimler çözüm getirecek. Devlet ne için var ve devleti yönetenler ve devletin ilgili kurumları ne içinvar...
İşin acı tarafı milyonlarca insanı ilgilendiren bu konu siyaseten konusu bile olamıyor... Biz neyi konuşuyoruz, barış süreci tartışmalarını, devletin kurumlarını kullanarak CHP’nin parçalanmasını, muhalefet belediye başkanlarının hapislere tıkılmasını ve İsrail’le yaşadığımız gerilimi veya Türkiye’nin federal bir devlet haline getirilmesi tartışmalarını...
Millet ne yaşıyor, biz neleri konuşuyoruz... Fındık üreticisinin yukarıda özetlemeye çalıştığım hali tam olarak Türkiye’nin genel fotoğrafıdır. Üstelik bunun da ötesinde bugün üreticilerin, çiftçilerin ve köylülerin dağları, ormanları, meraları-yaylaları ve su kaynakları yağmalanıyor. İktidar bırakın çiftçinin, üreticinin sorunlarına çare olmayı onları haritadan silmek için projeleri devreye sokmuş durumda. Karadeniz den devam edersek, ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Karadeniz’in cefakâr fındık üreticisi tarlasında, bağında canı pahasına ürününü pazara indirmek için çabalarken, ürünü üç kuruşa elinden kapılmaya çalışılırken, ona destek olması gereken, onu koruması gereken devlet ve o devleti yönetenler bir de milletin elindeki son kalesi olan köyünü ve tarlasını şirketlere ruhsatlıyor... Evet bugün Karadeniz’de köyler, meralar, yaylalar, ormanlar “madencilik yapıyoruz” adı altında şirketlere ruhsatlanıyor. Senin gözün gibi korumaya çalıştığın bağına, bahçene üç beş ay sonra ne idüğü belirsiz birileri önlerine dozeri ve jandarmayı katarak dalacak ve önce “sondaj yapıyoruz” diyecek. Ve ardından da burada şu maden var, bu maden var deyip tamamen çökecek. Bunun adına “madencilik” deniyor. Bu yağma-talan düzeni millete, “ülkemiz zenginleşiyor” masallarıyla yutturulmaya çalışılıyor.
O kadar arsız ve cüretkarlar ki, vatandaşın beynini yıkamak için özel diziler ve filmler çekerek toplum mühendisliği çalışmalarına da başladılar. Önceki gün arkadaşlar aradılar, “Kanal D’yi izlesene, altın madenciliği üzerine bir film var” dediler. Köydeki televizyon biraz dandik olduğundan cep telefonundan izlemeye çalıştım. Siyanürlü altın madenciliğini öven kaba bir propaganda filmi çekmişler. Diyaloglar, mesajlar ve göndermeler sanki Altın Madencileri Derneği’nin broşürlerinden alınmış. Acemice ve yüzeysel değerlendirmeler ve beyinleri hazırlamaya yönelik, buram buram propaganda kokan ucuz bir Kanal D dizisi.
O kanalda yıllarım geçti. Şu an içinde olduğu durum maalesef içler acısı. Şimdi de siyanürlü altın madencilerinin propaganda aleti olmuşlar. Ne acı... “İki Tez Arasında” adı verilen 6 bölümlük dizide, güya tarafsız bir bakış açısıyla altın madenciliği süreci anlatılıyor...
Daha önce de yazdım bir kez daha yazıyorum, barış süreci dedikleri süreç kesinlikle bölgenin doğal zenginliklerinin emperyalistler ve yerli işbirlikçileri tarafından yağmalanması süreciyle iç içe ilerliyor. Gözlerini Karadeniz, Ege, Akdeniz’le birlikte Doğu ve Güneydoğu’nun doğal kaynaklarına diktiler. Dikensiz gül bahçesine ve beyin yıkayan aparatlara ihtiyaçları var. Türkiye’de bugün gerçekleri anlatacak belgesel ve haber yapabilme imkanları çok sınırlı. El koydukları ve ele geçirdikleri medya organları aracılığıyla tek taraflı propaganda yapıyorlar.
Millete gerçekleri anlatacak gerçek bir muhalefet duruşuna ihtiyaç var. Acı olanı ise iktidara aday bir muhalefet partisinin tarımla ilgili bir yetkilisi çıkıyor, Karadeniz çiftçisinin şımarıklığından, dünyadan haberi olmamasından yakınıyor ve onları suçluyor... İşte bu da karşımızdaki en zorlu bir başka ikilem...
İbrahim Gündüz
Çok Okunanlar
Batan gemideki 10 mürettebatın kimliği açıklandı
Son ankette AKP ile YENİ Parti arasındaki fark ortaya çıktı
Dilan Polat ikinci kez bebeğini kaybettiğini duyurdu
Tuğberk İmamoğlu gemisi kime ait?
Trabzonspor taraftarlarını taşıyan otobüse düzenlenen saldırıda gözaltı kararı
Rasim Ozan Kütahyalı tahliye sonrası ilk kez ekranda
CHP kurultay davasında sıcak gelişme
Özgür Çelik, YENİ Parti'nin Cumhurbaşkanı adayını duyurdu
Nepal’de sel felaketinde can kaybı 1050’ye çıktı
Bir belediye başkanı daha 15 meclis üyesiyle birlikte AKP'ye geçecek!