Macaristan’da geçen hafta yapılan seçimlerde, hem ABD hem de Rusya’nı desteği ile iktidarı 16 yıl gibi oldukça uzun süre elinde tutmuş olan Orban’ı oldukça adaletsiz seçim koşullarına rağmen yenerek, benzer ülkelerde umutları kabartmışa benziyor. Her ülkenin tarihsel koşulları ve anlık konumlarının farklılığına dayalı olarak, birinde yaşanan sonucun kaçınılmaz olarak diğerlerinde de yaşanması, her ne kadar arzu edilir olsa da, beklenemez. Kaldı ki, değerli meslektaşım Doç. Dr. Hazal Papuççular’ın da belirttiği üzere, İktidarı Orban’dan devralmış olan yeni kadro da burjuva demokrasi anlayışının ötesine geçemez, zira orta sağ politikaların esiri olan yeni kadronun da, halkı burjuva usulleri çerçevesinde rahatlatırken, örtülü despotluğun önüne geçemeyeceği sistem mantığı gereği ortadadır.
Macaristan’daki iktidar değişikliğini kısmen de olsa olumlu bakarak alkışlarken, yeni dönem yönetiminin de “sistem mantığı gereği despotluğun önüne geçmeyeceği” ifadesi ile ne söylemek istiyorum? Başka bir ifadeyle, despotik yönetim, yarı despotik yönetim ya da liberal-despot yönetim gibi çokça çeşitlendirilen siyaset kavramlarının piyasaya sürüldüğü ve tamimiyle kafa karışıklığı oluşturan ifadeler üzerinden bana çok daha net gelen bir ifadeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu paylaşımın net olarak ortaya koyulabilmesi için önce geçmişteki siyasi devrimlere ya da dönüşümlere bir göz atmamız gerekiyor. İlkin karşımıza çıkan ve tüm Batı dünyasını derinden etkileyen ve bu etkisini günümüze kadar sürdüren 1789 Fransız Devrimi, maalesef, gündemimizde. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik söylemleri ile kafalara çakılan Fransız devrimi aslında bir burjuva devrimi idi. Şöyle ki, o döneme kadar seçme ve seçilme hakkını dahi ihraz etmemiş, kısacası gerçek anlamda vatandaşlık hakkını kazanamamış olanlar vatandaşlık düzeyine çıkarılmış oluyordu. Bunlar ne kadar birbirilerine özgürce kardeş olarak bakıyor, ne kadar birbirlerini eşit olarak algılıyorlardı, bilemiyorum. Engels, bu konuda gerçekten güzel bir sorgulama yapıyor; ona göre “patronla emekçi kardeş, hatta eşit olabilir mi?” Burjuva devlet-hukuk sisteminde farklı sınıflar arasında kardeşlik, eşitlik, hatta adalet olabilir mi? Patron nasıl patron olmuşsa, emekçi de nasıl olup ta mülksüzleşip sadece emeğini satarak geçinebilir duruma düşmüşse, bunları sorgulamadan, patron da para kazanma konusunda, emekçi de istediği patronu seçme ve emeğini satma konularında hukuken özgürdür. Hatta, emekçinin emeğini satmadan, ölme özgürlüğü dahi vardır! İşte burjuva hukuku!
Varsayalım ki, devlet veri yasalar muvacehesinde toplumun her kesimine eşit olarak yaklaşmaktadır. Peki, bu devlet adil midir, yoksa toplumda başat bir sınıfın emrinde despot mudur? Karar ölçütümüze göre sonuca gideriz. Eğer 1789 Fransız Devrimi ilkeleri ile karar verirsek, bu devlet adil, hatta demokratik bir yapılanmadır hükmüne varabiliriz. Bu yapılanmada “sermaye–halk ve sermayenin ajanı devlet ya da siyasetçiler” üçlüsü başattır. Bazı uç hallerde yazılı ve sözlü medya da denetlenerek halka istenen dozda aşılama yapıldığında her şey olağan seyreder ve sistem demokratik olarak algılanabilir. Peki, feodal dönemin feodal bey yerine sermaye ağalarının geçtiğini düşünürsek, bu sistemin, geçmişten biraz değiştirilmiş olarak, örneğin feodal beyin silahlı korumalarının işlevinin devletin güvenlik güçlerine devredilmiş şekliyle, makyajlanmış feodal yapılanmadan farklı olmadığını görebiliriz. Hatta, feodal yapılanmada emekçiler –yani serfler ya da köleler- kesinlikle işsiz kalmaz, sefil olmazlardı: oysa günümüzde insanlar kentsel işsiz olarak ölüme mahkum olabilmekteler. Acaba, hangisini tercih ederdiniz!
Fransız Devriminden yaklaşık bir asır kadar sonraları, 1840’lar ve sonralarında İngiltere’de sanayi devrimi başlayıp, ücretli emekli sistemi ve bunun zorladığı yersiz yurtsuz emekçi kölelik sistemi başladığında gelir dağılımının adil bir toplum yaratmadaki etkili gücü anlaşılarak, Fransız Devrimi’nin ortaya koyduğu “siyasi demokrasi” kavramına karşın “ekonomik demokrasi” kavramı gündeme taşındı. Marx’ın ünlü eseri Kapital de Hamburg’da 1867 yılında yayınlanmıştır. Bu dönem önemlidir. Hatta, ABD’nin de 1776 yılında kuruluşu ile bu dönemin insanlık tarihinde önemli bir yeri olduğu görülür.
Halk, medya ve sair Althusser-tipi baskı organları ile rahatlıkla ve hiç algılanamadan yönetilebilir bir kitle haline dönüştürülebilir. Böylesi bir dönüşüm yapılabiliyor ise, sorum şudur: Bu dönüşümü kim, hangi çevre, hangi amaca yönelik olarak gerçekleştirebilmektedir? İşte bu sorunun yanıtıdır ki, burjuva demokrasisi ile ekonomik demokrasi arasındaki insanlık haysiyeti açısından fevkalade önemli ayırımı ortaya koymaktadır. Gelecek yazılarda açmak üzere şu kadarını söylemekle yetineyim ki, devletlerin ya da siyasi kadronun despotluğu ya da demokrasi anlayışı salt var olan yasaların nasıl uygulandığı ile değil, yasaların ve yönetmeliklerin nasıl ve toplumun hangi kesiminin lehine çıkarıldığı ile derinden ilgilidir. Sözümü şöyle bağlamakta bir yeis görmemekteyim: Burjuva iktidarları, her ne kadar demokratik görüntü sergilese de, özde ve sermaye sözcüleri olarak örtülü despotik yönetimlerdir.
Çok Okunanlar
Mansur Yavaş hakkında soruşturma izni
Yeşilçam'ın emektar oyuncusu hayatını kaybetti
Fatih Altaylı 'mutlak butlan' çıkarsa CHP'yi bekleyen 2 senaryoyu yazdı!
Fenomen mısırcı sosyal medyada servet kazandı
CHP'li belediye başkanı partisinden istifa etti!
AKP'li başkandan kadın milletvekili küfür iddiası!
Macaristan, Türkiye ve Berlin’in rolü
Cenazedeki tokalaşma krizine Kılıçdaroğlu'ndan ilk açıklama
AKP'li Tayyar, siyasetteki 'mutlak butlan senaryosu' tartışmalarına dahil oldu
Şanlıurfa'daki liseye silahlı saldırının görüntüleri ortaya çıktı