Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Devlet ve krizler

Modern devlet yapısının aşiret yapılanmalarından farkı vatandaşlarına eşit davranmak olduğu bilinir. Bu ölçütün doğru ve geçerli olduğu kabulü ile yaşadığımız durumu şöyle bir gözden geçirelim.

Bir şehre vali atanıyor, bakıyorsunuz ailece, hatta şehrin hastanesini, doktorunu da sisteme dahil ederek, korkunç bir cinayet işleniyor. Bu cinayet, nasıl oluyorsa, yıllarca sumen altı ediliyor ve bir de bakıyorsunuz ki, ciddi muhalefete maruz kalan yeni atanmış ilgili bakan, dosyayı açabiliyor. 

Eski alışkanlıktan dolayı hala “bakan” sözcüğünü kullanıyoruz, ama aslında yeni yönetim sisteminde, bu tür görevlilere ilgili işlerden sorumlu “devlet sekreteri” unvanı daha yakışık alır. Nitekim, bu kişiler görevden ayrılırken, istifa edememekte, (bu durum da özgürlüklerle ilgili bir mesele olsa gerek!) fakat görevden alınabilmekteler. Bu ara ifadeyi kapattıktan sonra, şunu sormak gerekmez mi: yeni atanan ilgili devlet sekreteri muhalefet tarafından şiddetli itiraz yağmuruna tutulurken, nasıl oldu da, suçluluk ucu atanmış bir valiye kadar uzanan oldukça eski bir dosyayı açtı (mı, yoksa açabildi mi!) Aradan bu kadar zaman geçtikten ve olayın vukuundan günümüze dek birkaç aynı göreve atanmış devlet sekreteri görev yapmış olduğu halde, nasıl oldu da şimdiye kadar uyuyan, belki de uyutulan dosya yeni devlet sekreterine nasip oldu! Bu durumda, insan sormadan edemiyor: geçmiş zaman içinde görev almış olan ilgili devlet sekreterleri bu olay karşısında acaba bugün ne düşünüyor! Acaba bu dosyayı açan gerçekten ilgili devlet sekreteri mi, yoksa daha üst makamdaki kişi ya da kişiler midir, olayı şimdiye dek gizleyip, başka hesaplar ve amaçlarla yıllanmış olayı şimdi sahaya sürmesi!

Madenci grevlerini olağan iş ilişkisi olarak ele alabilir miyiz? Yanıt çok açıktır: Hayır! Zira, iş ilişkisinde taahhüt edilen bir borç ödenmediğinde takibat yapılıyor. Bir emekçinin emeğinin yapılmış bir sözleşme ile belirli bir süre için satın alınması, buna rağmen taahhüt edilen ücretin ödenmemesi olağan dışı bir durum ise, anlaşma gereğince hukuken işverenin sorumlu olması gerekmez mi? Bütün yollara başvuran emekçiler karşılaştıkları hukuksuzluğa isyan ederken, devleti karşılarında mı, yoksa yanlarında mı görmeleri gerekir? Ya da bu soruyu daha doğru şekilde şöyle sorabiliriz: Böylesi haksızlığa uğrayan kişi ya da kişiler uğradıkları haksızlık karşısında devleti mi, yoksa adaleti mi yanlarında görmeleri gerekir!  Bununla bağlantılı olarak, bu olayda devlet aygıtının emekçilerin hakkını koruma yollarını açmaması, hatta tam zıddı kolluk kuvvetleriyle engelleme girişimi, yapılmış taahhüdü yerine getirmenmiş konumdaki işletme ya da kurumun, devlet tarafından korunmuş olduğunu göstermiyor mu! Buradaki duruma özgü olarak, devlet aygıtı, bir haksızlık karşısında devlet aygıtı adaleti mi ortaya çıkarmalı ya da bu yönde çaba göstermelidir, yoksa polis zoruyla adaleti mi baskılamalıdır! Tabloda görülen odur ki, hak talebinde bulunan emekçilerin karşısına polisin çıkarılması, adaletin sağlanmasında amil olması gereken devleti ele geçirmiş hükümet, polis marifetiyle adaletin tecellisini engellemiş olmaktadır. Mesele gerçekte şöyle tanımlanabilir: haksızlığa uğrayan emekçilerin gösteri haklarının sınırlandırılması, hatta engellenmesi burjuva hukuku çerçevesinde oluşturulmuş devlet aygıtının kime karşı, ya da halkın hangi kesiminde karşı nasıl bir tavır takındığının çok net göstergesidir. Üstelik, bu gösterge salt bir olayda ya da seçili şiddet olaylarında ortaya çıkabilen ve devlet yapılanmasının niteliği ile ilgili görülemeyen bir davranış kodu da değildir. Diğer bir deyişle, burjuva devletinin niteliği emekçi kesimle değil de, sermaye ile uyumludur; şöyle ki, devletin ana görevinin özel sermayeye katkı yapmak olarak tanımlanması, siyasi erki sermayenin politik ajanı konumuna sokmaktadır. 

Bob Jessop, ünlü bir İngiliz iktisatçısıdır. Bu zatın devlet üzerinde yaptığı çeşitli çalışmalardan “The State” başlığını taşıyan en önemlisidir. Jessop, bu çalışmada, meslektaşı James O’Connor tarafından da geliştirilmiş devlet tezini işleyerek, burjuva devlet yapılanmasının ana işlevini ve bu işlevi yapabilme yöntemlerini ortaya koyar. İnsan düşünmeden edemiyor: burjuvazi, yani sermaye bu denli güçlü ise, neden emekçiler de, hatta halkın tümü genel seçimlerde oy hakkına sahip oldukları gibi bir zehaba kapılıyor ve neden büyük maliyetlerle tüm halka böylesi zahmet veriliyor ve göstermelik onlarca-yüzlerce milletvekili (ki, doğrusu belki de sermaye vekili demek gerekir!) parlamentoya gönderiliyor? İşte, ünlü 1789 Fransız Devriminin sahte demokrasi anlayışı ve bunun karşısında 1840’larda İngiltere’de olgunlaşan sanayi devriminin ortaya attığı, fakat sermaye ve onun siyasi ajanı devlet yapılanmaları tarafından göz ardı edilen ekonomik demokrasi kavramı karşıtlığı. Hangi görüşü istersek kullanma yetkimiz var mı; sermayenin baskıcı gücü karşısında sizce olabilir mi? 

Aynı soruyu, halktan “milletvekili” olarak oy aldıktan sonra, parlamentoda “parti başkanının vekili” (yani, sermayenin vekil tayin ettiği başkanın vekili) olarak davranan vekillere de yöneltmek gerekir. Şöyle ki, mademki milletvekillik sıfatı halktan oy alıp, parlamentoya girinceye kadarki bir sıfat olarak görülmektedir, bu durumda, seçimler milletvekilleri için değil, siyasi partiler için yapılsın, parlamentoda siyasi partiler aldıkları oy oranında icraat kararı alsınlar. Böylece, muazzam bir bütçe tasarrufu sağlanmış, meclis kavgaları önlenmiş, tartışma gürültüleri de yaşanmamış, kısacası parlamento fevkalade huzurlu bir mekâna dönüşmüş olur.

Bu sonuç bir siyasi patoloji göstergesi ise, sebep üzerinde çok yoğun düşünce geliştirip, fikir oluşturmamız gerekir. Ne var ki, bu konuda da ünlü düşünür Gramsci’nin “rıza oluşturma” görüşlerinden, ideoloji kavramına kadar uzanan bir hayli geniş tayfa yayılmış siyasi görüş yer alır. Kısacası, işimiz zor, fakat aşılamaz gibi değil, yeter ki, sürünün koyunu değil, bilinçli ve cesur olalım!