Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
38,3651
Dolar
Arrow
36,4434
İngiliz Sterlini
Arrow
46,2284
Altın
Arrow
3412,0000
BIST
Arrow
9.500

Siyaset cüzdan işi değil, vicdan işidir

Son dönem siyasi çalkalanmalar, partiler arası seyahatler(!) insanın midesini kaldıracak düzeydedir. İşler o düzeye taşınmıştır ki, ne seçilmiş¸ kişi aday olduğu partide kalacağından emin, ne de seçmen oy verdiği adayın verdiği sözde duracağından emindir. Bunun sebebi, siyasetin tüm kurumlar gibi, örneğin spor gibi özelleştiirilmesidir. Mesele hizmet değil, daha güçlü kesime geçerek, gelecek seçimlerde parlamentoyu ve cüzdanı garantilemektir. Peki, seçilmiş kişi bu oyunu oynarken oy aldığı seçmenin iradesini düşünüyor mu, ya da onun rızasını aldı mı?

Yerel seçimlerde aday önemli olabilir, zira yerel siyasette seçmen ve aday arasında genel seçimlerdeki duruma göre daha yakın bir ilişki vardır. Oysa genel seçimlerde bu ilişki zayıfları ve tanınmış kişiler gibi istisnai durumlar hariç, seçmen adaya değil, programını okuduğu ya da icraatını gördüğü partiye oy verir. Hatta seçmenin oy tercihi bizatihi partinin programı olmayan, karşı olduğu bir partinin engelleyicisi olması esasına da dayanabilir. Bu durumda, engel olabileceği düşünülen bir partinin güçlendirilmesi amacıya verilen oylarla seçilen bir aday, engellenmek istenen bir partiye geçerse, seçmenin iradesinin sorumluluğu taşınmış olur mu? Görülüyor ki, bu mesele vicdan meselesidir. Ama seçime cüzdan mantığı ile girmiş olan bir aday, ne seçmenin iradesini düşünür, ne de seçmene karşı vicdani sorumluluğunu kale alır.

Anayasalar çok temel davranışsal ve yönetsel kuralları ortaya koyar. Bazı davranışlar ve/veya olması gereken kurallar vardır ki, insanların vicdanlarına ve sorumluluklarına havale edilmiştir. İşte siyasi ahlak olarak literatüre geçen, fakat hiçbir yerde yazılı olarak yansımayan etik kurallar arasında, bir seçim döneminde, zaruri bir sebep olmadan, seçmenin iradesini parlamentoda temsil etmek çok temel bir ilkedir. Zaruret hallerinde ve en sıkışık dönemlerde yapılması gereken nazik davranış partiden ayrılıp tarafsız kalmak ya da milletvekilliğinden istifa etmek olabilir. Ama bir başka partiye kapağı atmanın, hele de kritik dönemlerde, bırakılan nezaketi, siyesi etik ve bireysel ahlakla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bu işte anında ya da geleceğe yönelik bir kişisel kazanç olduğu gibi ortadadır.

Suçluluk ya da etik dışı davranışlar tek yanlı değildir. Siyasi etik konusunda parti değiştiren adayı suçlamak doğrudur, yeridir, fakat bu yolu teşvik eden partiyi de aynı şiddetle kınamak ve suçlamak gerekir. Seçmenin rızasını almadan, gelecek dönemi garantilemek için parti değiştiren bir adaya yeşil ışık yakan ve/veya maddi ya da mevki makan öneren bir parti de suçludur. Çok çeşitli vaatlerle aday çekme politikasını kendine şiar edinmiş bir parti de en az seçmenini hiçe sayarak parti değiştirmeyi vicdanına yedirebilen aday kadar siyasi suçludur.

Aday çeken partinin sorumluluğu ikilidir. Bir kere, böylece başlatılan bir sürecin yisayi yaşamda teamül haline gelmesi söz konusu olabilir ki, böyle bir gelişmede demokrasi anlayışı ve seçim sistemi telafisi mümkün olmayan yara almış olur. İkincisi, böylesi açık veya örtülü davetiye çıkaran bir parti hem kendi seçmen tabanına hem de ithal ettiği adayın seçmen tabanına ihanet etmiş olur. Böylesi siyasi manevraların ortaya koyabileceği çoklu sosyal tahribatlar zamanla demokrasiyi ve seçim sistemini kemiren kangren haline dönüşür ki, bunun geri dönüşü hem uzun zaman alabilir, hem de çok maliyetli olur.

Türk siyasetinde maalesef geçmişte de böylesi patolojiler görüldü, fakat ne ilginçtir ki, ne bu meselenin etik ve sosyal etkileri üzerinde gereği kadar duruldu, ne de önleyici herhangi bir önlem alınma yoluna gidildi. Geçmişteki acı hikayelerden bir örnek vermek gerekirse, vaktin derin solcularının sonraları Özal'ın propagandasına soyunmaya kadar vardıkları hatıralardadır. Bu tür davranışlar özgürlük adına ya da kişisel tekamül adına yapılıyor diye savunulamaz, zira bu tür davranışların gerek özgürlük, gerek kişisel gelişme ya da tekamül adına yapılmış olarak gösterilebilmesi için geçen süre içinde böylesi dönüşümlere meydan verecek ciddi değişimlerin olması ve değişiklik yapanların da bu gerekçeleri halkın kabul edebileceği düzeyde açıklıkla anlatması gerekir.

Türkiyei'de demokrasi ve özgürlükler adına alttan alta çok zorlu bir politik mücadele sürdürülmektedir. Bu mücadele salt siyasal olmanın çok ötesinde, adeta bir tür ulusal direnme ve kurtuluş mücadelesidir. Nitekin son 20 küsur yıla baktığımızda, emperyalizmin pençesindeki, güçlü güzide kamu kuruluşlarının yok pahasına satılıp devletin birçok konuda acze düşürülmesi balki emperyalizmin hedefine uygundur, fakat ulusal yarara uygun değildir. Bir başka nokta olarak, 23 yıllık iktidarınn birinci döneminin aksine ikinci döneminde derin çöküşün yaşanması, "dava" diye dillendirilen politikanın halkın çıkarına olmadığının çok açık delilidir. Evet, zengin yarattık, fakat halkın çoğunluğunu yardıma muhtaç hale getirdik. Evet, yardıma muhtaç hale getirdiklerimize sosyal yardımla destek sağlıyoruz. Ne var ki, "yoksullaştır ve destek sağla" politikası ve sloganı ne demokrasiyle, ne de insan hakları ile bağdaşır. Mesele sosyal yardımı genişletmek değil, sosyal yardım gereksinimini ortadan kaldırmaktadır.

Şimdi bir seçmen olarak parti değiştirenlere soruyorum: Neden AKP'in ilk dönemi olumlu idi iken, son döneminde böylesi bir derin kriz bataklığına saplandık? Acaba, ilk dönemde IMF programının etkisi mi vardı? Eğer yanıt olumlu ise, birinci sorum şu olacak: Türkiye siyasi bir parti ile değil de, daima IMF ile mi yönetilmelidir? İkinci sorum da şu olacak: Acaba ikinci dönemdeki derin krize savrulmamızın sebebi irinci dönemdeki pembe balonların belli-belirsiz etkisi olabilir mi? Yani nasıl oluyor da, 2017 tarihinde büyük kutlamalarla dünyada eşi benzeri görülmemiş başkanlık sistemine geçişle böyle bir kriz yaşanıyor ve maalesef bu politik sistemde ısrar ediliyor. Bu meselelere toplumu ikna edici yanıtı olmadan parti değiştirenlerin tarih huzurunda sorumlu oldukları kesindir.