Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,9144
Dolar
Arrow
48,2910
İngiliz Sterlini
Arrow
65,1906
Altın
Arrow
6756,4133
BIST
Arrow
14.184

Tatil Dönüşü-2

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Siz değerli okurların izniyle huzurunuzdan bir aya yakın süre ayrılıp, usulen ufak bir tatilden sonra, çok şükür, işte yine birbirimize kavuştuk. Başlıkta kullandığım ‘tatil dönüşü’ sözcüğünü pek sevmem. Sebebi, liseyi yatılı okumamdır. Zira, hafta sonu kuş gibi uçup da pazar akşamı olunca içime bir kasvet çökerdi, zira koca bir hafta sürecek yatakhaneye dönem zamanı gelmiş olurdu.

Tatil süresinde tabii ki birçok olay oldu, fakat en gurur vereni 30 Ağustos Zafer Bayramı günü, en acı vereni ise, Kıbrıs yakınlarındaki gemi faciası oldu. 30 Ağustos kutlamalarında Ata’nın huzuruna çıkan siyasi kadronun bir eksikle temsil edilmesi, açılım konusunda bazı düşünceleri aklımıza salmaktadır. Gemi faciasında ölenlere Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı dilerim, yaralı vatandaşlara ise acil şifalar temenni ederim. Umarım, ruhumuzu karartan böyle kazalar bundan böyle bizlerden ve tüm insanlardan uzak olur! Acaba nasıl oluyor da, fevkalde ihmal ve açık kusura dayalı böylesi kazalar (ki, bu tür oluşumlar kaza tarifine girmez!) ileri ülkelerde değil de, bizler gibi ülkelerde oluyor, bu konuyu bir düşünsek!

Tatil dönüşünde, henüz gereği kadar ısınmadan politika ve ekonomi alanına girmek istemiyorum. Fakat, belki meslek hastalığı olabilir, kanaatimce her şeyin temeli ekonomi olunca, ister istemez ekonomi alanına girmek durumunda oluyorum. Tabii ki, ekonomiden konuşunca, yine ister istemez Yeni Parti derhal gündeme geliyor. Yeni Parti gündeme gelince, yine ister istemez CHP gündeme geliyor. O zaman da ekonomiden çıkıp, politikaya girmek gerekli oluyor. 

Aklımı daima kurcalamış olan bir mesele ile başlamak istiyorum. ABD kültürünü az çok bilebiliyorum. Fakat son NATO toplantısındaki aşırı samimi, kol kola tavırlar beni fevkalde rahatsız etti. Batı kültürü doğu kültüründen çok farklı olduğu gibi, aynı zamanda da Batılı halk ve liderlerde davranışların ayarlanmasında bilimsel kurallar çok revaçtadır. Örneğin Oval Salonda yapılan görüşmeler mutlaka kaydediliyor ve sonradan analiz ediliyordur. Kimler Oval Salon’a davet edilebiliyor meselesi çok dikkat edilmesi gereken bir konudur! İleri ülkelerde böylesi siyasi temaslar bayağı psikoloji ve siyaset bilimi çerçevesinde planlanıyor ve adeta sahaya çıkan bir futbol takımına talimat verilir gibi başkanlara ya da siyasilere gerekli davranışsal talimatlar veriliyordur. Sanıyorum, batılı politikacılar doğulu politikacıların samimi ya da bazı pervasız hareketlerinden aşırı derecede yararlanarak emperyalist amaçlarını boca etmede usulsüz davranışları harika bir kanal olarak kullanabiliyorlar. Örneğin, bir Oval Salon toplantısında Rahmetli Ecevit ayakta ve ABD Başkanı oturur pozisyonu bizde pek tartışıldı. Oysa, o poz hiç de o kadar tartışılacak bir şey değildi. Ama Trump’ın beysbol sopası ile telefonu ya da o ünlü ve meş’um mektuptaki ifadelerine o kadar takınılmadı. Oysa asıl insanın içini zedeleyen pozlar onlar idi. Umarım Dışişleri Bakanlığı “monşer” anlayışı dışına alınarak, tüm uluslararası toplantılar öncesinde davranışsal, sonrasında ise yorumsal işlevi ile dış siyasetimize biraz daha kişilik ve olgunluk getirilir. 

Dış siyasetle ilgili asıl konu olan açılım meselesi, sadece iç meseleymiş gibi ele alınarak aksak-topal yürütülmektedir. Kaldı ki, mesele iç siyasetle de fazla ilintilendirilmemiş olmalı ki, ne halka soruldu, ne bir anket yapıldı, ne de diğer kanallardan halka ulaşılıp görüş alış-verişine girişildi. Böylesi kapalı siyasetten ne medet umulur, bilinmez! Belki çok uzaklardan ‘kumanda’ ile bu işi başlatıp, götürenler bizim bildiğimizden çok daha fazlasını biliyor ve kulaklara fısıldıyordur.

Bu durum nasıl düşünülmez ki,  anlaşmayı yapan siyasiler belki anlaşmanın mürekkebi dahi kurumadan siyasetten, hatta belki de fani dünyadan bir şekilde çekilmiş olarak, halk birbiri ile baş başa kalacaktır.  Şu üç konu dikkate alınmadan yüründüğü kanaatinde olduğum açılım meselesi özünde salt ülke içi konu da olmaktan çok, hem de çok uzaktır. Zira, mesele etnik köken üzerinden yürütülmeye başlayınca, sadece Türkiye’deki vatandaşlarımız değil (ki, burada bir sorun yoktur!), fakat çok önemli olarak İran’daki Kürtleri ve Suriye ve arazideki oldukça kalabalık nüfusa sahip Kürt halkınıda kaçınılmaz olarak gündeme olacaktır. Bu hareketlenme İran’ı ve arazideki Kürt halkını nasıl etkiler, dinamikleri nasıl değiştirir, bilemiyorum düşünüldü mü, acaba! 

İkinci mesele, şu meş’um “Büyük Ortadoğu Projesi” ndeki “Büyük” sıfatıdır. Bu meş’um sıfat  acaba neyi, ya da neyin nasıl kurulacağını ima etmektedir? Büyük ile ne kastedilmektedir, hangi ülke  kastedilmektedir, ya da Ortadoğu’da yeni büyük bir devlet mi kurulmak istenmektedir! Kuşkusuz, ya da inanalım ki, Dışişleri çalışanları bu konuya hakkıyla vakıf olarak, Türkiye’nin gelecek dönemlerde de vatanımızın yeri ve gururunu koruyacak tüm önlemleri almıştır diye düşünelim, ya da hiç değilse bu yolda dileklerimizi iletmiş olalım. Zira, günümüz koşullarında emperyalizm Lenin’in ortaya attığı finansallaşmış monopolist kapitalizmin çevreye yayılmasından çok ilerilere, hatta satranç oyununu andırırcasına, üç beş adım ötelere sirayet edecek sonuçlara yayılan etkilere sahip olabilmektedir.

Bu konu ile ilintili üçüncü mesele ise, açılım meselesinin, maalesef, Kürt vatandaşlarımızın da   alet edilerek, bir siyasi partinin ya da siyasinin bekası için yeni bir anayasa yapılmasına alet ediliyor olmasıdır. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da samimiyetsizlik kokusu etrafı sarmaktadır. Siyasi satranç zekice oynanırsa anlamlı olabilir, fakat bu oyun bir parti, bir grup ya da siyasinin bekası uğruna oynanmaz, hele de oyun alanı Türk, Kürt ve sair bileşenlerle bir vatan sathı ise! 

Günümüzün CHP görüntüsünde olduğu kadar, yeni kurulan Yeni Parti oluşumunda da sular o kadar karmaşık ve çamurlu ki, avuçlarını kaşıyan emperyaliste açık kapı sunulmaktadır. Geçen günlerde yayınlanan bir kararla, Eskişehir madenlerimizin ekonomiye kazandırılaması ilk anda kulağa çok hoş gelmekte, fakat ekonomiye kazandırılmasının yolu ve yöntemi biraz mide bulandırıcı gibi gözükmektedir. Ülkemizin her alanı birer kazı merkezine dönüştürülerek, kıtlaşan siyasi paylaşım kaynaklarının takviyesine gidiliyorsa, yarınımızı bugünkü iktidarın bekası uğruna yiyiyoruz, daha doğrusu satıyoruz demektir. Bizler de, ne kadar tutunmaya çalışırsa çalışsın, siyasiler de yarın yok, ama ülkemiz gelişme ve refah yolunda ilerleyecekse, bu gemiyi lafla değil, samimi, açık, aleni, geniş ortamlarda danışıklı ve hepsinden önemlisi, başkan temsilcilerinden değil, gerçek halk temsilcilerinden oluşan parlamento kararlarıyla yönetilmelidir. Güçlü siyasetçi ve güçlü yönetim sadece ve sadece kuvvetler ayrılığı ilkesinin katıksız uygulandığı parlamenter yapıda, gerçek ve özgür oylarla ayakta kalabilen siyasetçidir. Zira, siyasetçinin hesabı anında görülemese de, gelecek dönemlerde siyaset bilimi ya da siyaset sosyolojisi kaynaklarında hangi bağlamda yer almasıyla mutlaka görülür, görülecektir de! İktidar ya da muhalefet parti mensubu ya da lideri, hiç kimse bu gök kubbe altında bu hesaptan kaçamaz! Zira tarih unutmaz ve yalan söylemez!