Son yıllara doğru yaşanan isyanlar ve savaşlar sonucu yapılan borçlanma ile parçalanmaya ve nihayetinde yıkılmaya mecbur kalan koca imparatorluk sonlanırken, İstiklal Savaşı sonrası nesile askeriyeye ait birkaç fabrika ve yaygın köylü halktan başka bir miras bırakmadı.
İstiklal Savaşı sonrası Mustafa Kemal’in Sovyetler’in göz kırpmalarına değer vermemesi de, devletçilik yoluyla hızla sanayileşmeye yönelmesi de, Osmanlı mirasının değersizliğinin, 600 yılın heba edilmişiliğin net göstergeleridir.
Tarihi çok iyi okuyan Mustafa Kemal, bu çukurdan çıkışı ekonomiyi ulusal kalkınma modeline dayandırarak, ulusal kalkınma modelini de yatırım, çalışma ve eğitim ordusu yetiştirme dayanaklarına oturtarak gerçekleştirmeye çalıştı. Bir yandan devletçilik, diğer yandan, tarihin açtığı şansla Alman akademisyenlerin mülteci olarak ülkeye alınmaları toplu kalkınma dayanaklarının önmeli ayaklarını oluşturuyordu.
Hem Batı’ya, hem de Sovyetler’e karşı dostça, fakat hassas politikalarla kalkınmanın sürdürülmesiyle, devlet kapitalizmi yöntemi ile yaratılan katma değerin kısmen de olsa kamulaştırılması sağlanırken, Batı etkisi ile kapitalizmin itici gücünden de istifadeden uzak kalınmadı. Tüm müdahale ve köklü değişim oluşturma çabalarına rağmen, tabii Osmanlı’nın tembelliği ve fırsatçılığının hortlaması kaçınılmazdı; nitekim, Savaş sonrasındayeni kurulan İş Bankası’ndan yararlanan “aferist” gruplara ilaveten, müzmün “konma” hastalığının depreştiğini ve devlete dayalı girişimciliğin tedrici de olsa ortaya çıktığı görülüyordu. Doğru ya; 600 yıllı koca imparatorluğun toplumsal hücrelere sinmiş rehavetiyle zenginleşme dürtüsü kolayca silinemezdi! Böyle olunca da Schumpeter tanımına uygun “iş insanı” değil, besleme iş dünyası yaratılabilirdi, tam da öyle oldu! Böylece, atlaya-zıplaya, bir süre Sovyetlerin Batıya saldığı korku şemsiyesi altında, sonraları da Cumhuriyet birikimlerini yok pahasına satarak bugünlere kadar geldik.
Peki, bugün neden bu durumdayız? İktidar, adeta Fatih’i andırırcasına yıllardır devletin başındadır. Hem de öylesine başındadır ki, tüm kamusal erkler liderin emrinde olduğu halde, ne lider ne de emrindeki kadro hemen hiçbir ciddi denetime tabi değildir. Osmanlı’dan öyle hikâyeler rivayet edilir ki, haddimiz olmayarak banzemeye çalıştığımız büyük padişah Fatih’i bile kadıya şikâyet edenler olmuş, hatta cihan padişaha ceza dahi kesilmiş.
Bugün ne durumda olduğumuz sorusu ile Fatih’in hikâyesinin nasıl bir ilgisi olabilir, diye düşünebiliriz. Bu soruyu, Osmanlı’nın bize bıraktığı miras ile bugünkü halimiz arasında nasıl önemli bir ilişki olabilir sorusu ile bağlantılı olarak sorgulayalım.
Birinci meselemiz, üretime dayalı tüketim mi, yoksa ganimet ya da borca dayalı tüketim mi meselesidir. Bugün bütçemiz müzmin açık veriyor, aile büçeleri genellikle açık veriyor. İkinci meselemiz ise, buna bağlı olarak, gerçek iş insanı yetiştirememek ve onun sonucu olarak da güçlü emekçi sınıf oluşturamamaktır. Hal böyle olunca, burjuva sınıfı gereği şekilde oluşturulamayınca, iş insanı ile devletinsanı birbirylekaynaşır duruma geldi. Tüm kapitalist-burjuva devlet yapılarında sermaye ile devlet içiçedir, bu doğrudur, ancak bir farkla ki; ileri ülkelerde sermaye örgütsel devletle içiçe iken, geri ülkelerde sermaye “devlet adamı” olamamış devlet insanları ile içiçedir. Böylece, gelişmiş ekonomilerde kurumlar bir dereceye kadar ayakta kalabilirken, gelişmekte olan ülkelerde kurumlar yozlaştırılır ve siyasetin emri altına alınarak, “devlet adamlığı” kavramı yıpratılarak, tedricen 17. Yüzyılın ortalarında Fransa’da 14üncü Louis’in “devlet benim” mantığını andırırcasına “devlet sahipliği”ne dönüştürülür.
Bu süreçler tek ülke modelinde cereyan ederken zannedilmesin ki, ülkeleri böylesi özel koşullara sürükleyici ortamı ve yaşamı salt ülke içi koşullar oluşturmaktadır. Doğal olarak, ülke içi koşullar doğal etmenlerdir, fakat ülke içi koşulları da tetikleyen uluslar arası koşullar da devrededir. Giderek çöken kapitalizm, yoksullaşan çevre ekonomileri, diktatörleşen siyasi yapılar ve kuralların yozlaştırıldığı toplumsal yapılar iç ve dış etmenlerin doğal sonuçlarıdır. Bu karmaşada sermaye yolunu bulmak durumundadır. İşte Osmanlı’nın günümüze dek sarkan mirası, falat bu kez ters ilişki içinde yaşamamız kaderimiz olsa gerek!
Özellikle Marmara bölgesi ve çevresinde olmak üzere, Anadolu’nun da birçok yöresinde devamlı yol, tünel gibi alt-yapı işleri geçekleştirilmektedir. Bütçede açık var, emekliye para yok, peki nasıl oluyor da söz konusu alt-yapı yatırımları bir türlü hız kesmiyor? Giderek sıkışan bütçeler karşısında masraf kısma yoluna gidilirken, hatta hükümet de bizzat kendi harcamaları için “tasarruf genelgesi” yayınlamışken niçin bu genelgeye uyulmamakta v e alt-yapı yatırımlarına devam edilmekte, ya da acaba ettirilmektedir mi!
Sebep çok açık: Bu harcamalar yerli ve özellikle de yabancı sermayeye ciddi kaynak aktarım kanalıdır. Diğer bir ifade ile, siyasi kadro ile anlaşan yerli ve yabancı sermaye ödeme garantili yatırımları yaparak, hem kendisine piyasa oluşturarak, sermaye genişlemesi yaratmaktadır, hem de siyasetin finansmanına katkıda bulunmaktadır. Peki, maliyeti kim ödemektedir? Tabii ki, seçilmişler ve ayrıcalıklılar dışında kalan halk ödemektedir. Bu halk, aynı zamanda bir yandan enflasyon ve gayri adil veriler, diğer yandan gereği kadar yükseltilmeyen maaş ve aylıkları altında ezilmiyour mu? Evet, eziliyor. Peki, bu nasıl bir cehalettir ki, hem masrafa katlanılıyor, hem de enselerinde boza pişiren siyasiler kendi oylarıyla iktidara taşımaktadır?
Bu sorunun yanıtı kademelidir: (1) Bu oyun çok karmaşıktır, süreci halkın anlaması olası olamaz; (2) Vaktiyle Osmanlı’nın çöktüğü kavimler, şimdi Osmanlı’nın torunlarına çökmektedir; (3) Kayyumluk müessesesi salt devlet içinde değil, uluslar arası düzlemde devletlerarasında da geçerlidir. Bu karmaşık sürecin algılanması ve halkın uyanarak tepkisini koyması hiç de yakın gelecek gibi görülmemektedir.
Ekonomide çökme kültürünü-sistemini anlayabilmek için bir yandan tarih bilgisine, diğer yandan da karmaşık sosyal olayların anlaşılması için gerekli diyalektik düşünme ve analiz yönetimine gerek vardır!
Çok Okunanlar
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Emine Erdoğan’ın elini öpmeye çalıştı
Dursun Özbek: Galatasaray'ın 121 yıllık geçmişine yakışan bir takımı kuracağız
Erdoğan-Trump görüşmesine 'alışılmışın dışında' yorumu
Dünya Kupası'nda çeyrek final heyecanı başlıyor
Devlet ve hükümet başkanları ile eşleri onuruna resepsiyon
İran'da sabah saatlerinde patlama sesleri
Erdoğan-Trump teması ABD medyasında gündem oldu
Aral Şimşir, Trabzon'da
AKP’den önce aynı okulda okuma mı vardı?!
Erdoğan'ın başdanışmanından Vali Yardımcısı'na fırça