İçinde bulunduğumuz ekonomik açmaz, hikayesi ile ilginç olduğu kadar, geleceği ile de tam bir açmaz koyuyor ülkenin önüne. Sorun anlık çözümü itibariyle güç olduğu kadar, ileriye matuf ekonomik planlamayı da güçleştirmektedir. Türkiye’nin sorunlarını, başta ekonomik kalkınma olmak üzere, istihdam oluşturma ve cari açık sorununa kalıcı çözüm bulmak şeklinde ortaya koyduğumuzda, iç denge ve dış dengenin sağlanması konularında tam bir açmazla karşı karşıya kaldığımız görülür. O zaman şimdi meselenin, yazı boyutunda, derinliğine dalalım.
Önce çözmemiz gereken meselelerden kalkınma sorununu ana konu olarak ele almamız gerekmektedir. Kalkınma meselesine yatırım meselesi olarak yaklaşım yapıldığında, konunun emek-yoğun alanlara yönelerek mi, yoksa sermaye yoğun alanlara yönelerek mi yürünmesi meselesinde, bir yanda dünyaya açılarak cari açık sorununa çare bulma, diğer yanda da istihdam oluşturma açmazı ile karşılaşıyoruz. Zira, birinci durumda kısmen de olsa dünyaya açılarak cari açık sorununa çare yaratılmaya yoluna girilebilirken, bu durumda iç denge, yani istihdam sorununa çözüm yaratılamamış olur. Tersi durumda ise, yani istihdamı sağlayacak emek-yoğun yatırım alana yönelindiğinde ise ihracat ürünleri içinde yüksek katma değerli ürünlerin oranı azalacağından cari soruna çare üretilmemiş olur. Görülüyor ki, cari açık ile istihdam sorunları birbirini dışlar konular olarak karşımızda çıkmaktadır.
Biraz da bu ikili açmazın derinliğine inildiğinde, ekonominin ekonomik kurallarla değil de, siyaset mantığı ile yönetilmiş olmasının sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Şöyle ki, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri birkaç kez planlama yoluna gidilmiş, hatta beşer yıllık planlar yapılmış olmasına rağmen, hemen hemen bu planların hiçbirinin başarılı uygulanma şansının olmaması ve planların bir yana bırakılarak ülkenin siyasi fırsatçılığa göre yönetilmesi bugünkü ekonomi ve sanayi alt-yapılanmasını oluşturmuştur. Bu zihniyetin sonucu olarak, geçmişe ait devraldığımız birinci temel mesele sanayi-ekonomi altyapısının yetersizliğidir.
Sözü edilen bu yetersizlik, bir yönü ile girdi olarak, diğer yönü ile de bizzat sanayinin işleyişi olarak ikili sorun şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Hepimizin çok net olarak bildiği gibi, çoğu ihraç ürünlerimizin önemli kalemleri ithaldir. Şöyle ki, istatistiklere yansıyan ihracat değerleri net olmayıp, gayrisafi değerlerdir. Başka bir deyişle, ihracat ürünlerinde ithal girdiler çıkarıldığında net ihracat değerlerinin cari açığı kapatmaya yetmediği görülür. Hatta çoğu durumda, sanayi üretiminin durduğu ya da yavaşladığı dönelerde cari açığın gerilediği görülmüştür. Bunun sebebi de, politik sebeplerle sanayileşme programında temel ürünler ve girdi ürünlere gerekli ağırlık verilmeden, siyasi amaçlarla doğrudan tüketiciye sunulabilecek nihai ürün imalatına geçilmiş olmasıdır.
Sanayi üretiminde belimizi büken ikinci mesele ise, üretim aşamasında emek verimliliğinin düşük olmasıdır. Kısacası, sanayi yapımız ortalama olarak ileri verimlilik düzeyinde değildir. Zaten, yaşadığımız ve bir türlü aşağıya çekemediğimiz enflasyonun çok temel sebebi de sanayi yapısının ve oradan tüm ekonomiye yayılan ortalama üretim geriliği meselesidir. Sosyal sermaye kifayetsizliği, tasarruf yetersizliği vb gibi sebepler dışında ortalama emek geriliği de enflasyonda ciddi sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenledir ki, hükümetin izlediği sıkı para politikası ve baskılayıcı yöntemler enflasyonu kısmen baskılamakta, fakat önleyememektedir. Çünkü sorun talep enflasyonu olmaktan çok, arz enflasyonu şeklinde tezahür etmektedir. Ne var ki arz enflasyonunun tedavisi uzun vadeli planlı programlı yürüyüşü gerektirdiği halde, talep enflasyonunun tedavisi sıkı para politikası ve anlık baskılamalarla zahiren bir miktar denetlenmiş görüntüsü vererek, günlük siyaseti kurtarabilmektedir.
Peki, neden bu denli verimlilikten uzak bir sanayi yapılanmasına yöneldik acaba? Bunun sebebi de burjuva devletlerinin siyasi zayıflıklarının doğal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Meseleye ithal ikameci/korumacı politikalar uygulayan Japonya, Malezya, Güney Kore gibi ülkelere baktığımızda, politikaların uygulanmasından bu ülkelerle aramızda tam bir zıtlık olduğunu görürüz. Şöyle ki, ithal ikameci/korumacı politika uygulayan söz konusu ülkeler program boyunca mutlak kapalılığa gitmemiş, gelişen üretim alanlarını dış rekabete açmıştır. Türkiye ise, dönemin güçlü sermaye yapılarının istekleri doğrultusunda tam kapalılık uygulayarak, içeride şahsî malvarlıklarında varsıl kesim oluştururken, sanayi yapılanmasının verimlilik sorunu ihmal edilmiş oldu. Bu yapılanma, ekonomi dışa açıldığında müzmin cari açık sorunundan kurtulamadığı gibi, günümüzde de aynı sorun devam etmektedir.
Kısa tabloda resme ilave etmemiz gereken son fırça darbesi de döviz kuru meselesidir. Cari açık yüksek seyredince kur yükselir, sanayie ithal girdi maliyeti yükselir, nihai fiyatı düşük tutabilmek için emek baskılanır, gelir dağılımı şiddetle bozulur ve bu döngü sürer gider. Görüldüğü gibi, mazide gömülü siyasi-ekonomik hatalar bugünümüzün politika alanını daraltmaktadır. Mesele bu ise, yapılacak bir şey yok demek yanlış olur. Bu tablodan hiç değilse şunu öğrenmemiz gerekir: 85 milyondan 90 milyona doğru ilerleyen bir ekonominin Orta Vadeli Program ve finansal sömürü ile ne cari açığına uzun vadeli çözüm bulması, ne de kalıcı ekonomik kalkınmaya yönelmesi olanaklı olması söz konusu değildir. Böyle büyük bir ekonominin uzun vadeli bir kalkınma planı hazırlayıp, planın sebatla uygulanması ile ancak kalkınma yoluna girmesi olanaklı olabilir.
Çok Okunanlar
Baba ile 14 aylık bebeğin darp edildiği görüntüler ortaya çıktı!
Yalova'daki komşu kavgasında karşı taraf konuştu
Motorine gece yarısı dev zam!
Bahçeli Yusuf Tekin'in Ramazan genelgesine sahip çıktı
Ünlü manken 3 yıldır taciz edildiğini açıkladı!
Eski Başbakan intihar girişiminde bulundu
CHP kendisini itinayla imha ediyor!
ABD ordusu, Karayipler’de uyuşturucu taşıyan tekneyi vurdu
Lübnan'daki sivillere yönelik saldırı tehdidi yükseldi
Erdoğan’ın İmamoğlu veya Yavaş’la yarıştığı senaryoda görülmemiş fark!