Yıllar önce doktora tezimde “finans güdüsü” kavramını kullanarak, faizin fiziksel yatırım yapı-labilir seviyede tutulmasının önemi üzerinde durmuştum. Zira fiziksel yatırımlar artmazsa enflasyon mukadder...
Fiziksel yatırım derken sadece konut gibi sosyal sabit sermaye yatırımını değil, artı değeri parça bileşenle yayan ve ithalata bağımlılığı görece azaltan yatırımları kastediyordum. Yıllar içinde Türkiye’nin ihracat ve ithalat kapasitesi arttı. Buna kısaca dış ticaret hacmi diyoruz. Dış ticaret hacminin milli gelire oranı son 30 senede; yüzde 40’lardan yüzde 55-70 bandına geldi. Yani milli gelirin yarısından fazlası kadar bir dış ticaret değerinden bahsediyoruz.
Gelgelelim ülke dışa açıklık performansını tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi dış ticaret açığı üzerinden sağlamış, yani ithal girdilere bağımlılık giderek artmış. Bu da yabancı para talebinin yüksek olduğu harlanmış bir ekonomi düzeyi anlatıyor. Bu “dinamik” ilişkiler ağı, uluslararası tekeller aracılığıyla yaratılan küresel zincirde Türkiye’nin yerini yeterince büyütmediği gibi, dışarıya artık değer transferini güçlendiren kanallar oluşturuyor. Finansallaşmanın yarattığı kolaylaştırıcılar sayesinde “Net Hata ve Noksan” kalemi üzerinden sermaye çıkışı cari açığın yanında ayrıca bir kanamaya yol açarak ekonomiye zarar veriyor.
Bu ortamda enflasyonun yüzde 30’lara demir atması, kur ve faiz üzerindeki baskıyı gündemde tutuyor. Yeni açıklanan Yurtiçi Üfe’ye göre hesaplanmış reel kur endeksi 2023’den sonra ilk defa 100’ün üstünde. Yani TL, yurtiçi üreticilerin ürettikleri mallarının enflasyon değerinin üstünde bir değere sahip. Fakat abartıldığı gibi bir durum yok. Tüfe açısından reel kura baktığımızda yine 2017’deki 120 değerinin çok altında, 106 değerinde. Yani tüketici fiyatlarındaki artışı hemen hemen yansıtan bir kur değeriyle karşı karşıyayız. Oysa üretici şikayetçi. Neden? Zira yukarda bahsettiğimiz dış ticaret açığıyla açıklanabilecek ithalat bağımlılığı üreticiyi ihracatta “yeni” ve “verimli” mallarda uzmanlaşma konusunda zorluyor...
KURLAR FAİZLERİN YOLUNU GÖZLÜYOR
Peki kurun artması işe yarar mı? Sanmıyorum. Tıpkı varlık barışıyla gelen paranın yarattığı etki gibi, kur artışıyla gelen ihracat patlamasının kimseye hayrı dokunmuyor. Neoliberal sistem de çürümeye yüz tutan önerileriyle bu duruma çare olamıyor.
Böylece içerden gelen enflasyonist baskıyı faizle, dışardan gelen enflasyonist baskıyı görece düşük kurla (görece değerli TL) durdurma kıskacına tekrar girildi. Kıskaç diyoruz, çünkü yatırımlar (iç ve dış sermaye açısından) artmıyorken, dış ticaret açığındaki tırmanışla para politikasının çaresizliği açığa çıkıyor... Aylık dış ticaret açığı 10 milyar dolar, yıllıkta da 100 milyar dolar potasına giriyor ne yazık ki. Temmuz ayı 10,4 milyar dolarla işaret fişeği oldu.
Sadece enerji fiyatlarıyla açıklanmayacak bir konu bu. Ara malları ithalatındaki yüzde 65 bağımlılık kırılamıyor bir türlü. Bu da ihracatın katma değerini düşüren ve ithalatın kur ve enflasyon üzerindeki etkisini belirleyen bir konu. Bu ortamda faizin çare olmasını bırakın, zararlı etkileri bütün sektörlerde gözleniyor. Özellikle tekstil ve otomotiv...
Oysa maliye politikası aracılığıyla gelir dağılımını kısa, orta ve uzun vadede düzeltebilecek önlemler alınabilseydi, enflasyonun yeniden yüzde 20’lere dönmesi, savaşa rağmen işten bile değildi..
Sürekli siyasal sorunların ve demokrasiye uygun olmayan kurumsal davranışların adalet me-kanizması üzerinde yarattığı tahribat ve bu olgunun ekonomideki yatırım ve değer üretme süreciyle ilişkisi de önemli bir konu. Ekonomi sağlıklı konuşulmazsa, çare üretmek zorlaşır, güven kaybolur.. İşlerin yolunda gitmeyeceği algısı yükselir. Bunu tüketici güven endeksiyle değil, sade vatandaşın gözüyle anlayabiliriz...
Öte yandan “bigmac” gibi geçerliliği günden güne zayıflayan endeksler de enflasyon kur denklemini açıklamakta zorlanıyor. Zira hızlı tüketim malı olarak fast food zincirinde en büyük maliyet unsuru ücret ve girdi maliyetinden ziyade kira gideri. Bu da geniş yığınların uluslararası değeri ortak veya benzer mallar üzerinden ölçmeyi zorlaştırıyor. Reel kuru birim emek maliyetleriyle açıklayan endeks hâlâ 100’ün altında (2025 sonu). Bu veri (RULCs) ücretlerin kur üzerindeki belirleyiciliğinin sınırlandığını gösterir.
GELİRİN YENİDEN DAĞILIMI DÜZELMEZSE...
Özetle kur üzerinden rekabeti canlandırma ve ihracattaki tıkanmayı açma çalışması yapan algı yöneticilerinin tarihsel veriler üzerinden kur ve enflasyon ilişkisini gözden geçirmesi gerekiyor. Bunu bildiklerinden “söylenme düzeyi” yüksek bir havadalar. Öte yandan aşırı değerli (görece) kurla enflasyonu durdurma hülyası da abartılmamalı. Bu ancak sahte (pseudo) bir algı yaratabilir. Esas olarak gelirin yeniden dağılımındaki düzelme ve verimlilik ilişkisini yükselten kurumsal mekanizma önemli...
Örneğin geçen temmuz ayında yenilenebilir enerji kullanımı toplam enerji tüketiminin yarısını geçmiş (yüzde 58). Savaşın etkisiyle artan enerji maliyetlerine karşı, istenirse bir aylık yaz döneminde bile olsa enerji verimliliği artırılarak, maliyet avantajı sağlanmış demek bu. Bu olgunun mazot maliyetlerine yansımadığını ve gıda fiyatlarındaki artışa çare olmadığını da (şimdilik) yazalım. Aynı temmuz ayında, gıda fiyatlarında üretim bolluğu dönemine rağmen, bir düşüş (eksi) gözlenmemesi de ilginç değil artık. Zira enflasyon yoluyla kârlılığı sürekli diri tutmak, maliyetleri düşürmek için yapılacak verimlilik çalışmasından daha fazla tercih ediliyor.
Piyasa ekonomisi piyasanın hiç denetlenmediği, kurumsal yapının zayıflatıldığı durumlarda, fiyatlamanın keyfiliği üzerinden yaratılan algıyla yönetilemez. Kayıtlı ekonominin daha da düşmesi pahasına enflasyonu önleyebileceğimizi düşünemeyiz. Hele eşitsizlik ve sömürünün devamıyla enflasyon hiçbir zaman önlenemez. Sade vatandaşın hakkını arayacağı, hukukun adaletle buluştuğu zemin, ekonomi içinde iyileşme tohumlarının atıldığı anlamına gelir.
Enflasyonu reel ücretleri düşürerek ve faizi daha da artırarak düşürmenin mümkün olmadığı-nı, hayat bize anlatıyor. Piyasa dinamikleri kısa erimli kâr hevesiyle değil, kalkınmanın kurumsal altyapısıyla, demokrasiyle ve eşitlikçi yaklaşımlarla yönlendirildiğinde ancak enflasyondaki düşüşü gözleyebileceğiz. Başta belirttiğimiz kıskaçtan kurtuluşun yolunu, ne kurda ne de faizde toplumsal ilişki ağını eşitlikçi örgütleyen kurumsal mekanizmalarda aramalıyız. Enflasyon sadece finansal ve ekonomik bir gösterge değil, politik bir göstergedir. Yaşadığımız politik kaynama noktası enflasyonun temel dinamiğini belirleyecektir...
Çok Okunanlar
Medya soruşturmasında yeni dalga geliyor
Beşiktaş’tan Gallagher hamlesi
Aziz Yıldırım'ın kızını hedef almıştı serbest bırakıldı
Gürsel Tekin'den YENİ Parti’li genç hakkında savcılığa şikayet
İstanbul’un ciğerleri Belgrad Ormanı büyük tehlike altında
Görünen bütçe, bütçe dışı riskler ve hazineyi bekleyen yük
AKP’ye geçen belediye başkanları için dikkat çeken yorum
İtalya, askıya aldığı İspanya ile Schengen uygulaması için tarih verdi
Salah’ın Trabzonspor alacakları için haciz süreci
Cem Gürdeniz'den 'Mekke Ortak Savunma Anlaşması' için kritik uyarı