Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,3209
Dolar
Arrow
48,5546
İngiliz Sterlini
Arrow
65,6891
Altın
Arrow
6882,5867
BIST
Arrow
14.467

Büyümede boğulan motor: Sanayi için 'köprüden önce son çıkış'

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Bu ara örneğin, otomobiliniz ve/veya bulaşık makinanız bozulmayagörsün... Her ikisi bozulursa daha fena. Zira yine rezervuar takımı bozulduğunda olduğu gibi, yerli sanayinin içinde bulunduğu durumu bir çırpıda kavrarsınız.

İlk iki konuda yedek parçanın dışardan geldiği, yerli tedarikçinin stoksuz çalıştığı durumlar ortaya çıkar. Bu arada ünlü rezervuar takımcısı iflas etmiştir. Yerine gelenler o kadar kaliteli olmasa da daha yüksek fiyat çekerler, çünkü “arz sıkıntı halindedir”. Tesisatçılar da bu durumu bildiklerinden kendi haklarını söke söke alırlar tabii haliyle.

Otomobiliniz otomatik araçsa ve şanzıman da dışa bağımlıysa, içerde döktüğünüz bakım ücretleri de hiçbir işe yaramayabilir. Asıl elektronik parçadaki bağımlılık dışarıdan çünkü, o da zaman alıyor. Bulaşık makinası için yine dışarıdan parçalar.

Bu tüketim araçlarından da anlayabileceğimiz gibi sanayi-finans içiçeliği sanayiye hiç yaramadı buralarda. Küresel zincirin zayıf halkası oldunuz mu, pahalı sermaye girişine mahkûm olursunuz. Uzun yıllardır böyle ama bu ara mevzu daha derin...

SERMAYE KITLIĞI VE ENERJİ MALİYETİ

Dezenflasyonist para politikasında çok yüksek faize bağlı olarak sermaye kıtlığı yaratılıyor. Örneğin KOBi’lerde her gün alacak, verecek ve tahsilat dışında üretimle ilgili bir konuşma yok. Eylülde imalat sanayii, kapasitesinin altında üretim gerilemesinde 30’uncu aya giriyor (“pmi” endeksi, iso). Sanayi üretim endeksi son üç aydır geriliyor buna koşut olarak. İki ay geriden öğrendiğimiz için ağustostaki gerilemeyi henüz göremedik. O da gerileyecek muhtemelen, fakat eylül, tamamen sermaye giriş ve çıkış koşullarıyla enerji maliyetlerine bağlı.

Oysa küresel “pmi endekslerinde” Batı Avrupa, ABD ve Çin’de artış var, bir tek Fransa sınıra yakın. Diğerleri eşik değer 50’nin üzerinde, yani dışarıda sanayi üretimi maliyetli de olsa, artıyor.

Öte yandan Türkiye’de son beş yılda imalat sanayisinin ulusal gelirdeki payı (TÜİK verisine göre) yüzde 22,1’den yüzde 15,6’ya geriledi. Başta hazır giyim, tekstil ve deri gibi sektörlerde olmak üzere 160 bine yakın insan istihdamdan düştü, işsiz kaldı... Geçtiğimiz haziran ayında 108 bin kişilik yeni istihdam (Tepav raporu) yaratan imalat sanayi eski kapasitesine ulaşamadı. Finansman ve enerji maliyetleri çok yüksek olduğundan belirsizliğe devam. Tekstil ve hazır giyimdeki kayıplar devam ediyor. Otomobildeki teknolojik dönüşümün getirdiği ve getireceği sorunlar kapıda...

Geçtiğimiz hafta TCMB tarafından faizler sabit tutulduğuna göre, sanayide “faaliyet dışı” gelirler sürüyor. Sözün kısası sanayide yeni proje geliştirme, verimlilik artışı hak getire... Sanayici boştaki sermayesini yeni yatırıma değil, faiz geliri elde etmek üzere bankaya yatırıyor. Bankacı da yüksek faizli ihtiyaç kredileriyle kârlarını enflasyondan koruyor. Oysa başta belirttiğimiz gibi kürede bir sanayi dönüşümü yaşatan üretim artışı var. Hatta oradan kaynakların aşırı tüketimi nedeniyle gelen enflasyon eğilimi bile var. ABD’de üretici fiyatları yüzde 5’i geçerek sinyal veriyor.

Türkiye’de ise finansman maliyetleri, enerji maliyeti gibi tüm girdi maliyetlerinin üstüne çıkınca, sanayici artan parasını bankaya teslim ediyor. Günlük vadeli finans işlemlerinden elde edilen faiz geliri sanayiden elde etmesini beklediği kârdan yüksek gerçekleşirse, olacağı budur. Dezenflasyonist para politikası uygularken (ortodoks), sanayide gerilemeyi dikkate alarak ilerlemek gerekiyordu. Sadece orada kaybolan istihdamın hizmetlerde iş bulmasını beklemek işe yaramıyor. Zira sanayiden kaynaklanan artan işsizliği emen bir hizmetler kesimi yok dünyada. Verimlilik analizi yapamayan sanayi, dünyada rekabet edemez, öyle de oluyor. Üstelik hizmet kesimi istihdam kapasitesi sanayiden gelen artık değere ve halkın tüketim harcamalarına bağlı olduğu için büyümenin motoru boğulmuş oluyor böylece..

Oysa maliye politikası içinde rant gelirlerini vergileyen tek seferlik bir servet vergisi alınsaydı, bütçenin rahatlamasıyla sanayici ve sanayi istihdamını belirleyen işçi sınıfına destek aktarmak mümkün olabilirdi. 2022-2023 arası faiz ve enflasyon farkından yararlanma yoluyla ucuz kredi çekerek zenginliğini “zenginlik katan” sermayenin küçük, orta ve büyük demeden vergilenmesi gerçekleşmeden sıkı para politikasıyla esenlikli bir ortam belirlenemez..

EKONOMİDEKİ KARAR VERİCİLER

O halde hizmetlere yığılan ekonomide bir yandan artık değer artırma problemi devam ederken, ekonomide karar vericiler OVP ve rezerv yönetimiyle vakit kaybediyor. Zira İran Savaşı’yla petrol fiyatlarının 100 doları aşması ayrıca sanayi üretimini zorluyor. Üstelik dün ECB 25 baz puanlık faiz artışıyla  Avrupa faizini yüzde 2,5’a çıkardı. Zira başta ABD’de olmak üzere (ÜFE yüzde 5,3) yeni bir enflasyon dalgası kol geziyor. Merkez bankaları da ortodoks politikalarla faiz artırma telaşına girdiler. Bu ortamda “bizimkiler” faiz düşürme beklentisi ortaya koyuyorlar, çünkü finansman maliyetleri kazık boyutunda. Küreyle ters korelasyon çoğu zaman problemlidir..

Asıl sorunun Neoliberalizmin tıkanan kanalları olduğu bilinmesine rağmen ekonomi politik çaresiz..

Rasyonel beklentilerle TCMB’nin faiz politikası belirlenirken sanayi eriyor.. Ekim ayında muhtemel bir faiz indiriminin çok yüksek olamayacağı bilinmesine rağmen, reel ücretlerdeki düşüşü perdeleme faaliyetleri sürdürülüyor. Finans kesimi sanayinin büyümede motor olduğunu bilir, fiyat istikrarsızlığını önlerken finansal istikrarsızlığının kendisini de vuracağını bilir..

Ellerindeki tek koz likidite yönetimiyle bütün sektörlerdeki bilgiyi kullanarak, kime kredi verilebileceğini belirlemek. O vakit OVP’deki büyüme hedeflerine ( 2026 için yüzde 4,4) ulaşmak için finansın seçiciliği belirleyici olacak. Bu büyüme hedefi potansiyel büyümeye yakın, fakat gerçekleşse bile eşitsiz büyüme olduğundan sermaye ve siyaset sınıfı hariç kimsenin işine yaramayacağı açık. Finansın karar verdiği ekonomide sanayici ve vatandaşın konumu ne olur peki? Demokrasinin hep başka bahara ertelendiği koşullarda, işçi sınıfı daha ne kadar dişini sıkabilecek? Enflasyonu düşüreyim derken üretilecek malların dışa bağımlılığını artırarak, vatandaşı yoksullaştırmak mı gerekiyordu? Tabii ki hayır..

Son 35 senede geç kapitalistleşen ülkeleri inceleyen bir akademisyen olarak, iktisat biliminde ortodoksinin bu ülkeleri belli aralıklarla duvara toslattığını (kriz) tespit etmişimdir. Örnek mi? Bütün Latin Amerika ülkeleri ve bazı Güney Asya ülkeleri... Hatta Afrika ülkelerindeki enflasyon, işsizlik ve emeğin geniş sömürüsü bu çerçevede değerlendirilmeli...

Heterodoksiyi de sadece faiz düşürmek olarak algılarsak büyük yanılgıya düşeriz. Önceki Bakan Nebati Beyin uyguladığı gibi, enflasyonun çok altında belirlenen faiz, döviz şokları ve KKM gibi enstrümanlarla başbaşa kalmamıza neden oldu.O da hem bütçeye faiz yükü, hem de enflasyon olarak halkın omuzuna biniyor..

Faiz barometresi, enflasyon gibi politik iktisadın yönetim başarısını yansıtır. Heterodoksi faize gelene kadar, birçok aletle müdahale olanağına sahip. Köprü ve otoyol gelirlerini “Fransız şirketine” devredince bu sorunlar hafiflemeyecek, sadece bir miktar ötelenecek...

“HETERODOKSİ” VE “ORTODOKSİ”

Oysa “heterodoksi”, enflasyonu yaratan ortamın kök sorunu üzerine tespitini genişleterek, daha geniş bir yelpazede etkili olabilir. Örneğin liyakatı tekrar ayağa kaldırarak bile birçok sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Piyasanın rehberliği tek başına bir işe yaramıyor çünkü. OVP’lerin planlamanın çok zayıf bir biçimi olduğunu söylemeye gerek yok herhalde..

Son OVP tahminiyle aslında ortodoksinin başarısızlığı teslim edilmiş de oluyor. Zira, sadece sanayideki gerileme ve istihdamın düşmesi değil, tarımsal fiyatlarda rekor kıran ülkemizde, OVP tahminleri 2027 enflasyon hedefi yüzde 21 olarak belirleniyor. Daha önce bu hedef aynı dönem için yüzde 15’ti. Yapılmak istenen, enflasyonu kitlelerin üstüne yıkarak daha yavaş düşürmek. Böylece sanayideki artık değer kaybını işçi sınıfının reel ücretlerindeki düşüş üzerinden telafi etmek mümkün olacak. Reel ücretlerin düşüşü için enflasyonun daha hızlı değil, daha yavaş düşmesi gerekiyor ne yazık ki... Çünkü seçim zamanı yaklaşıyor..

Fakat bununla da kalmıyor bu “ortodoksi”, ülkedeki girdilerin daha fazla dışa bağımlılığını artırmış oluyor. Nasıl mı? Kur politikasının, para politikasının bir sonucu olduğunu ve rekabet gücünü belirlerken artan ithal girdileriyle ihracatı artırmanın mümkün olabileceğini hatırlatmakla yetineyim şimdilik. Son gelen dış ticaret rakamlarına göre “rekor” kıran ihracat rakamı aslında her geçen gün daha fazla ithalat artışıyla mümkün oluyor. Bu da döviz ihtiyacının artması anlamına geliyor. Yüksek faizlerle (SWAP vb.) oluşturduğunuz rezerv birikimi bu döviz ihtiyacına tampon olmaktan ve atalet yaratmaktan başka bir işe yaramıyor..

Yaz aylarında sönük bile olsa turizm etkisiyle, beklenti altında kalan cari fazlanın kış döneminde baş belası olacağı kolayca görülebilir. Sanayici bir arkadaşım anlattı: Çin, Türkiye’nin Gümrük Birliği anlaşmasından yararlanmak için içerideki üretimi daha fazla Çin’den ithalatla besliyor. Nasıl mı? Örneğin İtalya’dan Türkiye’de üreteceği mallara yedek parça sağlayarak... Bunu anlatan arkadaşım ara girdi üreterek ayakta kalmaya çalışıyor. Asıl destek ara girdiye verilmeli ki ithalat bağımlılığı düşsün..

Başa dönersek, ortodoksiyle, Türkiye’nin sanayideki dışa bağımlılığı son 30 senede hızla artmıştır. Gümrük Birliği bu ilişkiyi kurala bağlayarak yardımcı olmuşsa da asıl etki finansın neoliberalleşmesinden gelmiştir.

Geçtiğimiz perşembe günü dezenflasyon “patikası” sürsün denerek pas geçilen faiz kararına bir de buradan bakınız. Büyümede “artık değerin” sanayi motoru boğuldu. Yakında faiz düşse de, marş basmayabilir. Yöntem sorunu var çünkü...