Geçen hafta “Yapay zekâ, dijital faşizm ve ütopik komünizm üzerine bir deneme” başlıklı yazıda, insanlığın yeni ve çok büyük bir teknolojik devrimin henüz başında olduğunu anlatmaya çalışmıştım.
Yapay zekâ ve robot teknolojisi, Sanayi Devrimi gibi üretim biçimlerini, sınıfları, gelir ve servetin bölüşümünü, toplumsal yapıları, devletleri ve kapitalizmin kendisini değiştirebilecek bir kapasiteye sahip. Üstelik bütün bunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeninin sarsıldığı bir dönemde yaşanıyor.
Önümüzde birbirinin tam karşıtı iki ihtimal var.
Yapay zekâ ve robotların yarattığı muazzam ekonomik güç birkaç şirketin veya küçük bir azınlığın elinde toplanırsa dijital feodalizme, oradan da dijital faşizme giden bir dünyanın kapısı açılabilir.
Ama aynı teknolojik devrim, insanların temel ihtiyaçlarının karşılandığı, çalışmanın bir hayatta kalma zorunluluğu olmaktan çıktığı ve yapay zekâ ile robotların yarattığı bolluğun toplumun tamamıyla paylaşıldığı başka bir dünyanın da kapısını açabilir.
Ben buna, biraz da kavramı zorlayarak, “ütopik komünizm” demiştim.
Madem yapay zekâ üzerine deneme yazıları yazıyoruz... Şimdi sorum şu:
Çin bu ütopyanın neresinde?
ÇİN'İ ANLAMAK
Çin'i çok iyi bilen bir dostum yıllar önce şöyle yazmıştı: “Çin'e bir haftalığına giden biri döndüğünde Çin hakkında kitap yazabileceğini düşünür. Üç-dört ay Çin'de kalan biri ise Çin hakkında ancak bir makale yazabileceğini fark eder. Çin'i gerçekten anlatabilmek için orada uzun süre yaşamak, Çin kültürünü ve Çin insanını anlamak gerekir.”
Ben Çin'e hiç gitmedim. Dolayısıyla “Çin budur” diye kesin hükümler vermek niyetinde değilim. Ama iktisatçılar istatistiklere bakarak da yazar, çizer, konuşur. Rakamlara baktığımızda son kırk yılın en büyük ekonomik ve toplumsal dönüşümlerinden biriyle karşılaşıyoruz.
Dünya Bankası'na göre Çin'de son kırk yılda yaklaşık 800 milyon insan aşırı yoksulluktan çıktı. Bu, bugünkü Çin nüfusunun yaklaşık yüzde 60'ına denk geliyor. Üstelik aynı dönemde dünyada aşırı yoksulluktan çıkan insanların yaklaşık dörtte üçü Çin'deydi.
1980'de Çin dünya hasılasının yaklaşık yüzde 3'ünü üretiyordu. Bugün yaklaşık yüzde 17'sini üretiyor ve ABD'den sonra en büyük ikinci ekonomi.
Çin'in muazzam üretim artışının etkileri yalnız kendi sınırları içinde kalmadı. Dünyaya büyük miktarda ve düşük maliyetle mal sunması, özellikle 2000'li yıllardan itibaren Batı ülkelerindeki enflasyon üzerinde de önemli bir baskı oluşturdu. Bu konuyu daha önce “Trump atıp tutuyor ama ya Çin olmasaydı…” başlıklı yazımda tartışmıştım.(1)
Bizim tartışmamız açısından ilginç olan bundan sonrası.
KOMÜNİZM Mİ, KAPİTALİZM Mİ?
Siyasal sisteme baktığınızda karşınızda Çin Komünist Partisi'nin iktidar tekelini elinde tuttuğu tek partili bir sosyalist devlet var. Peki ekonomiye baktığınızda?
Özel mülkiyet var. Milyonlarca özel şirket var. Borsa var. Dolar milyarderleri var. Yabancı sermaye var. Kâr var;Marx'ın deyimiyle artı değer ve sermaye birikimi var.
Çin'in resmi verilerine göre özel sektör bugün ülke GSYH'sinin yüzde 60'tan fazlasını, teknolojik yeniliklerin yüzde 70'ten fazlasını ve kentlerdeki istihdamın yüzde 80'den fazlasını sağlıyor. (2)
Peki buna hâlâ klasik anlamda komünist ekonomi diyebilir miyiz?
Özel sektör GSYH’nin yüzde 60’tan fazlası ama devlet de oturup piyasayı seyretmiyor. Bankacılıkta, enerjide, altyapıda, savunmada ve stratejik sektörlerde çok güçlü. Yatırımların ve teknolojik gelişmenin yönünü belirliyor.Ayrıca şunu da vurgulamalıyım.Çin'deki özel sektörün yapısı Batı'dakinden biraz farklı. Birçok büyük özel şirketin içinde, Çin Komünist Partisi'nin temsilcileri bulunur ve stratejik olarak devletle uyumlu hareket etmek zorundadırlar.
Ortaya klasik kapitalizme de Sovyetler Birliği'nin merkezi planlamasına da tam olarak benzemeyen bir yapı çıkıyor. Bu model birçok iktisatçı tarafından “devlet kapitalizmi” olarak tanımlanıyor.
PROLETARYASIZ PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ MÜ?
Marksist teoride sosyalizme geçişin siyasal mekanizması proletarya diktatörlüğüydü. Çin Halk Cumhuriyeti de 1949'da işçiler ve köylüler adına yapılan bir devrim sonucunda kuruldu.Yapay zekâ ve robot teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, Çin’de ortaya çıkan bir çelişki ilgimi çekmeye başladı.
2024 yılında dünyada fabrikalara yaklaşık 542 bin yeni endüstriyel robot kuruldu. Bunların 295 bini Çin'de.Dünyada fabrikalarda kurulan her 100 yeni robotun 54’ü Çin’e gitti. Çin fabrikalarında çalışan endüstriyel robotların toplam sayısı da iki milyonu geçmiş durumda.
Ortaya tarihin hoş bir ironisi çıkıyor:
Proletarya adına kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, bugün proletaryaya giderek daha az ihtiyaç duyacak üretim sistemine dünyada en büyük yatırımı yapan ülke.
Yapay zekâyı da bunun üzerine koyun. Çin, ABD ile birlikte yapay zekâ yarışının iki büyük aktöründen biri.
Karşımızda artık yalnız dünyanın fabrikası olan eski Çin yok. Robot yapan, yapay zekâ geliştiren ve giderek fabrikalarından insan emeğini çıkarabilecek teknolojik altyapıyı kuran başka bir Çin var.İşte bizim ütopya tartışmamızın merkezi burada…
ÇİN BİZİM ÜTOPYAMIZA MI GİDİYOR?
İlk denemede basit bir üretim denklemi kurmuştum. Eski dünya:
Doğal kaynaklar + sermaye + emek = üretim.
Yeni dünya ise giderek şöyle bir denkleme doğru ilerliyor:
Doğal kaynaklar + sermaye + enerji + yapay zekâ + robotlar = üretim.
İkinci denklemde insan emeğinin payı giderek küçülüyor.
İnsan nerede?
İşte Çin bu sorunun ya da benim üzerine denemeler yazmaya çalıştığım ütopyanın dünyadaki en büyük laboratuvarlarından biri olabilir.
Acaba Çin, benim “ütopik komünizm” diye tarif etmeye çalıştığım sisteme dünyanın en fazla yaklaşabilecek ülkesi mi?
Tabii ki her şey göründüğü kadar basit değil. Yoksulluğun azalması, eşitliğin ya da adil bir gelir bölüşümünün sağlandığı anlamına gelmiyor.
Çin'in kendi resmi verilerine göre, 2025'te en yüksek gelirli yüzde 20'lik grubun kişi başına kullanılabilir geliri, en düşük gelirli yüzde 20'nin yaklaşık 10 katı. Çin yüz milyonlarca insanı aşırı yoksulluktan çıkardı ama gelir eşitsizliğini ortadan kaldırmış değil.
Zaten bizim ütopyamız yalnızca insanların karnının doyması değildi.
KARNI TOK İNSAN ÖZGÜR MÜDÜR?
Gelir dağılımı ve refah sorununun çözüleceğini varsayıyorum. Bu aşamadan sonra işin içine özgürlük giriyor. Batı demokrasilerinde özgürlük var deniyor ama kâğıt üstünde ne kadar özgürlük olursa olsun, yoksul ve aç insan özgür değildir. Peki bunun karşıtı olarak tok insan özgür müdür?
Çin'de siyasal iktidarın serbest seçimlerle el değiştirdiği çoğulcu bir demokrasi yok. Devletin internet, veri ve dijital teknolojiler üzerindeki kontrolü Batılı demokrasilere kıyasla çok daha güçlü. Yüz tanıma teknolojileri yaygın. Büyük veri devletin elinde önemli bir yönetim ve denetim aracı.
Çin'de çeşitli kara listeler, hukuki ve ticari siciller, yerel kredi değerlendirmeleri ve dijital denetim mekanizmaları var.Henüz bu merkezi denetim sistemi bütün Çinlileri kapsamıyor ama bu, dijital gözetim tehlikesinin olmadığı anlamına gelmiyor.
George Orwell, 1949'da yayımlanan 1984 romanında totaliter devletin vatandaşlarını sürekli gözetmesini hafızalara kazınan bir cümleyle anlatmıştı:
“Büyük Birader seni izliyor.”
Orwell'in hayal ettiği dünyada Büyük Birader'in elinde yapay zekâ, yüz tanıma sistemleri, cep telefonları, internet, yaygın dijital kamera ağları ve devasa veri tabanları yoktu.
Bugün var. Dolayısıyla temel soru değişmiyor:
Teknoloji insanı özgürleştirmek için mi kullanılacak, yoksa insanı kontrol etmek için mi?
İlk denemede “dijital faşizm” derken kastettiğim tehlikelerden biri buydu. Yapay zekâ yalnız insanın yerine üretim yapabilecek bir teknoloji değil.
Aynı zamanda insanın ne düşündüğünü, ne satın aldığını, nereye gittiğini, kimlerle görüştüğünü ve giderek ne yapacağını tahmin edebilecek; insanların kararlarını ve davranışlarını etkileyebilecek, hatta manipüle edebilecek bir teknoloji.
Böyle bir gücün birkaç büyük şirketin elinde olması tehlikeli. Peki devletin elinde olması tehlikeli değil mi?
Birinci sorumuz şuydu:
İnsan açlıktan kurtuldu mu?
Çin örneğinde yüz milyonlarca insan için büyük ölçüde evet. Ama ikinci soru en az birincisi kadar önemli:
İnsan özgür mü?
Çünkü insanın karnının doyması tek başına özgürlük değildir. Ama karnı aç olan insan da özgür değildir.
Açlıktan kurtulmak özgürleşmektir. Korkudan kurtulmak da özgürleşmektir. Biri diğerinin yerine geçmez.
Ama insanı çalışmaktan kurtarmak da yetmez. Ona düşünmek, düşüncesini özgürce ifade etmek, seyahat etmek, hayal etmek, yaratmak ve hiçbir şey yapmadan güzel bir manzaraya bakmak için zaman bırakmak gerekir.Çünkü özgürlük biraz da insanın kendi zamanının sahibi olabilmesidir.
Bizim aradığımız ütopyanın ikisini birden sağlaması gerekiyor.
BİR DE DÜNYANIN GERİ KALANI VAR
Buraya kadar yalnız Çinlileri konuştuk. Oysa Çin artık yalnız kendi sınırları içinde yaşayan 1,4 milyar insanın ülkesi değil; dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü. Kuşak ve Yol Projesi'nden uluslararası ödeme sistemi CIPS’e, BRICS'ten enerji ve kritik maden yatırımlarına kadar uzanan büyük bir ekonomik ve jeopolitik ağ kuruyor. Çin'in bu küresel güç arayışını daha önce “Yuan'ın önündeki engel Washington değil Pekin” başlıklı yazımda tartışmıştım.(3)
Burada bizim ütopya tartışmamız daha zor bir soruyla karşılaşıyor.
Diyelim ki Çin yapay zekâ ve robotlar sayesinde olağanüstü bir üretim artışı sağladı ve bunun yarattığı refahı kendi halkına dağıttı. Çalışma süreleri azaldı, insanların temel ihtiyaçları karşılandı. Hatta bizim tarif ettiğimiz ütopik komünizme oldukça yaklaşan bir düzen kuruldu.
Peki bunun hammaddesi nereden gelecek?
Robotların, çiplerin, bataryaların, veri merkezlerinin ve enerji sistemlerinin ihtiyaç duyduğu kritik madenler Afrika'dan mı, Latin Amerika'dan mı, dünyanın yoksul ülkelerinden mi çıkacak? Ve o madenleri çıkaran insanlar nasıl yaşayacak?
Bir Çin vatandaşının refahı Afrikalı bir maden işçisinin yoksulluğuna dayanıyorsa, bizim aradığımız sistem bu olamaz. Ütopya evrensel değilse ütopya değildir.
Buradan bambaşka bir soru çıkıyor:
Çin kendi içinde bizim ütopyamıza yaklaşırken, dünyanın geri kalanıyla ilişkilerinde yeni bir emperyal güce dönüşebilir mi?
Bu sorunun cevabını bu yazıya sıkıştırmaya kalkarsak yazı iyice karmaşık hale gelir. Bu konuyu başka bir yazıya bırakalım; burada yalnızca birkaç ipucu vermekle yetinelim.
Eski emperyalizm toprağı, madeni, emeği ve pazarı kontrol ediyordu. Yeni emperyalizm belki toprağı işgal etmeye bile ihtiyaç duymayacak. Çipi, algoritmayı, veriyi, kritik mineralleri, enerjiyi ve yapay zekâyı kontrol etmek yeterli olacak. Daha da ötesi:
Yapay zekâ çağında gelişmiş ülkeler yoksul ülkelerin madenlerine ihtiyaç duymaya devam ederken, insanlarının emeğine artık ihtiyaç duymayabilir.
O zaman sömürünün biçimi de değişir. Bu konu yalnız Çin'i değil; Amerika'yı, Avrupa'yı, Türkiye'yi, Afrika'yı ve emperyalizmin hedefi olabilecek bütün ülkeleri ilgilendiriyor.
DENEME BİTMEDİ
Yapay zekâ ve geleceği konusundaki deneme yazıları bitmeyecek gibi duruyor. Ben hâlâ ilk yazıda sorduğum sorunun cevabını bilmiyorum.
Yapay zekâ bizi dijital faşizme mi götürecek? Yapay zekâ ve robotlaşmanın sonucunda dijital faşizm ortamında varlığını sürdürmeye çalışan kapitalizm, ihtiyaç duyduğu tüketicisini kaybedecek. Bu kapitalizmin en büyük çelişkisi olur. Bunun sonu ise insanlık için kitlesel yok etme eylemlerine kadar gidebilir. Yoksa insanlık tarihinde ilk kez kıtlığın değil bolluğun nasıl paylaşılacağını tartışacağımız bir ütopik komünizmin kapısını mı açacak?
Çin'e baktığımda iki karşı tezin izlerini görüyorum.
Muazzam üretim kapasitesi, yüz milyonlarca insanın aşırı yoksulluktan kurtulması, yapay zekâ ve robot yatırımları bana ihtimallerden birini gösteriyor: Ütopik komünizmi…
Tek parti iktidarı, devletin dijital denetim kapasitesi ve teknolojinin insanı kontrol etmek için kullanılabilme ihtimali; üstüne Çin'in hegemon bir güce dönüşme ihtimalini de eklersek, karşı tarafta karanlık bir olasılık da beliriyor: Dijital devlet diktatörlüğü ve yeni bir emperyalizm...
Sorular arka arkaya geliyor:
Yapay zekâya kim sahip olacak?
Onu kim kontrol edecek?
Ve onu kontrol edenleri kim kontrol edecek?
Son günlerde yapay zekâyı geliştiren şirketlerin yöneticileri de gelişmenin hızı, güvenlik ve denetim konusunda giderek daha yüksek sesle uyarılarda bulunuyor. Dario Amodei bunlardan biri. OpenAI ve diğer yapay zekâ şirketlerinde de güvenlik standartları, bağımsız değerlendirme ve denetim tartışılıyor.
Buna karşı ABD Başkanı Donald Trump'ın yaklaşımı farklı: Amerika'nın yapay zekâ yarışını yavaşlatmasının Çin'in işine yarayacağını savunuyor. Böylece güvenlik tartışmasının üzerine bir de jeopolitik yarış biniyor.
Kontrol edilemeyecek kadar güçlü bir yapay zekâ mı yaratıyoruz?
Yoksa yapay zekâyı kontrol etmek adına bu yeni üretim aracının mülkiyetini ve gücünü birkaç dev şirketin ve birkaç devletin elinde mi topluyoruz?
Ve belki hepsinden önemlisi:
Yapay zekâyı kimden korumamız gerekiyor: Yapay zekânın kendisinden mi, yoksa sahiplerinden mi?
Gelecek denemede biraz da buna kafa yoralım.
________________________________________
(1) Meriç Köyatası, “Trump atıp tutuyor ama ya Çin olmasaydı…”, 12Punto, 27 Nisan 2025. https://12punto.com.tr/yazarlar/meric-koyatasi/trump-atip-tutuyor-ama-ya-cin-olmasaydi-83474
(2) Çin Ulusal İstatistik Bürosu (NBS - National Bureau of Statistics of China): GSYH payı, istihdam ve kayıtlı işletme sayılarına ilişkin temel verileri sağlar. Devlet Sanayi ve Ticaret İdaresi (SAIC / SAMR): Özel mülkiyetteki şirketlerin kayıtları, sermaye yapıları ve ekonomideki ağırlıklarıyla ilgili düzenli veri yayınlar. Sanayi ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı (MIIT): Özellikle teknolojik yenilikler, Ar-Ge faaliyetleri ve patentlerin ne kadarının özel sektörden çıktığına dair verileri raporlar.
(3) Meriç Köyatası, “Yuan'ın önündeki engel Washington değil Pekin”, 12Punto, 3 Mayıs 2026.https://12punto.com.tr/yazarlar/meric-koyatasi/yuanin-onundeki-engel-washington-degil-pekin-137827
Çok Okunanlar
Altunç Kumova’nın savcılık ifadesi ortaya çıktı
Havalimanını su bastı, felaket havadan görüntülendi
Katılımevim ve Birevim sürecinde yeni dönem
Şanlıurfa’da borç anlaşmazlığı silahlı kavgaya dönüştü
AKP oylarını artırdı, Yeni Parti'deki düşüş dikkat çekti
Beşiktaş'tan Trossard’ın sakatlığıyla ilgili açıklama
Kadir İnanır'ın mirası ortaya çıktı
Ekonomide tehlikenin farkında mısınız?
Dünyada yeni bir döneme doğru
Aziz Yıldırım’dan Ali Koç’a sürpriz davet