Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,2686
Dolar
Arrow
42,7868
İngiliz Sterlini
Arrow
59,0859
Altın
Arrow
6944,2156
BIST
Arrow
10.729

Öncesi, sonrası, bugünü ile 24 Ocak ve 12 Eylül 1980

Dün takvimler 24 Ocak’ı gösteriyordu. 1993 yılında, Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz savunucusu, “Kalpaksız Kuvayı Milliyeci” Uğur Mumcu’nun kalleşçe katledişinin yıl dönümü idi. Saygıyla anıyorum. Huzurlarda uyusun. 

24 Ocak 1980… Sadece ekonomi tarihimizde değil, siyasi tarihimizde de önemli bir dönüm noktası… 1980 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Darbesi; 1947 Amerikan Emperyalizmine eklemlenen Türk ekonomisi ve siyasetinde emperyalist pranganın perçinlenmesidir. Filmi biraz geri saralım.

1945

İkinci Dünya Savaşı bitmiştir. Stalin’in Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazların kontrolünde söz sahibi olmayı talep etmesi üzerine, Türkiye Amerika ve Batı dünyasına entegre olur. Ordu ve meclisteki toprak ağaları tüccar ve siyasal İslamcıların da etkisiyle karşı devrim Atatürk’ün Aydınlanma Devrimlerine yönelik etkili hamleler yapar. Dönemin Cumhurbaşkanı İnönü, mecliste CHP grubunu (sonradan bir kısmı DP’yi kuracaktır) ve orduyu dizginleyemez. 

1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma yasası kadük hale getirilir. 1947 yılında Köy Enstitülerine öğretmen yetiştiren Yüksek Köy Enstitüsü, 1954’te de tüm köy enstitüleri kapatılır. 1947 ve 1948’de ABD’nin savaştan çıkan Avrupa’ya yapacağı askeri yardımlar (Truman Doktrini) ve ekonomik yardımlardan (Marshall Planına) pay alma isteği üzerine, ABD’nin şart koştuğu ekonomik programa dönülür. Türkiye, 1946 yılında hazırladığı Atatürk döneminin bağımsız karakterdeki kendi kaynaklarına dayalı planlı kalkınma ve sanayileşme planını çöpe atar. ABD’nin dayattığı tarıma ve karayollarına dayalı bir modele geçer.

1974- 1980

1974 yılında Başbakan Bülent Ecevit, ABD ile yapılan askeri anlaşmaları çöpe attı. Kıbrıs’ta Türklerin uğradığı soykırıma karşı askeri operasyon yaptı. Türkiye’ye silah ambargosu uygulandı. Hemen arkasından gelen petrol şoku ile Türkiye ödemeler dengesi krizine girdi. Ecevit, ABD’nin  haşhaş üretim yasağını kaldırdı. Ecevit iktidardan düştü, tekrar Demirel Başbakan oldu. ABD silah ambargosunu kaldırmadı, bunun üzerine Demirel Türkiye’deki bütün Amerikan üslerini kapattı. 

1978 yılına gelindiğinde Bülent Ecevit tekrar başbakandır.  Toprak Reformu yapmak için “Toprak İşleyenin Su Kullananın” sloganı Türkiye’nin dört bir yanında dağa taşa yazılır. 1978’de Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanacaktır. Devlet Planlama Teşkilatının başında da Bilsay Kuruç vardır. Tekrar Atatürk’ün ekonomi politikalarından esinlenerek,  1980’li yılların konjonktürüne uygun bir model geliştirilir. Özel sektörün ağır sanayi yatırımları için cüssesi yetmemektedir. O nedenle, girişimci devlet modeli ile ağır sanayi yatırımlarını devlet yapmalıdır. Ve devlet bunu yaparken aynı anda ihracatı da desteklemelidir. Yatırımlar için kaynakların devlet tarafından kullanılacak olması, özel sektörü fena halde kızdırır. Stokçuluk ve karaborsa hortlatılır. Dünya Bankası, OECD ve IMF,  1978 ve 1979 yıllarında birden çok Türkiye’ye gelir,  hükümete plandan vazgeçin çağırısı yapar. Bu çağırılar o dönem Dünya Bankası memurları olan Kemal Derviş ve Sherman Robinson imzalı, 1979 tarihli meşhur Derviş-Robinson Raporu olarak kayıtlara geçer.  Bu raporda yer alan görüşler, tamamen 24 Ocak 1980’de açıklanan kararlardır. 1979 yılı Ekim ayında boş bulunan 5 milletvekilliği için ara seçim yapılır. 5 milletvekilliğini de ana muhalefette bulunan Adalet Partisi kazanır. Başbakan Süleyman Demirel, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı da Turgut Özal’dır.

Güçlü bir devalüasyon yapılır. Dış ticarette serbestleşmeye geçilir. İşçi hakları kısıtlanır. Sıkı bir kemer sıkma programı devreye girer. Muhalefete düşen CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit uyarıda bulunur.

“Bu kararlar, uygulanabilmesi için Güney Amerika ülkelerindeki gibi askeri darbelere yol açar.”

Ecevit haklı çıkar ve 24 Ocak 1980, kararları nihayetinde 12 Eylül Askeri darbesi ile sonuçlanır. 

Türkiye’de zaten 1974’ten itibaren bir kontrgerilla-gladyo projesi olarak suni bir sağ – sol çatışmaları adı altında acı bir terör dönemi yaşatılır. Her gün sokak ortasında gençler, bilim insanları, aydınlar öldürülür. Kendisine sol örgüt süsü veren ayrılıkçı terör örgütü PKK kurulur. Terör, askeri darbe için büyük zemin yaratır. Askeri darbe öncesinde sıkıyönetim uygulanmasına rağmen bitirilmeyen terör, askeri darbe ile bir gecede sona erer. Bu da terörün kaynağının ne olduğunu açıklar. Zaten darbenin ertesi günü ABD’de söylenen söz şudur. “Bizim Çocuklar kazandı.”

1965’ten itibaren Sovyetler Birliği ile işbirliği yaparak ağır sanayi yatırımları yapan, IMF ve Dünya Bankasının karşı çıkmasına rağmen GAP’ı başlatan, Amerikan üslerini kapatan ve 1971 muhtırasına muhatap olan Süleyman Demirel, 24 Ocak kararlarını alır. Ama ABD için “Bizim Çocuk” değildir. 

1980 VE SONRASI 

Türkiye, 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe ile Amerika’nın kendisine biçtiği rolü tam anlamıyla yerine getirmeye başladı. Biçilen rol şudur:

Türkiye, sanayileşmesini tamamlamadan, dışa açık ekonomi politikaları ile bir taraftan yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan neoliberal ekonomiye eklemlendi, dış borcu, ekonomik, siyasal ve askeri bağımlılığı arttı, diğer taraftan da ABD’nin Yeşil Kuşak projesine uygun olarak siyasal İslamcıların önü açıldı. Atatürkçü eğitim sistemi iddiasıyla yola çıkıldı, uygulamada, yeni yorumlanan bir Türk İslam Sentezi, önce eğitim sistemini, 2000’li yıllardan itibaren de Türk siyasetini şekillendirdi. Siyasal İslam’ın güçlenmesi ve iktidara gelmesine zemin hazırladı. 

Darbeler ve sonrası oluşan iklimde, Atatürk’ün “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” sözü ile demokratik devrimlerin kaynağı “Hayatta En hakiki gerçek bilimdir” sözleri unutuldu. Süreç içerisinde bilimsel yaklaşım, yerini hurafelere ve dini yorumlara bıraktı.

Kısa bir süre sonra, yeni yorumlanan Türk İslam sentezinin, Atatürk’ün laiklik, devrimcilik ve devletçilik ilkelerini zedelemeye ve çarpıtmaya başladığını gördük. Nihayetinde 2000’li yıllardan itibaren Atatürk Milliyetçiliği kavramının içinin tamamen boşaltıldığını, etnik milliyetçilik yapanların bile Türklüğün ümmet kavramı içinde eritilip Türk kültürünün Araplaştırıldığına,CHP’nin eski genel başkanının Atatürk’e kefere diyen adamı kadın kontenjanından Parti Meclisine aldığına, sıkı Atatürkçü diye geçinen CHP’lilerin buna itiraz edemediğine tanık olduk. Yeni genel başkanın da ayrılıkçı Kürtlerin Eşit Yurttaşlık sloganını sahiplenip ulus devletin ve Lozan’ın tartışılmasına yeşil ışık yaktığını da hatırlatalım.

Atatürk’ün ekonomik bağımsızlık ve ekonomide kendi kaynaklarına dayanarak büyüme ilkeleri, zaten Karşı Devrimi yöneten emperyalizmin yok etmek istediği öncelikli hedeflerdi.24 Ocak kararları ile başlayan dışa açılma süreci, ihracatta olumlu gelişmelere neden oldu ama planlama yapılmadığı için, ekonominin ithalata bağımlılığını azaltmadı. Aksine ara malları ve yatırım malları ithalatına bağımlılık arttı. Ekonomi giderek daha fazla dış kaynağa bağımlı hale geldi. Türkiye, 1980 sonrasında rekabetçi ve ihracatı önceleyen dışa açılma politikası yerine iç pazarı teslim eden, ekonominin dışa bağımlılığını artıran ekonomi politikalarını sürdürmeye devam etti. Batı dünyasının ikinci dünya savaşından sonra, Türk ekonomisine biçtiği dış kaynağa bağımlı olma durumu, 24 Ocak ile birlikte daha da pekişti.

24 Ocak kararları ve 12 Eylül sonrası uygulamaları ile gelir dağılımında emekçi kesim ve tarım kesimi aleyhine önemli değişimler meydana geldi.

Prof. Dr. Korkut Boratav bu dönemi, “Sermayenin saldırı yılları” olarak tanımlar. Boratav’a göre, 1978/79 ortalaması olarak sanayide 100 olan reel ücretler, 1988 yılında tüketici fiyatlarına göre 67.5’e, sanayide ücretlerin payı da yüzde 37.2’den yüzde 15.4’e düştü. Aynı dönemde Tarım Ticaret Hadleri İndeksi 100’den 61.1’e geriledi. (Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2015 İmge Kitabevi S 181)

Ecevit haklıydı. Bu kadar vahşi bir reel ücret gerilemesi ve gelir transferi, ancak askeri rejimlerde yaşanabilir. AKP döneminde, gelir dağılımındaki bozulma çok daha şiddetlendi. Nüfusun yüzde 80’ine yakın bir kısmı yoksulluk sınırının altına düştü, orta sınıf kalmadı. 

2003 yılından itibaren AKP iktidarında Türk ekonomisinde dışa bağımlılık çok daha fazla arttı. 2003 yılına kadar dış açıklarımızın milli gelire oranı (cari açık/GSYH) binde 4’ler seviyesinde iken AKP döneminde bu açık on kat arttı. Yüzde 5’ler seviyesine çıktı. Tarımda ve sanayide dışa bağımlılık kronik hale geldi. Dış açıkların kronik hale gelirse, sadece ekonomik bağımlılık değil, siyasal ve askeri bağımlılık da beraberinde gelir. Bu da ülkenin beka sorunu olur.

Bugün geldiğimiz yer, tamamen dışa bağımlı bir ekonomik ve siyasal yapı. Sömürge valisi gibi davranan ve konuşan bir ABD Büyükelçisinin orkestra şefliğinde iktidardan muhalefete kadar geniş bir koro Lozan’ı tartışıyor. Cumhuriyetimizin, laik ve ulus devlet yapısı değiştirilmeye çalışılıyor. Bakmayın siz son bir hafta içinde ABD’nin Suriye’de PKK uzantısı PYD’ye sırt çevirmesine…BOP işliyor. Sadece ABD’nin öncelikleri ve takvimi değişmiş gibi duruyor.