Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Avrupa ve Türkiye: Bir 'has parti' tartışması

AB’nin veya başta ABD olmak üzere dünyadaki emperyalist devletlerin has dayanağı, bölgemizde, Türkiye mi? Kuşkulu. AB tekellerinin veya ABD devlerinin Türkiye’deki “has partisi” AKP mi? Pek değil. Türkiye’deki sermayenin “has partisi” kim peki? AKP mi?

Var mı öyle bir şey?

Sermayenin, ulusal ölçekte veya uluslararası ölçekte bir “has partisi” olur mu? Vazgeçemeyeceği,  “en sevdiğim” diyeceği ve adeta üzerine kapaklanacağı?

Yakınlarımıza bakalım.

Bulgaristan’a şaşıran oldu mu? Brüksel, Budapeşte’de aldığı mesafeyi, Sofya’da yitirdi. Bir “Rus yanlısı” olarak damgalanan Viktor Orban, iktidarı “AB’ci” Peter Magyar’a devretti. Tersi, Bulgaristan’da pazar gecesi yaşandı ve sandıktan Rusya yanlısı diye etiketlenen Rumen Redrov çıktı.

Ukrayna savaşının sürmesi için her şeyi yapan Avrupa’nın hesapları boş çıktı. Macaristan’da aldığı mesafeyi, Bulgaristan’da kaybetti. Ne kadar kaybetti, bilemiyoruz.

YUMURTALARIN HEPSİ TEK BİR SEPETE Mİ?

Türkiye’ye bakalım. Macaristan ile Türkiye’nin ortak bir paydası var gibi: İkisinde de sermaye rejimi egemen. Bulgaristan da öyle. Dolayısıyla Macaristan’daki ve Bulgaristan’daki seçim sonuçlarına bakarak bir meselenin altını çizebiliriz: Yöneten sınıf, hiç öyle yumurtaların hepsini tek bir sepete koymuyor. Tek bir partiye ve onun liderliğindeki bir koalisyona “kilitlenmiyor”, diğer olanakları yok saymıyor.

Eski bir tartışma aslında şu “sermayenin has partisi” kavramı. Sermaye, dönemin gereklerine göre bazı partileri, bürokrasileri, kültür kurumlarını, hatta askeri darbeleri destekleyebiliyor. O zaman sermayenin, hatta emperyalizmin has partisinden değil, has kadrolarından söz edebiliriz. Bu “has” kadrolar değişik partilere ve kurumlara dağılmış bulunuyor. Güncelliğin ve toplumsal krizin gereği neyse, o doğrultuda kullanılıyorlar. Kadrolar hazır çünkü...

Böyle bakınca AKP’nin tedirginliğini anlamak mümkün. Normal. Kendisinden kolayca vazgeçilebilir ve eziyet ettiği insanlar bir anda kendisinden hesap sorar hale gelebilir. Öyle olacağı da anlaşılıyor. Yaşam koşulları o kadar kötüleşti ki, bir iktidar değişimi kaçınılmaz. Almanya ile Türkiye’deki gıda fiyatlarını ve kiraları avro cinsinden karşılaştırmak bile tsunaminin yolda olduğunu ilan ediyor. Ama ne zaman?

AB başkentleri, ABD’nin aklı gidik başkanı ve kadroları, kısaca “düvel-i muazzama” nasıl tek bir partiye kilitlenmiyorsa, Türkiye’deki egemen sınıflar da tek bir partiye yapışıp kalmıyor. Sermayenin kadroları durum kötüleşince bir siyasal çözüm için mevcut yapıları zorlamaya başlıyor. Sermaye, bir dönem karşı olduğu siyasal kurumları bile ülke yönetimine getirmek için çalışabiliyor. Bu, askeri bir darbe olabilir, “sol” partili (Ecevit’li veya Erdal İnönü’lü hükümetler gibi) hükümetler olabilir... Darbede ve darbe öncesi sözde “sol” hükümet durumunda da sermaye her şeyi kaybetmektense itibar yitirmeyi göze alabilir, hatta maddi kayıpları sineye çekebilir.

Bu sadece Türkiye’de değil, Almanya Avrupası’nda da böyle.

Büyük sermaye tek bir “has partisi” üzerinden siyasete müdahele etmiyor. Sadık kadroları üzerinden sistem kurmaya ve kurduysa da korumaya çalışıyor. O kadrolar değişik partilere ve kurumlara yayılmış bulunuyor. Hepsi masanın devrilmesine hazırlanıyor, tetikte bekliyorlar.

Dolayısıyla, nasıl emperyalizmlerin has adamı, has partisi veya has devleti falan olmuyorsa, bağımlı ülkelerde de has partiler görev üstlenmiyor.

SOLDAKİ SAĞIN MARİFETİ

Yanıtını bilerek soralım: Türkiye’de emperyal başkentlerin gözdesi bir “has parti” var mı? Hani bütün yumurtaların istifleneceği tek bir “sepet” veya parti ve lideri var mı?

İnsanın aklına hemen AKP ve onun lideri gelebilir. 1980 öncesinde de Adalet Partisi gelirdi. Böyle bir adres yanıltıcıdır. AKP’den emperyalist merkezler ve Türkiye sermayesi, tekeller vs. gayet memnun. Ama vazgeçilmez değil AKP ve lideri...

Aslında eski bir tartışmadır, dedik. 12 Eylül’e gelirken “soldaki sağ” veya sola sızmış sağ (demokratlar), dönemin cinayetlerinden sorumlu MHP ile mücadele adına Adalet Partisi’ni “has parti”, MHP’yi ise tetikçi ilan etmişti. Sermayenin çok kadrolu bir yapıyı değişik kurumlara serpiştireceğini, krizde onları devreye sokacağını ve eski gözdesini kolayca harcayıvereceğini düşünmek istemiyordu dönemin solu. Galiba biraz da bunun etkisiyle 12 Eylül’le birlikte solun yerle bir edilmesi, halktan koparılması daha bir kolay oldu.

Sermayenin “has partisi” (Adalet Partisi) ve tetikçilerini (MHP) içeri alan bir iktidarın, kitlelerin desteğini kazanması hiç zor olmamıştı. Dönemin “demokratları”, sermayeyle doğrudan karşılaşmamak, onun bazı kesimlerini kazanmak için bahaneler üretmişler ve darbeyi en zayıf yerlerinden almışlardı. Ama bu sadece Türkiye’de böyle değildi. Asıl plan Avrupa’da sergilenmişti. Orada öyle olduğu için bizde de öyleydi.

Ortada bir “has parti” falan yok. AKP de sermayenin has partisi değil yani. Sermaye ondan kolayca vazgeçebilir. CHP-DEM çizgisinin bile bundan emin olduğu anlaşılıyor. O nedenle siyaset adına “biz daha iyi hizmet veririz” mesajları yayımlıyorlar.

İslamcı iktidar büyük bir tedirginlik içinde. Kendisinden vazgeçilmemesi için, has parti muamelesi görmek için çok çaba harcıyor ve krizin daha da derinleşmesi halinde günah keçisi ilan edileceğinin de farkında. Yabancı sermayeye olağanüstü kolaylıklar sağlaması boşuna değil. Mesajı, “Bizi bitirirseniz, çökertirseniz, sizin buradaki sermayeniz de güme gider!” şeklinde. Gizli mesaj, diyelim hadi.  

Bir karşılaştırmayla bitirelim.

Bilenler, Viktor Orban’ın, yanında yetişen Peter Magyar’ı seçim sürecinde pek fazla hırpalamadığına dikkat çekiyor. Gerçekten de Türkiye’deki engellemelere, parti yasaklamalara falan Macaristan’da pek rastlamadık. Ayrıca Orban’ın seçim sonucunu kolayca kabullenmesi de var. Demokratlığından mı? Orban, “has parti” olmadığını biliyordu demek ki. Peter Magyar’dan iktidarı tekrar devralabileceğini düşünen bir Orban, bunu devlet içindeki kadrolarının yardımıyla yapacaktır.

Türkiye’de AKP ve liderinin karşısına yakınlarından birilerini mi düşünüyorlar? Orban-Magyar ikilisinin gölgesi Erdoğan-Ahmet Davutoğlu olmayacak, anladık, peki iktidarı Erdoğan’dan kim devralacak? İmamoğlu veya Yavaş mı? Özel mi?

Sermayenin has partisi olmuyor. Vazgeçilmez has kurumları da olmuyor. Ama has kadroları oluyor ve bunlar toplumsal dokuya yayılıyor.

Berlin’in baskısı altındaki Brüksel’in kriz daha da derinleşirse AKP’den vazgeçmeyeceğinin garantisi yok. Avrupa’ya taşmaya hazır milyonlarca mültecinin Türkiye’ye kapatılmış, bekçi olarak AKP’nin kullanılıyor olmasına rağmen böyle bu.