Çok ciddi bir yara mı, yoksa emperyalizmin içerideki militanlarının bulduğu bir çare mi?
Önce sosyal medyadaki bir “içeriğe” dikkat çekelim, derdimizi daha iyi anlatabilmek için: “İktisatçı Ömer Rıfat Gencal’ın hesaplamasına göre, 2024 başından itibaren Türkiye’ye giren yaklaşık 20 milyar dolarlık carry trade sermayesi, 2.25 yılda dolar bazında reel yüzde 66 getiri sağladı. Bunun Türkiye’ye maliyeti yaklaşık 13 milyar dolar.”
İyi mi?
İyi.
Kuşkusuz yoksul halkımız için iyi değil.
Fakat bir yöntem bu.
Bir yol.
Nasıl mı?
Önce şu “Carry Trade” denilen sistemin ne olduğunu kısaca hatırlayalım ve ona ekleyelim: Bu yol, uygulamada, büyük siyasetin küçük bir parçasıdır.
“Carry Trade”, çok kabaca şu: Düşük faizli bir ülkedeki banka sisteminden yüklü miktarda kredi alırsınız veya elinizde kaynağı sorunlu bir para vardır, siz bunu yüksek faizli bir başka ülkenin (diyelim Türkiye'nin) para birimine yatırırsınız ve böylece iki ülke arasındaki faiz oranları farkından -yatırdığınız para miktarına göre- belki de milyarlar kazanırsınız. Üstelik bir veya iki yılda. Burada reel ekonomiye giren pek bir şey yoktur. Ayrıca bu sayede epey bir kara para yıkama şansı da elde edebilirsiniz. Türkiye gibi ülkeler, bu yolla acil ihtiyaç duyduğu döviz girişini garantiye aldığını düşünür ve korkunç bir değer akışı sağlar dışarıya.
Tabii başka benzer değer akışı (kaçışı) ve yöntemleri de var.
Neden?
Bu yaranın, bu kanın er ya da geç bu yüksek faizli ülke (diyelim Türkiye) ekonomisini ve hatta sosyo-ekonomik sistemini tümüyle çökerteceğini iktidardakiler bilmez mi? Örneğin Ankara'daki iktidar ve onun ekonomideki teknisyenleri, bu işin bir sonu olmadığını bilmez mi?
Bilir.
Fakat onlar, son tahlilde, John Maynard Keynes gibi düşünür: Uzun vadede bu sistem çökebilir, mümkündür, ancak “uzun vadede hepimiz ölüyüz”.
Öyle bakarlar.
Yine de sistemin kısa vadede bir çöküş yaşamaması için, bu yoldan vazgeçmezler. Vazgeçemezler.
Neden mi?
Çünkü sisteme ve emperyalist merkezlere böyle bağlanarak, dışarıya bu tür bir değer akışı sağlayarak, iktidarlarını/kârlarını, kendi kısa ömürleri çerçevesinde garantiye aldıklarını düşünürler. Kısa vadeyi aşan bir ufukları yoktur. “Köşeyi dönmek”, bu anlamda doğru bir ifadedir. Kısa vadede köşeyi dönebileceklerini ve bu kısa vade içinde mevcut acımasız sistemin çökmemesini böylesi haraçlarla garantiye alabileceklerini düşünürler.
HARAÇ DÜZENİNİN ASIL ANLAMI
Girişteki örneği hatırlayalım ve dünya emperyalist sistemine korkunç bir değer akışı “hizmeti veren” Türkiye'yi ele alalım. Egemenler, yabancı sermayeyi ne kadar büyük tutarları bu tür “kısa vadede büyük kâr” hesabıyla yüksek faizli görece az gelişmiş ülkeye bağlayabilirlerse, sistemin bekasını o kadar rahat garantiye alabileceklerini düşünüyorlar: “Biz çökersek, onların da milyarları batar!” kolaycılığından hareket ediyorlar.
Etmiyorlar mı?
“O kadar da basit değil” mi?
O kadar basit aslında.
Kaldı ki, bu sadece döviz ve mali sermaye giriş-çıkışlarıyla sınırlı değildir. Becerebilirlerse, reel ekonomiye de şirket devirleri vs. üzerinden “doğrudan sermaye” yatırımları için kolaylıklar sağlarlar. Komisyonlar, ortaklıklar alırlar. Devleti satarlar.
Bütün bu milyarlık “yatırımların” anlamı şudur: Bunlar sayesinde ülkedeki soygun rejimi, emperyal merkezlerin çökertme operasyonlarına konu olmayacaktır. Herhangi bir nedenle ülkenin çökertilmesi, dışarıdan gelen ve ülkenin kanını iliğini sömürerek tekrar dışarıya çıkan sermayenin batması demektir; böyle düşünürler. Yani...
Yani, bizdeki ekonomik soygun rejminin dışarıdaki sermaye çevrelerince mümkün olduğu kadar -haraçlar aktıkça- garantiye alınması gerekiyor. Yolları bu.
Ancak kusura bakılmasın: Bu hesap sadece AKP iktidarının kafasında yatmıyor. Düzen muhalefeti de bundan daha farklı düşünmüyor. Düşünemiyor.
Türkiye'den akan kanın/zenginliğin muhaliflerin iktidara gelmesiyle birlikte kesilmeyeceğini “Biz bu sistemi daha iyi yönetiriz!” diyerek ilan etmiyorlar mı? Toplu bir kamulaştırma hamlesi yapılacağını müjdeleyen herhangi bir düzen muhalifini duyan var mı?
Bazen kitlelerin gazını almak için ağızlarından bir şeyler kaçırmak zorunda kalıyorlar. Söylediklerini yapacaklarına inanan var mı?
Keynes'in ünlü sözünün, çoktan geçersizleştiğini eklemek zorundayız: Artık kısa vadede hepimiz ölüyüz. Sistem, bu.
Ayrıca dünyada öylesine karşılıksız ve olağanüstü boyutlarda bir mali sermaye var ki, bir yerlerde birazı battığında pek öyle üzülmezler. Gerçi, Arjantin örneğinde olduğu gibi, arkasını da bırakmazlar. Ancak o sermaye batacak gibi olduğunda da sistem devam eder. Çünkü batırdıkları sermaye tehlikeye düştüğünde (misal: AKP), yeni sistemi pek iyi yönetemez olduğunda, “majestelerinin sadık muhalefetinin” atlarına binmekten çekinmezler.
Halklar bu acımasızlığa dur deyinceye kadar bu kan aktarımı, bu haraç rejimi sürer gider.
Elbette sonsuza kadar değil.
AKP rejiminin ve onun oyun arkadaşı “NATO'cu sadık muhalefetin” tüm özeti bu.
Tutar mı?
Biz sadece insanlık tarihinin, itiraz ve isyanların da tarihi olduğunu hatırlayalım, yeter.
Çok Okunanlar
Orta Doğu'nun en yüksek köprüsü vuruldu
Yeni resmi tatil geliyor
Ekspertiz incelemesinde ortaya çıktı: İki araç birleştirilmiş!
Gürcistan'da düşen C-130 uçağı ile ilgili açıklama geldi
Özgür Özel'in ara seçim çağrısına DEM Parti'den olumsuz yanıt
Dilek İmamoğlu'nun kardeşi Ali Kaya hakkında karar verildi
Ünlü peynir markasında büyük hile tespit edildi!
TEM'de otomobil devrilen tır dorsesinin altında kaldı
Fransa ve UNESCO da 'Konstantinopolis Patriği' dedi!..
'Bizi batırırsanız, sizin de paranız batar!' Öyle mi?