Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,3263
Dolar
Arrow
44,5752
İngiliz Sterlini
Arrow
59,3018
Altın
Arrow
6305,8194
BIST
Arrow
10.729

Yanıtlanmayan üç soru ve çürümeyen ne?

Hayat karşımıza, yanıtını kolayca verebileceğimiz, ama muhataplarının nedense açıkça yanıtlamaktan kaçındığı sorular çıkarıyor.

Türkiye, böyle sorularla dolu. Dopdolu hatta...

İlk ikisi yönetenleri ve/veya sermayeyi, en doğrusu da “müstebitleri” doğrudan ilgilendiren, üçüncüsü de “bizim içimizdeki” bir soru.

GÜVENLİK BÜROKRASİSİNDEN KUŞKU

Bir: Teğmenleri neden tasfiye edemediler?

30 Ağustos 2024’te Kara Harp Okulu mezunu teğmenlerin kılıç çatıp “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını atmaları ve “Subay Andı”nı okumasına bir tepki gösterdi AKP iktidarı. Tepki? Dönem birincisi Teğmen Ebru Eroğlu ve dört teğmen TSK’dan ihraç edildi. Bazıları orduya dönüyor falan.

İyi de ne oluyor? Birkaç en parlak (ve elbette temiz) isim dışında neden kimseyi tasfiye edemediler?

Neden bütün bir dönemi ve hatta öncesini “temizleyemediler”?

Buna kimse yanıt vermiyor. Veremiyor. Ama galiba herkes yanıtını biliyor.

Neredeyse çeyrek asırlık istibdat rejimine rağmen, bir AKP devleti henüz tamamen kurulamadığı için mi, İslamcı yönetim güvenlik bürokrasisi içinde ve derinlerde nelerin kaynadığını bir türlü tam olarak saptayamadığı için mi, yoksa bu teğmenler ve temsil ettikleri duyarlılık devletin en önemli kilit noktalarında hâlâ varlığını ve hatta ağırlığını koruduğu için mi?

27 Mayıs sonrasında, Talat Aydemir vakasında, 12 Mart ve 12 Eylül’de yapılanları, o büyük askeri personel tasfiyelerini, böyle bir duruma rağmen neden yineleme cüreti gösteremiyorlar?

Bu sorunun yanıtı biliniyor, ama kimse, düzen muhalefeti dahil, dillendirmiyor?

İsmet İnönü’nün kendisini sevdiklerini söyleyen gencecik Sarp Kuray’a, Osmanlı biterken “Padişahım çok yaşa!” diyen kendi kuşağının aslında neler düşündüğünü hatırlatması gibi... En önemli kurumdan, hiç emin değiller mi? Nasıl bir korku bu?

DP dönemini solda sıfır bırakan bir istibdat rejiminin sahiplerini korkutan ne olmalı?

YARGI BÜROKRASİSİNDEN KUŞKU

İki: Asıl önemlisi, hukukun tamamen ayaklar altına alındığı bir ülkede, uygulamalar için neden ısrarla belli hâkim ve savcılara ihtiyaç duyuluyor? Yargı sisteminde, o büyük bürokratik yapı içinde biriken bir tepki mi gözlüyorlar?  

Neden sadece belli isimler hukukun tüm temel kavramlarını ayaklar altına alan kararları imzalıyor?

Yargıyı “kendi adamlarıyla doldurmalarına rağmen” tamamen ele geçiremedikleri için mi acaba bu çaresizlik?

BU DA “İÇİMİZDEKİ” SORU

Üç: Türkiye devrimci hareketinde yarım asrı aşan bir kırılma anını Oğuzhan Müftüoğlu tekrar gündeme getirdi. Ertuğrul Kürkçü’nün, 30 Mart 1972’de tüm arkadaşlarının katledildiği operasyondan sağ çıkması ve sonrasında da mahkemelerdeki siyasi tutumuyla ilgili Oğuzhan Müftüoğlu’nun eleştirel açıklamaları sahneyi biraz karıştırdı. Ortaya bir soru çıktı.

Bu, içimizdeki, yani solumuzun, sosyalistlerimizin içindeki bir soru ve galiba hesaplaşmadır.

İyi de, neden şimdi? Neden o katliamın 54’üncü yılına birkaç gün kala?

Müftüoğlu, bir kesim adına bir başka kesimle araya bu kadar açık bir mesafe koyma gereğini neden duymuş olabilir? Böylesine deneyimli bir ismin, hangi sonuçlara yol açacağını düşünmeden bu tür “hatırlama ve hatırlatmalarda” bulunabileceğine herhalde kimse inanmaz.

Arada başka bir şey var. Ama ne var? Ertuğrul Kürkçü’nün insanın içini burkan sağcılığına, liberallerle ve Amerikancı Kürt siyasetiyle sembiotik ilişkisine karşı bugün böyle bir itiraz iskelesi oluşturmanın arka planında başka şeyler olmalı. Başka çelişkiler ve mutlaka gerekli olduğu düşünülen yol ayrımları...

Bunlar neler?

YANIT DEĞİL SORU ÖNEMLİ

İran’a saldırı, Türkiye’nin yakın komşularının ateşe verilmesi, mevcut sınırların domino taşları gibi dökülmesi, bölgedeki bütün fay hatlarının kırılacağının anlaşılması, birçok soruyu tetikliyor.

Çökertilmesine karar verilmiş devletlerin en önemlisi, Türkiye, büyük denklemin veya bu kaotik düğümün merkezinde yer alıyor. Kilit ülkeyiz. İran’da beceremezlerse, ki öyle görünüyor, Türkiye’den deneyecekler. Tsunami kapıda yani.  

Her şeyin çürüdüğünü biz söylüyoruz.

Ama Hamlet’in açısından farklı bir çıkış da gizli bu ateş çemberinde: “Danimarka devletinde çürüyen bir şeyler var” (Something is rotten in the state of Denmark) dedirtmişti ya Shakespeare ilk perdede Hamlet’e...

Biz tam tersinden hareket etmek ve “Türkiye’de galiba çürümeyen bir şeyler var!” demek durumundayız.

İyi de neredeler?

Bilemiyoruz, ama müstebitler de bilmiyor. Galiba bu yüzden çok korkuyorlar.

Üzerimize gelen tsunaminin “önkorkusu” olabilir mi?