Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,8452
Dolar
Arrow
43,9436
İngiliz Sterlini
Arrow
58,9371
Altın
Arrow
7021,2579
BIST
Arrow
10.729

Başkent'te yaya olmak...

Ben bir Ankaralıyım, 43 yıllık hayatımın sadece 6 yılını Ankara’dan uzakta geçirdim. Sade ve onurlu yapısıyla karşımızda duran Anıtkabir’in yanı başında bir ilk okulda okudum her sabah Andımızı…

Hititler’den Doğu Roma’ya, Selçuklular’dan Ahi’lere tarih boyu sahnede yer alan Ankara’yı “bizim Ankaramız” yapan, onu tarihe yeniden taşıyan Atamızın kararıydı ve Ankara Cumhuriyet’in sembolü olarak nefes aldı, nefes aldırdı. Ankara’da yaşamak bu onuru da taşımaktı.

Ankara’nın yurda yaydığı ışıktan trafik ışıklarına doğru ilerliyorum bugün. Anıtkabir etrafında kırmızı ışığa denk gelenler bilir,trafik ışığında beliren ay yıldızı...

O kavşaklarda kırmızı ışıkta beklemek, bayrağa, Ata’ya saygıya dönüşür; yeşil yanmasın, kırmızı sürsün isterim.

Gözümü ayırmadan selamlarım hem bayrağı hem de kırmızı ışıkta Cumhuriyet’i selamlamaya imkan tanıyan aklı. 

Şehrin nefes aldığını hissederim her seferinde; aynı yolda, aynı ışıkla, aynı gururla...

Anıtkabir bölgesinde kırmızı ışığı saygı duruşuna dönüştüren bu aklı ve uygulayıcıları alkışlarken, aynı Ankara’da Cumhuriyet’in başkentine yakışmayan herhangi bir durumda da bazen söylenmekle kalır, bazen de bugünkü gibi yazarım... 

Bir Kasım akşamı, Ankara’nın merkezinde, Kızılay’da şehrin nefessiz kaldığını hissetim ve sitem ile doldu içim, sorular sormaya başladım.

Üniversite yıllarında arşınladığımız o kaldırımlardan uzun süredir geçmeyip şehrin merkezinden ve yaya güzergahlarından epeyce uzak kalan kendim de dahil, şehrin tüm sakinlerine…

Atatürk Bulvar’ı üzerinde yer alan esnafa, çiçekçilere, iş insanlarına, oradan geçip benim sorduğum soruyu sormayanlara... 

Bir misafir gözüyle bakınca, Kızılay’da bir üst geçitte, şehre dışarıdan gelen herhangi bir yabancıdan bir Ankaralı olarak utandım, şehrin sakinleri adına…

Başkentin orta yeri, bir yaya olarak uzun yıllar uzak kalmışsam da şehrin kalbinin attığı yerdi. Bu kadar uzaktan bakınca daha mı net görünüyordu yoksa resim?

Atatürk Bulvarı’nın üstünden Güvenpark’a uzanan tüp geçit, yapıldığı tarihteki kadar uzaktı estetikten…

En az bir köprü altı kadar bakımsız, belki bir köprü altından bile soğuktu. Ne bir nostalji, ne bir sıcaklık, ne de şehre dair bir kimlik belirtisi…

Karanfil’den, Konur’a şehrin ruhunu besleyen sanat galerileri kapanıp Kızılay’ın işlek sokakları yeni nesil kafelerle dolarken, tüm şehrin içinden geçtiği bu geçide sanki hiçbir göz değmemişti. 

Yeni bir heykel görmeyi beklerken Kızılay sokaklarında, sadece fonksiyondan ibaret olan ve insanın görsel hafızasını hiçe sayan bir anlayışı hissettim attığım her adımda.

Yıllar Kızılay’dan neleri almış, yerine neler bırakmıştı...

Aynalı, camlı, gökdelenler sıra sıra dizilirken Ankara’ya ve hatta Kızılay’ın da ortasına; Kızılay, otobüs kapılarının kapanmasına imkan tanımayan kalabalığıyla, köhne bir kadere terkedilmiş gibiydi.  

Tıpkı Ankara gibi bir değerin sembolüydü oysa. Sosyal dayanışma gelirdi “KIZILAY” denince akıllara. 

Artık otobüslerin üzerlerinde yazmasa da hala tüm şehri birbirine bağlayan durakların merkezi: Kızılay

Bilmem ki, her gün o tüp geçitten geçenler de aynı şekilde düşündü; yürüdüğü yolun adını, ruhunu, estetiğini sorguladı mı? Yoksa bunun için Avrupa’ya, Asya’ya ya da bir başka coğrafyaya zihinsel bir yolculuk yapmak daha mı kolaydı? 

Bilmem ki, 20 yılda tüp geçit neden Cumhuriyet’in Ankarası’na, Ankara’nın Kızılay’ına, Atatürk Bulvarı’nın üstüne yakışır bir hal alamadı?Kim engel oldu, kim erteledi, kim unuttu...

Bir daha yaya olarak ne zaman geçerim aynı yerden bilmem ama Kızılay’ın ve Ankara’yı yaşayanların onurunu kim unuttu sormadan geçemem. 

Soruyorum o zaman:

Camdan plazalarla göklere uzanan ekonomide Ankara’da yaya olmanın, Ankara’da yürümenin vergisini kimler ödüyor? 

Yaya geçidi çizilmiş ama yanı başına bir trafik ışığı konulamamış Cinnah Caddesi’nde karşıdan karşıya nasıl geçiliyor?

Bir yayanın hakkı, nasıl oluyor da sürücülerin hızına ve insafına bırakılıyor?

Uzun süreler beklenip sonunda ard arda gelen iki otobüste de yer yoksa, ve üçüncüsüne binince nefes alınamıyorsa bu şehirde kimler yol alıyor? Kimler yaya kalıyor?

Türkiye’nin Başkenti’nde, Başkent’in kalbinde Kızılay’da 7 Kasım’da bir akşam üstü yaşadığım ve yazmadan duramadığım bu durum neyi resmediyor? İnsana saygıya, şehre saygıya dair ne söylüyor?

Pardon, yanlış durakta inmişim!

“Ankara’da Yaya Olmak ve Toplu Taşımada Nefes Alabilmek” Dairesi’ne kim bakıyor? 

Ve kimler bakıyor şehrin estetiğe…