Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
37,3497
Dolar
Arrow
43,7574
İngiliz Sterlini
Arrow
55,5755
Altın
Arrow
7051,1349
BIST
Arrow
10.729

Asrın felaketi değil, asrın ihmali!

Türkiye’de, takvimler 6 Şubat 2023’ü gösterdiğinde, gün ağarmadan zaman durdu. Toprak bir anda sarsıldı; Kahramanmaraş merkezli deprem, yalnızca binaları değil, toplumun güven duygusunu da yıktı. 11 ili derinden etkileyen bu büyük felaket, 14 milyon insanın yaşamını altüst etti; 53 binden fazla can kaybı ve 107 bini aşkın yaralıyla ağır bir toplumsal bedel bıraktı. Geride kalanlar ise yerini yurdunu bırakıp göç ettiler.

Bu ağır bilanço, sık sık ‘asrın felaketi’ olarak adlandırılsa da yalnızca teknik veya idari bir başarısızlıkla açıklanamayacak kadar derin bir yapısal ve sistemik kırılmayı ortaya koymaktadır. Yaşanan trajedi, salt sismik-tektonik bir olay olarak değerlendirilmemeli; aynı zamanda Türkiye’nin yönetsel-kurumsal kapasitesi ve sorumluluk anlayışı üzerine düşünmeyi gerektiren bir durum olarak okunmalıdır. 

Geçen süreye rağmen hâlâ sormamız gereken temel soru şudur: Karşı karşıya olduğumuz olay gerçekten bir ‘doğa felaketi’ mi, yoksa uzun yıllar boyunca biriken yönetsel, toplumsal ve ahlaksal zaafların görünür hâle gelmiş bir sonucu mudur? Erzincan’dan Gölcük’e, Van’dan İzmir’e kadar bu coğrafya bize tek bir şeyi haykırıyor: Bu topraklarda deprem bir istisna değil, reel ve yapısal bir gerçekliktir. Fakat bu tarihsel deneyime rağmen, her depremde sanki ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi bir şaşkınlık ve ‘kader’ söylemiyle sarmalanmış bir savunma mekanizması devreye giriyor. Oysa fay hatları doğaldır; ancak o fayların üzerine nasıl bir kent inşa ettiğiniz tamamen politik tercihten ibarettir.

Ulrich Beck, ‘Risk Toplumu’ kavramını ortaya atarken modern dünyanın tehlikelerinin artık ‘kader’ değil, insan eliyle üretilen sonuçlar olduğunu söyler. 6 Şubat depremi, bu tezin Türkiye’deki en acı doğrulamasıydı. Yaşadığımız yıkım, yalnızca yer kabuğunun değil; on yıllardır süren plansız kentleşmenin, siyasi tercihlerle dağıtılan imar aflarının ve ‘idare eder’ mantığıyla yönetilen şehirlerin enkazıydı. Deprem, böylece doğanın sürprizi olmaktan çıktı; toplumsal eşitsizliklerin kaçınılmaz faturası hâline geldi.

Bunu en iyi anlatanlar ise belki de sosyal bilimcilerden önce romancılardı. Yaşar Kemal’in dünyasında doğa serttir ama öldüren, insanı korumasız bırakan düzendir. Orhan Kemal’in kenar mahallelerinde felaket bir gecede ortaya çıkmaz; yoksulluğun içine sızarak birikir. Bugün de tablo farklı değil. David Harvey’in dediği gibi kentler, sermayenin krizlerini gömdüğü alanlara dönüşürken; Mike Davis’in uyardığı üzere yoksullar bu krizlerin tam ortasına, en dayanıksız binalara yerleştirildi. Kimin hayatta kaldığı, kimin enkaz altında kaldığı; doğanın adaletine değil, sınıfsal ve mekânsal tercihlere bağlıydı.

Türkiye’de deprem riski, uzun süredir bilimsel ilkelere dayalı bütüncül planlama yerine imar afları ve kısa vadeli uygulamalarla ele alınmakta; bu yaklaşımın yarattığı yapısal sonuçlar giderek daha ağır bir toplumsal maliyet üretmektedir. Deprem tehlikesinin yüksek olduğu İstanbul ve İzmir gibi metropoller, 6 Şubat 2023 depremlerinin ortaya koyduğu dersleri henüz kurumsal ve yönetsel düzeyde yeterince içselleştirebilmiş görünmemektedir. Ülkemizde merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki kutuplaşma ve siyasal gerilimler, kentsel dönüşüm süreçlerini yönetsel açıdan karmaşıklaştırmakta ve geciktirmekte; bu durum, kentsel kırılganlıkları ve mevcut yapısal zafiyetleri daha da görünür hâle getirmektedir.

6 Şubat depremleri sonrasında enkaz alanlarında ortaya çıkan bekleyiş pratikleri, afetin yalnızca fiziksel yıkımla sınırlı olmayan çok boyutlu bir yönetişim krizine işaret ettiğini göstermiştir. Enkazdan gelen sesler, bireysel kurtarılma beklentilerinin ötesinde; kamusal müdahale kapasitesinin eşiklerini, kurumsal koordinasyonun işleyişini ve afet yönetimindeki yapısal aksaklıkları görünür kılan ampirik göstergeler olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle afet deneyimi, devletin hazırlık, müdahale ve organizasyon süreçlerinin eşzamanlı biçimde sınandığı eleştirel bir kesit sunmaktadır.

Türkiye’de deprem riski artık bir olasılık değil, her an karşılaşabileceğimiz bir gerçekliktir. Ama gelinen noktada hâlâ bütüncül, bilim temelli ve eşgüdümlü bir kamusal politika üretememek, sadece teknik bir eksiklik değil; aynı zamanda toplumsal güvenin, kamusal sorumluluğun ve yönetsel kapasitenin de sınandığı bir durumdur. Japonya’nın uyguladığı ‘risk odaklı sürekli yönetim’ yaklaşımı gösteriyor ki, doğru adımlar yalnızca teknik kapasiteyle değil; hukuki ve mali bağlayıcılığı olan, toplumsal güveni güçlendiren bir anlayışla atılabilir.

Kentlerimizin “Deprem Master Planları”, artık akademik raflarda bekleyen dokümanlar olmaktan çıkmalıdır. Siyasal konjonktürden bağımsız, bu planlar güncellenmeli; uygulanabilir ve denetlenebilir bir çerçeveye dönüşmelidir. Kentsel dirençlilik bir seçim vaadi değil; yaşam hakkını koruyan, ertelenemez bir kamusal sorumluluktur. 

6 Şubat bu bağlamda bir dönüm noktası olarak görülmelidir. Kentlerimizi daha dirençli hâle getirmek, bilimsel veriyi siyasetin önüne koymak ve mekânsal adaleti sağlamak, sadece binaların değil, toplumsal güvenin de korunmasını mümkün kılar. Bugün yapılması gereken, felaketin ardından ağıt yakmak değil; geleceği planlamak, riskleri önceden görmek ve sorumluluk almak olmalıdır. Doğa kendi seyrinde devam eder, ancak ihmalin sonuçları önlenebilir adımlarla azaltılabilir; yeter ki, dersleri doğru şekilde uygulayabilelim.