Chiapas’tan Paris’e: Yeni bir yaşam ve siyaset arayışı
“Bize tarih diye yeni bir yalan daha satıldı. Umudun yenilgiye uğradığı yalanı, haysiyetin yenildiği yalanı, insanlığın sona erdiği yalanı.”
-Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu, İnsanlık ve Neoliberalizme Karşı İlk Kıtalararası Bildiri- Ocak 1996
Fransa’da lise öğrencilerinin başlattığı protestolar neden büyüyor? Paris’ten Avrupa’nın farklı kentlerine yayılan eylemler, derinleşen toplumsal huzursuzluğun ve mevcut düzene yönelik hoşnutsuzluğun göstergesi mi? Bu öfkeyi besleyen ekonomik, siyasal ve sosyolojik dinamikler nelerdir? Küresel ölçekte yoksul Güney’in iticiliği ile zengin Kuzey’in çekiciliği arasındaki ilişki değişiyor mu? Gençlerin sokaklara taşan tepkileri, yeni toplumsal ve siyasal arayışlarda yeni bir hat oluşturur mu?
Dünyanın farklı bölgelerinde barışçıl protestolardan ‘sivil itaatsizlik’ eylemlerine uzanan toplumsal hareketler, ekonomik ve siyasal düzene yönelik itirazları görünür kılıyor. Hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı, toplumlarda biriken hoşnutsuzluğu derinleştiriyor. Kent meydanları, daha adil ve insanca bir yaşam talebinin dile getirildiği alanlara dönüşüyor. Ancak ana akım medya, bu hareketlerin toplumsal nedenleri ve talepleri yerine çoğu zaman sadece şiddet görüntülerine odaklanarak tablonun bütününü gözden kaçırıyor.
‘Tarihin Sonu’ Söylemi ve Neoliberal Dönüşüm
Bir dönem ideolojilerin sona erdiği, tarihin sonuna ulaşıldığı ve kapitalist küreselleşmenin kesin zafer kazandığı ileri sürülüyordu. Alternatif bir ekonomik ve toplumsal düzenin mümkün olmadığı düşüncesi, Avrupa’da merkez siyasetin yönelimlerini de etkiledi. Avrupa Birliğinin (AB) güçlü ekonomileri Fransa, İngiltere ve Almanya’da farklı siyasal söylemlere rağmen “piyasa” merkezli politikalar önemli ölçüde varlığını sürdürdü. Büyük gerileme böyle başladı.
Margaret Thatcher, Tony Blair ve Angela Merkel’in farklı siyasal çizgileri, belirli dönemlerde piyasa odaklı ekonomi politikalarında kesişti. Bu dönüşümün toplumsal maliyetleri zamanla belirginleşti. Gelir ve servet eşitsizlikleri derinleşti, refah devletinin koruyucu işlevleri zayıfladı ve yaşamın farklı alanlarında güvencesizlik yaygınlaştı. Merkez siyasete duyulan güven aşınırken yabancı düşmanlığına ve dışlayıcı milliyetçiliğe dayanan radikal sağ popülist hareketler güç kazandı. Avrupa’da merkez siyaset, bu yükseliş karşısında etkili bir toplumsal ve siyasal alternatif geliştirme arayışında çare arıyor. Dijital platformlar üzerinde ekonomik ve siyasal güç sahibi milyarderlerin bazı radikal sağ hareketlere verdiği destek de bu dönüşümün önemli boyutlarından biri.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da güçlenen refah devleti; eğitim, sağlık, emeklilik ve işsizlik sigortası gibi mekanizmalarla toplumsal güvence sağladı. Sanayi üretiminin ve düzenli istihdamın genişlemesi, ekonomik büyümenin toplumsal refaha katkıda bulunmasını destekledi. Ancak sonraki dönemde üretim yapısındaki dönüşüm, özelleştirmeler ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması bu kazanımlar üzerinde baskı oluşturdu.
Fordist üretim modelinden post-Fordist üretim ve istihdam biçimlerine geçişle birlikte iş güvencesi zayıfladı, çalışma ilişkileri esnekleşti ve prekaryalaşma yaygınlaştı. Sendikal örgütlenmenin gerilemesi ve toplu pazarlık gücünün zayıflaması, ekonomik krizlerin maliyetlerinin çalışanlara aktarılmasını kolaylaştırdı. Böylece üretim ve servet artışına rağmen toplumsal kesimler arasındaki eşitsizlikler derinleşti.
1990’ların sonlarından itibaren yükselen “alternatif küreselleşme hareketleri”, bu dönüşüme yönelik itirazları uluslararası ölçekte görünür kıldı. Bu hareketler, küreselleşmenin yarattığı zenginliğin eşit paylaşılmadığını, ekonomik gücün ve siyasal karar alma süreçlerinin dar çevrelerde yoğunlaştığını savundu. Küreselleşmeye yönelik temel eleştiri, küresel bağların varlığından çok, elde edilen kazancın adaletsiz bölüşümüne ve toplumsal yükün geniş kitlelere bindirilmesine dayanmaktadır. Bu doğrultuda eşitsizlikle savaşım; yüksek gelirlerin adil vergilendirilmesini, nitelikli eğitimi, çalışanların yönetime katılımını ve göçün sınırlandırılmasını içermektedir. Tüm bu istemler, özünde toplumların dengeli, güçlü ve bölüşümde adil bir düzen arayışını yansıtmaktadır.
Arap Baharı, Gezi ve Sarı Yelekliler: Adil Bir Dünya Arayışı
2008 küresel ekonomik krizi, işsizliği ve geçim sıkıntısını artırırken toplumsal güvencesizlikleri de derinleştirdi. Krizin maliyetini üstlenen geniş kesimler, ekonomik ve siyasal düzene yönelik tepkilerini sokaklara taşıdı. Tunus ve Mısır’daki ‘Arap Baharı’ndan ‘Wall Street’i İşgal Et’ hareketine ve Avrupa’daki protestolara uzanan bu dalga, ortak bir soruyu gündeme getirdi: Demokrasi halkın iradesine dayanıyorsa insanlar, kendi yaşamlarını belirleyen kararlar karşısında neden etkisiz kalıyor?
Türkiye’de 2013 yılında ortaya çıkan ‘Gezi Parkı’ eylemleri de bu küresel itiraz dalgasının özgün örneklerinden biriydi. Parkın korunması talebiyle başlayan hareket, kısa sürede kent hakkı, özgürlükler, çevre duyarlılığı ve karar alma süreçlerine katılım taleplerini içeren geniş bir toplumsal tepkiye dönüştü. Farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren “Gezi”, daha özgür, eşit ve katılımcı bir yaşam arayışını görünür kıldı. Geleneksel siyasal örgütlenmelerin dışında gelişmesi, belirgin bir liderlik yapısına dayanmaması ve farklı siyasal eğilimleri buluşturması, hareketin ayırt edici özellikleri arasındaydı.
Fransa ise “Aydınlanma düşüncesi” ve “1789 Devrimi”nden bu yana özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği mücadelelerinin tarihsel merkezlerinden biri oldu. Rousseau, Voltaire, Montesquieu, Descartes ve Sartre gibi düşünürlerin katkılarıyla gelişen eleştirel düşünce geleneği, ülkenin toplumsal mücadeleler tarihinde de etkili oldu. Jean-Luc Godard’ın sineması, özellikle 1968 gençlik hareketleri döneminde gençlik isyanını, sınıfsal eşitsizlikleri ve kapitalist düzene yönelik eleştirileri görünür kıldı.
Gençliğin Gelecek Kaygısı
Fransa’da eylül ayının sonlarında lise öğrencilerinin başlattığı protestolar, kısa sürede ülke geneline yayıldı. Eğitim sistemindeki sorunlara yönelik tepkiler, zamanla hayat pahalılığı, işsizlik ve toplumsal eşitsizliklere ilişkin hoşnutsuzluklarla birleşti. Ekim ayında kitleselleşen eylemler, gençlerin mevcut ekonomik koşullara yönelik itirazlarını ve insanca bir yaşam taleplerini gündeme taşıdı. Avrupa’nın farklı ülkelerinde görülen benzer protestolar da ekonomik güvencesizlik ile toplumsal hoşnutsuzluk arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açtı.
Gençler, gelir eşitsizliği, güvencesiz istihdam ve ekonomik belirsizliklerden giderek daha fazla etkileniyor. Gelecek kaygısı yalnızca işsiz gençlerle sınırlı kalmıyor; diplomalı işsizlerden profesyonel meslek sahiplerine kadar geniş kesimlere yayılıyor. Eğitim yoluyla toplumsal hareketlilik sağlama beklentisinin zayıflaması, gençlerin gelecek tasavvurlarını ve kurumlara duydukları güveni de etkiliyor.
Dünya Eşitsizlik Raporu 2026’ya göre, küresel gelirin yüzde 53’ü en zengin yüzde 10’un elinde toplanırken en yoksul yüzde 50 yalnızca yüzde 8’ini alıyor. Servet dağılımındaki eşitsizlik daha da belirgin: En zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 75’ine sahipken en yoksul yarının payı yalnızca yüzde 2 düzeyinde kalıyor.
Bu veriler, eşitsizliğin yalnızca gelir ve servet dağılımıyla sınırlı olmadığını; eğitim, barınma, toplumsal hareketlilik ve siyasal katılım olanaklarını da etkilediğini gösteriyor. Dolayısıyla toplumsal hoşnutsuzluğu yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden açıklamak yeterli değildir. Eşitsizliklerin yanı sıra siyasal temsil sorunları, kurumlara duyulan güvensizlik ve geleceğe ilişkin beklentilerin zayıflaması da birlikte değerlendirilmelidir.
Toplumsal Öfkenin Siyasal Dönüşümü
Bölüşüm ilişkilerinde derinleşen eşitsizlikler, toplumsal hoşnutsuzluğu artırırken yeni siyasal arayışları ve kolektif itiraz biçimlerini besliyor. Avrupa’da parti sistemleri ve seçmen davranışları dönüşürken geleneksel sınıf temelli siyasal aidiyetler zayıflıyor; siyasal tercihler yeni toplumsal ayrışmalar etrafında yeniden şekilleniyor.
Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik eşitsizliklerle değil, siyasal temsilin aşınması ve mevcut kurumlara duyulan güvensizlikle de ilişkilidir. Chiapas’tan Gezi’ye, Arap Baharı’ndan Paris sokaklarına uzanan farklı hareketlerin tarihsel ve siyasal koşulları birbirinden ayrı olsa da ortak bir soru etrafında tartışılabilir: Daha adil, özgür ve insanca bir yaşam mümkün mü?
Bugün asıl mesele, toplumsal öfkenin varlığından çok, bu öfkenin hangi siyasal ve toplumsal arayışlara dönüşeceğidir. Bu arayışların kalıcı bir değişim yaratıp yaratamayacağı ise taleplerin nasıl örgütleneceğine, demokratik katılım kanallarının açıklığına ve eşitsizlikleri azaltacak politikaların geliştirilmesine bağlıdır.