Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4793
Dolar
Arrow
43,4783
İngiliz Sterlini
Arrow
59,4706
Altın
Arrow
6788,3735
BIST
Arrow
10.729

Yoksulluk büyütüyor, şiddet patlıyor

İstanbul’da göbeğinde 17 yaşındaki Atlas Çağlayan’ın, İzmir Menemen’de 23 yaşındaki Gözde Akbaba’nın kamusal alanların ortasında katledilmesi, bu ülkede şiddetin artık “olağan”, ihmalin ise kurumsallaşmış olduğunu acı biçimde ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu tür şiddet eylemleri, bireysel sapmaların ötesinde, şiddetin ve ölümün giderek olağanlaştığı bir toplumsal iklimin ürünü olarak değerlendirilmelidir.

Resmî istatistikler ve saha verileri, suç ve şiddet vakalarındaki artışın doğrusal değil, giderek hızlanan—adeta geometrik—bir seyir izlediğine işaret etmektedir. Bugün ceza infaz kurumlarında bulunan 100 binin üzerindeki kişinin önemli bir bölümünün çocuk, ergen ve gençlerden oluşması, sorunun yalnızca adli değil; aynı zamanda derin bir toplumsal, psikolojik ve yapısal krizle ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu tablo, şiddetin bireysel patolojilerle açıklanamayacağını; aksine, genç kuşakları kuşatan güvencesizlik, dışlanma ve değersizlik deneyimlerinin sistematik bir sonucu olarak ele alınması gerektiğini düşündürmektedir.

Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, kent yoksulluğunun yaygınlaşması ve aile kurumunun maddi temellerinin giderek zayıflaması, çocukları ve gençleri çok katmanlı bir güvencesizlik ortamına sürüklemiştir. Bu yapısal kırılganlık, yalnızca yaşam koşullarını zorlaştırmakla kalmamakta; aynı zamanda şiddetin sıradanlaştığı toplumsal iklimin sosyolojik zeminini de üretmektedir.

Güncel veriler, milyonlarca çocuğun yeterli beslenme, barınma ve temel sosyal hizmetlere erişemediğini ortaya koyarken, çocukluk deneyiminin giderek sınıfsal hatlar boyunca keskin biçimde farklılaştığını göstermektedir. Bu eşitsiz ve güvencesiz koşullar altında büyüyen çocuklar için risk, yalnızca yoksullukla sınırlı değildir; aynı zamanda suça sürüklenme, şiddetle karşılaşma ya da şiddetin faili olma olasılığı da artmaktadır. Bu bağlamda, çocuklar ve gençler arasında gözlenen suç ve şiddet artışı, bireysel tercihlerden çok, onları kuşatan yapısal eşitsizliklerin ve sosyal çözülmenin bir yansıması olarak okunmalıdır.

Göç alan büyük kentlerdeki çöküntü mahalleleri, suçun “doğal olarak” üretildiği alanlar değil; yapısal eşitsizliklerin yoğunlaştığı “kriminojen” (suç üreten çevre) bağlamlar olarak alarm vermektedir. Romanlar ve mülteciler gibi kırılgan gruplar bu mekânlarda daha görünür hale gelse de, suçun kaynağı kültürel farklılıklar değil; sınıfsal tahakküm, mekânsal dışlanma ve koruyucu sosyal politikalar yerine cezalandırmayı merkeze alan devlet pratikleridir.

‘Dijital’ ve ‘sanal’ mecralar, çocukların suça sürüklenmesinde artık ikincil bir alan değil; başlı başına yeni ve denetimsiz bir cephe haline gelmiştir. Şiddeti normalleştiren oyun içerikleri, sistematik siber zorbalık ve suç ağlarının sosyal medya üzerinden yürüttüğü “güç, para ve görünürlük” merkezli propagandalar, çocukların algı dünyasını hızla tahrip etmektedir. Okuldan, kamusal korumadan ve sosyal destekten koparılan çocuklar için dijital alan, suçu romantize eden alternatif bir sosyalleşme evreni sunmaktadır.

Bugün karşı karşıya olunan risk, bireysel dijital alışkanlıkların çok ötesindedir: Dijital çeteleşme sessiz ama hızlı biçimde yayılmaktadır. Oyun platformları ve kapalı mesajlaşma grupları, çocukların yasa dışı faaliyetlere adım adım yönlendirildiği, görünmez ama etkili suç ağlarına dönüşmektedir. Bu tablo, çocukların yalnızca sokakta değil; ekranın ardında da ciddi ve acil bir tehdit altında olduğunu göstermekte ve gecikmeksizin kamusal müdahale gerektiren bir kırmızı alarm durumuna işaret etmektedir.

Risk altındaki çocukların—okul dışına düşenler, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşayanlar, ailesinde suç öyküsü bulunanlar ya da yoksulluk ve göç baskısı altında büyüyenler—erken dönemde tespit edilerek koruyucu sosyal sistemlere dâhil edilmesinde ciddi kurumsal kopukluklar yaşanmaktadır. Bu durum, Merton’un anomi kuramında vurguladığı üzere, toplumsal hedeflerle bu hedeflere ulaşmanın meşru yolları arasındaki kopuşu derinleştirmekte; çocukları ve gençleri alternatif, çoğu zaman da yasa dışı uyum biçimlerine yöneltmektedir.

Öte yandan, yaygınlaşan cezasızlık algısı, suçu caydırmak yerine teşvik eden bir işlev görmektedir. Becker’in etiketleme kuramının işaret ettiği gibi, adalet sisteminin seçici, gecikmeli ya da tutarsız işlemesi; çocukların “suçlu” kimliğini içselleştirmesine ve bu kimliğin kalıcı hale gelmesine yol açmaktadır. Adalet mekanizmasının onarıcı değil, ağırlıklı olarak cezalandırıcı işlemesi ise Braithwaite’in onarıcı adalet yaklaşımının sunduğu topluma yeniden kazandırma imkânlarını büyük ölçüde işlevsiz bırakmaktadır.

Bu bağlamda çocuklar arasında tekrar eden suç döngüsü, bireysel ahlaki zaaflardan çok; koruyucu sosyal politikaların yetersizliği, okulun dışlayıcı hale gelmesi ve adalet sisteminin onarıcı kapasitesinin zayıflığıyla açıklanmalıdır. Şiddetin ve suçun normalleştiği bu toplumsal düzlemde, çocuklar hem sistemin ihmaliyle risk altına itilmekte hem de aynı sistem tarafından yalnızca cezalandırılmaktadır.

Son yıllarda uyuşturucuya başlama yaşının belirgin biçimde düşmesi, çocukları yalnızca bir sağlık riskiyle değil; doğrudan suç ağlarının merkezine iten çok katmanlı bir tehditle karşı karşıya bırakmaktadır. Resmî raporlar ve saha araştırmaları, madde kullanımının artık ortaokul yaşlarına kadar indiğine, suça sürüklenen çocuk vakalarının önemli bir bölümünde ise uyuşturucu ile temasın belirleyici bir eşik oluşturduğuna işaret etmektedir.

Yoksulluk, okuldan kopuş ve güvencesizlik içinde büyüyen çocuklar için uyuşturucu, yalnızca tüketilen bir madde değil; çoğu zaman suça açılan bir kapı haline gelmektedir. Çocuklar bir yandan bu maddeleri temin edebilmek için hırsızlık ve gasp gibi suçlara yöneltilirken, diğer yandan uyuşturucu ağları tarafından “taşıyıcı” ya da “kurye” olarak kullanılmaktadır. Çetelerin, çocuklara yönelik hukuki yaptırımların görece hafif olmasını bilinçli bir biçimde hukuki boşluk olarak değerlendirmesi, suçun çocuklaşmasını hızlandırmaktadır.

Bu tablo, daha önce işaret edilen cezasızlık algısı ve onarıcı adalet mekanizmalarının işlemeyişiyle birleştiğinde, uyuşturucuyu bireysel bir bağımlılık sorunu olmaktan çıkarıp yapısal bir suç ekonomisinin parçası haline getirmektedir. Bugün madde bağımlılığı, yalnızca bireyleri değil; çocukluğu, aileyi ve kamusal koruma sistemlerini aşındıran küresel bir toplumsal salgın niteliği kazanmıştır. Çocukların bu salgında hem mağdur hem de araç haline gelmesi ise, sorunun ahlaki değil, açıkça politik ve yapısal bir kriz olduğunu göstermektedir.