Bal ve parmak: Siyanür, siyaset ve iktidar
BERGAMA’DAN SİYANÜRLÜ ALTIN GÜNLÜKLERİ-31
T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının Haziran 2026 verilerine göre Türkiye'de 2025 yılında toplam 28,21 ton (28.210 kilogram) altın üretildi.
Siyanür kullanılarak elde edilen bu miktar resmî üretim kayıtlarına dayanıyor.
Ancak işletmelerin bildirimleri ile fiilî üretim arasındaki olası farkların ne ölçüde denetlendiği kamuya açık verilerden anlaşılamıyor.
Türkiye'nin 2025 yılında ürettiği altının Ekim 2026 fiyatlarıyla (1 ons altın 4.190 dolar) piyasa değeri yaklaşık 3,8 milyar dolardır.
Bu miktar, Türkiye'nin 2025 yılı ulusal gelirinin yalnızca binde 2,4'üne karşılık geliyor.
Üstelik bu paranın tamamı ülke ekonomisine sağlanan katma değer değildir.
Buna karşılık altın madenciliğinin doğaya verdiği zararların ekonomik karşılığı bu hesaba katılmamıştır.
Kazılan topraklar, yok edilen ormanlar, bozulan tarım alanları, tüketilen su kaynakları ve geride bırakılan maden atıkları...
Kimi kanserojen, kimi öldürücü kimyasal atıklar: ağır metaller; siyanür bileşikleri, arsenik, kadmiyum, vd.
Bunların etkileri anlık olabilir, kuşaklar boyunca sürebilir.
Öyleyse sormak gerekir: Ulusal gelir içinde böylesine sınırlı bir ekonomik değer yaratmak için doğayı ve insanı bu ölçüde riske atmaya değer mi?
İşte toplumsal sorun burada başlar.

(“Altına sahip olan, istediği her şeyin efendisidir.” -Kristof Kolomb, 1503; aktaran Karl Marx, Kapital)
***
Bu miktar altının elde edilmesi için Türkiye’de ne kadar siyanür kullanıldığına ilişkin kesin ve toplu bir veri de bulunmuyor.
Altın madenciliğinde kullanılan siyanür miktarı, cevherin içerdiği altın oranına ve uygulanan üretim yöntemine göre değişiyor.
Bir ton cevherde ortalama 1,5 gram altın bulunduğu (bazı madenlerde daha fazla ya da daha az), bunun %85'inin kazanıldığı ve bir ton cevherin işlenmesinde 0,5 kilogram sodyum siyanür tüketildiği varsayılırsa, 28,21 ton altın elde etmek için yaklaşık 22 milyon ton cevherin siyanürlü işlemden geçirilmiş ve 11 milyon kilogram (11 bin ton) sodyum siyanür tüketilmiş olabileceği hesaplanıyor.
Yani 22 milyon ton cevherin zehirlenmesi ve zehirli atığa dönüşmesi.
Bir de “pasa” miktarının çıkarılan cevherin 1–1,5 katı olduğu varsayılırsa, yaklaşık 22–33 milyon ton “pasa”nın, yani cevhere ulaşmak için kazılıp çıkarılan ve işlenmeyen kayaç ve toprağın varlığı ve bunların çevreye verebileceği zararlar…
Toplamda 44–55 milyon ton zehirli atık ve pasa.
Bu atıklar tek bir yerde toplansaydı, yaklaşık 250 metre yüksekliğinde, tabanı 650 metreyi aşan bir dağ oluşurdu. Dokuz ila on iki, Mısır’daki Keops Piramidi büyüklüğünde. Tek bir yılın üretimi için.
Bergama-Ovacık’tan bu yana geçen yıllar toplandığında dağ, sıradağa dönüşür.
Ki bu temkinli bir varsayımdır, gerçek miktar daha yüksek olabilir.
Bu korkunç bir miktar.

(Bugün Türkiye’de işletilen siyanürlü/zehirli altın madeni yerlerinin çoğu)
Ancak bunlar kesin resmî kullanım verileri değil, varsayımlara dayanan yaklaşık miktarlar.
Kullanılan siyanürün tamamı doğaya bırakılmasa da milyonlarca ton cevherin siyanürlü işlemlerden geçirilmesi ve ortaya çıkan zehirli atıkların yönetimi, çevre ve insan sağlığı açısından ciddi riskler oluşturabiliyor.
Unutulmamalı ki bir gram sodyum siyanür bile insan yaşamını tehdit edebilecek kadar güçlü bir zehirdir.
Bu bağlamda bugün ulaşılan noktayı anlamak için o yıllara, Dünya’da birçok yerde çevre felaketine yol açan siyanürlü altın madenciliğinin Türkiye'ye girmeye çalıştığı günlere dönmek gerekiyor.
Çünkü bu süreç, siyasal, toplumsal, bilimsel ve hukuksal açıdan bugün de geçerliliğini koruyan önemli dersler, uyarılar barındırıyor.

(Erzincan-İliç’teki siyanürlü altın madeninde 13 Şubat 2024’te meydana gelen çevre felaketinden sonra madende durum ve zehirli atıklar altında kalarak ölen işçiler)
***
1990'lı yılların ortaları, Türkiye'nin yalnızca siyasi koalisyonlarla değil, aynı zamanda çevre, kalkınma ve demokrasi anlayışıyla da sınandığı yıllardı.
Bir yanda kısa ömürlü hükümetler, ekonomik krizler ve değişen siyasi dengeler; diğer yanda ise Bergama'da yükselen ve giderek ülke sınırlarını aşan bir çevre mücadelesi vardı.
Bergama kenti yakınlarındaki Ovacık-Çamköy’de kurulmak istenen siyanürlü altın madeni etrafında şekillenen tartışma, zamanla bir maden projesinin çok ötesine geçti; devletin karar alma süreçlerini, halkın yönetime katılma hakkını, bilimsel bilginin değerini ve siyaset kurumunun toplumsal talepler karşısındaki tavrını sorgulayan bir demokrasi sınavına dönüştü.
Bu süreçte farklı partilerden milletvekilleri, bakanlar, bürokratlar, bilim insanları ve köylüler aynı tartışmanın tarafları haline gelirken, Bergama Anadolu'nun küçük bir ilçesinden çıkarak Türkiye'nin çevre tarihi açısından simgesel bir mücadele alanına dönüştü.
Bu ortamda Bergama-Çamköy meydanlarında, İzmir mahkemelerinde ve Avrupa kürsülerinde her geçen gün daha da büyüyen bir güç birikiyordu: örgütlü, bilinçli ve yılmaz bir halk iradesi.
Devlet, siyanürlü altın meselesinde bir türlü net duramıyor; Teoman Rıza Güneri gibi kimi bakanlar şirkete devlet adına ortaklık teklif ediyor, köylüleri ikna etmeye çalışıyor, kimi de sözünü tutamadan koltuğunu bırakıp gidiyordu.
Ama köylüler gitmiyor, direniyordu.
Çevreye verilebilecek zararlar karşısında halka söz sahibi olma hakkı tanımayı öneren 1990 tarihli Bergen Bildirgesi'ni ezberleyen kadınlar, siyanürün kimyasını öğrenen muhtarlar, hakkını hukukunu bilen çevreciler dimdik ayaktaydı.
Bunların karşısında ne koalisyon oyunları tutunabildi ne Ankara'nın rüzgâr değiştirmesi ne de ikna edici çeşitli türde çabalar.
Ancak ilerleyen yıllarda bu iradenin karşısına mahkeme kararlarını hiçe sayan üst düzey devlet yöneticilerinin katı tutumu ve önderlere atılan kirli iftiralar çıkacaktı.

(Ordu-Fatsa’daki Bahar Madenciliğe bağlı Altıntepe Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş’nin işlettiği siyanürlü altın madenindeki zehirli atık taşkınının yol açtığı çevre felaketi. Mart 2023. : Odatv: https://www.facebook.com/watch/?v=544606854226172)
)
***
24 Aralık 1995’te yapılan genel seçimler, Türkiye’nin siyasal tarihinde bir kırılma noktasıdır.
Tansu Çiller başbakanlığındaki DYP–CHP koalisyon hükümeti (52.Hükümet) bu seçimlerle iktidarı kaybetti.
Bu kaybediş yalnızca bir iktidar değişimi değil; aynı zamanda merkez sağın çözülüşü, siyasal İslam’ın yükselişi ve koalisyon krizlerinin derinleşmesi açısından belirleyici olmuştu.
1994 ekonomik krizinin yarattığı ağır toplumsal maliyet, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir kaybı, seçmenin mevcut siyasi aktörlere olan güvenini ciddi biçimde aşındırmış; bu durum, geleneksel merkez partilerin oy tabanında hızlı bir erimeye yol açmıştı.
Tansu Çiller liderliğindeki DYP ile Mesut Yılmaz yönetimindeki ANAP arasındaki rekabet, merkez sağın bütünlüğünü parçalamış; benzer şekilde merkez solda Bülent Ecevit ve Deniz Baykal liderliğindeki ayrışma, güçlü ve istikrarlı bir alternatifin ortaya çıkmasını engellemişti.
Bu parçalanmış yapı içinde Necmettin Erbakan önderliğindeki Refah Partisi, toplumsal adalet, yolsuzlukla mücadele ve “adil düzen” söylemleriyle geniş bir seçmen desteği kazanarak birinci parti konumuna yükselmişti.
Ancak hiçbir partinin tek başına iktidar olamaması, Türkiye’yi zayıf ve kısa ömürlü koalisyonlara mahkûm etmiş; bu durum hem yürütme erkinin etkinliğini azaltmış hem de bürokrasi, siyaset ve ekonomi arasındaki gerilimleri artırmıştı.
Dolayısıyla 24 Aralık 1995 seçimleri, yalnızca bir sandık sonucu değil; devlet-toplum ilişkilerinin, siyasal temsil biçimlerinin ve güç dengelerinin yeniden şekillenmeye başladığı tarihsel bir eşik olarak değerlendirilebilir.

(Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz)
***
24 Aralık 1995 seçimlerinden birinci parti olarak Refah Partisi çıktı: %21,4.
Onu ANAP (%19,7) ve DYP (%19,2) izledi. DSP %14,6'da, CHP %10,7'de kaldı.
MHP ve HADEP ise barajın altında kaldı.
İşin ilginç yanı şuydu: ANAP, DYP’den daha fazla oy almıştı ama Meclis’e daha az milletvekiliyle girdi. Seçim sisteminin bir cilvesi.
Sandıktan tek başına iktidar çıkmamıştı.
Ancak kurulabilecek hükümette de birçok milletvekili görev almaya istekliydi.
Yeni seçilenlerle birlikte 6 Mart 1996’da Mesut Yılmaz başbakanlığında ANAYOL (ANAP + DYP) 53. Hükümet kuruldu.
İlginç olan, çevreci dostu olduklarını dile getiren Adana Milletvekili İmren Aykut bu kabineye “aile sorunlarından sorumlu devlet bakanı”, Gaziantep Milletvekili Mustafa Taşar “çevre bakanı” oldu. İkisi de ANAP’lı idi.
Bergama köylülerinin eylemlerinin ayyuka çıktığı, haklılıklarının kamuoyunda geniş kabul gördüğü günlerde, “Milliyetçilik, Muhafazakârlık, Demokrasi" kitabının yazarı Çevre Bakanı Mustafa Taşar’ın siyanürlü madenciliğe soğuk baktığı konuşuluyordu.
İlginç bir kişilikti Mustafa Taşar.
Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında, eşi Semra Özal'ın ANAP İstanbul İl Başkanlığına aday olduğu sırada Semra Özal'ı desteklemek amacıyla İstanbul'daki The Marmara Oteli'nde siyasi çalışmalar yürüten Mustafa Taşar, Körfez Savaşı'nın ABD’li komutanı Norman Schwarzkopf'a gönderme yaparak, “Körfez Savaşı'nın komutanı Norman Schwarzkopf nasıl ‘Çöl Ayısı’ ise ben de ‘Otel Ayısıyım’”, demişti.
Bu sözler basında geniş yankı uyandırmış ve Mustafa Taşar ile “Otel Ayısı” lakabı özdeşleşmişti. (https://www.internethaber.com/kendini-otel-ayisi-ilan-etmisti-60727).
Böyle bir tanınırlığı olan ve üstelik Çevre Bakanı olan Mustafa Taşar “siyanürlü altıncıların” ülkeyi işgaline karşı duyarlılık gösteriyordu.
Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın bu durumu öğrenince harekete geçti. CHP’li milletvekilleri Aydın Güven Gürkan, Ali Rıza Bodur, Veli Aksoy ve Birgen Keleş aracılığıyla Bakan Mustafa Taşar’dan 24 Nisan 1996 için randevu alındı. Milletvekillerinin de katıldığı toplu görüşmede Bergama meselesi anlatıldı.
Mustafa Taşar, 1994’te kendi Bakanlığının Bergama’da siyanürcü altın madenciliği için ÇED olumlu raporu verdiğini, buna ilişkin Eurogold şirketinin bazı devlet kurumlarından çalışma ruhsatı aldığını biliyordu.
Devletin Çevre Bakanı Bergama üzerinden Anadolu’ya giren siyanürlü altıncılığın hayırlı bir iş olmadığını gördüğü anlaşılıyordu ve bu durumdan tedirgindi.
Mustafa Taşar CHP’li milletvekilleri ve Belediye Başkanı önünde bu madenin işletilmemesi için elinden geleni yapacağını açıkça beyan etti.
Bakın şu işe!
İlk defa devlet kademeleri içinde bakan seviyesinde bir üst yetkili Bergama’da siyanürlü altın madenciliğine karşı çıkıyordu.
Sevinmeli mi?
Ancak 53. Hükümet, ANAYOL koalisyonu içindeki anlaşmazlıklar ve siyasi krizler nedeniyle yaklaşık üç ay sürdü ve çöktü.
Ülkenin siyanürlü altın belasından kurtarılması yönünde bir tutum sergileyeceği izlenimi veren Mustafa Taşar da Çevre Bakanlığından ayrıldı.
Görevde kalsaydı ne olurdu bilinmez ama durumu buydu.
Mustafa Taşar, 3 Ocak 2007 tarihinde Afyonkarahisar'da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.

(Tarihsel bir fotoğraf: Milletvekilleri Birgen Keleş, Ali Rıza Bodur, Aydın Güven Gürkan, Veli Aksoy, Belediye Başkanı Sefa Taşkın ve Bakan Mustafa Taşar ve bakanlık yetkilisi Çevre Bakanlığında: Siyanürlü Altın Madenciliğine karşıydı. Kısa bir süre sonra görevden ayrıldı)
***
Ardından “Refahyol” olarak anılan TC’nin 54. Hükûmeti, Refah Partisi (RP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) tarafından 28 Haziran 1996’da kuruldu.
Necmettin Erbakan Başbakan, Tansu Çiller Başbakan yardımcısıydı.
Çevre Bakanlığına Ağrı Milletvekili Ziyaettin Tokar getirildi.
Yeni siyasi ortamda Bergama’nın siyanürlü altın olayı da sık sık gündeme geliyordu.
Üniversitelerde bilim insanlarının tartışmaları, İzmir mahkemelerinde görülen davalar, köylülerin yer yer yükselen direnişi, Bergama Belediyesinin kararlı tutumu TBMM’de de dikkat çekiyordu.

(Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan)
Yalnız CHP’li değil diğer partilerden milletvekilleri de Bergamalılara yardımcı olmak istiyordu.
ANAP’lı Işın Çelebi, DYP’li Rıfat Serdaroğlu konuyu dikkatle izliyordu.
Giderek ulusal bir mesele haline geliyordu Bergama olayları. Hatta gelmişti.
Bu ortamda gelişmeler sürerken; Bergama’daki durumu izleyen ve konuyla ilgili olarak siyanürcülere karşı köylülere ve çevrecilere yardımcı olmak istedikleri anlaşılan Adana Milletvekili İmren Aykut (ANAP), İzmir Milletvekili Şükrü Sina Gürel (DSP) ile birlikte yeni hükümet kurulduktan sonra 1996 Temmuz ayı ortalarında Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın’ı telekonferans yöntemiyle aradı.
İmren Aykut daha önce de bakanlık yapmış bir politikacı, Şükrü Sina Gürel, Bülent Ecevit’e çok yakın, sonradan bakan olacak bir profesördü.
İkisiyle birlikte yapılan konuşmada milletvekilleri, söz birliğiyle Bergama köylüsünün yaptığı eylemlerden çok etkilendiklerini, sıkıntılarını anladıklarını, haklı bulduklarını, yardımcı olmak istediklerini söylediler.
Demek, farklı siyasi partilere mensup oldukları halde daha önce aralarında konuşmuşlar ve bu konuda fikir birliği oluşmuştu...
Hayırlı bir durumdu bu!
Koyunlar, kuzular, kelebekler, analar ve çocukları için ne kadar güzeldi bu yaklaşımlar!
CHP’li siyasetçilerin yanı sıra CHP’li olmayan Milletvekilleri de halkın sesine kulak veriyordu.
Bergama köylülerinin dediği gibi “siyanür” insan kanına girdiğinde kimseye “sen CHP’li misin, DYP’li misin, ANAP’lı mısın” diye sormuyordu.
Kimseyi ayırt etmiyor, derhal etkiliyordu.
Siyanür, hücrelerin oksijen kullanmasını engelleyen son derece güçlü bir zehirdi. Etkisi saniyeler içinde başlayabiliyor ve dakikalar içinde ölüme yol açabiliyordu.
Çevre koruma insanlığın ortak sorunuydu.
Sağlıklı bir çevre olmazsa yaşam olmaz ki!
Bergama’da; halk, bilim, hukuk, iletişim, barışçıl eylemlerden oluşan “Ekolojik Paradigma”nın siyaset ayağında CHP’li milletvekillerinin yanına ANAP, DYP, DSP‘den de milletvekilleri katılıyordu.
Sefa Taşkın bu durumu arkadaşlarına ve köylülere bildirdi.
Kimi sevindi: “Siyaset olmadan olmaz!”, dediler, “ama tutarlı olunmalı”.
Kimi de dudak büktü: “Siyasetçiye güven olmaz!”.

(İmren Aykut)
***
Bu ikili içinde en ilgili olan, ANAP’lı Adana Milletvekili İmren Aykut’tu.
Bu süreçte İmren Aykut sık sık Bergama Belediye Başkanını arıyor, desteğini bildiriyordu.
Bergama çevre eylemlerinde de kadınlar en önde değil miydi?
Bu destek şimdilik sözdeydi ama başka bir yoldan siyaset kendini gösterecekti.
Necmettin Erbakan başkanlığındaki 54.Hükümetin de ömrü fazla sürmeyecek, 28 Şubat 1997’de devletin bir kesiminden ağır bir tokat yiyip, kuruluşundan yaklaşık bir yıl sonra, 18 Haziran’da istifa edecek, 30 Haziran’da yerini ANASOL-D’ye bırakacaktı.
Bu 54. Hükümette siyanürcülere karşı görünen Mustafa Taşar ile Bergama köylülerine yardımcı olmak isteyen İ.Aykut, Ş.S.Gürel yoktu ama Konya’dan seçilmiş Milletvekili Teoman Rıza Güneri vardı.

(Çevre korumacı yurttaşlar Bergama’da bildiri dağıtıyor)
***
Teoman Rıza Güneri, 1960 yılında Konya'da doğmuş, daha lise yıllarında Mehmet Zahit Kotku Hoca Efendi’nin sohbetlerini dinlemiş, derslerinden yararlanmıştı.
Lise yıllarında Milli Türk Talebe Birliği’nde ve Akıncılar teşkilatında görev almıştı. Üniversite yıllarında Sakarya ve İstanbul’da her hafta mutlaka Hoca Efendi’nin sohbetlerine katılıp manevi eğitimini pekiştirmişti.
1978 - 80 yılları arasında her hafta sonu İstanbul’da İskenderpaşa Camii’ndeki sohbete katılır, bazen bir iki gün İstanbul’da kalır, üniversitelerde mücadele veren İslamcı arkadaşlarıyla istişareler yapar, onlarla dayanışma içinde olmaya gayret ederdi.
(https://www.emirdag.com.tr/index.php/haberler-mainmenu-2/13-ekonomi/7577-devlet-eski-bakan-teoman-r-za-gueneri)
Teoman Rıza Güneri, İstanbul Teknik Üniversitesi Sakarya Mühendislik Fakültesi Makine Bölümü'nden mezun olmuş, bir ambalaj fabrikasında imalat müdürlüğü yapmış, inşaat müteahhitliğiyle uğraşmış, Konya'da yayımlanan Merhaba Gazetesi'nin genel müdürlüğünü ve KONTV yönetim kurulu üyeliğini yürütmüştü. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Teoman_R%C4%B1za_G%C3%BCneri)
Politikaya yakın ilgisi olan, muhafazakâr, oldukça sosyal bir gençmiş anlaşılan.
Daha ileriki yıllarda da siyasetten, sosyal etkinliklerden çekilmemişti. Milli Selamet Partisi ve daha sonra Refah Partisi teşkilatlarında görev almış, 1995 seçimlerinde Refah Partisi'nden Konya milletvekili seçilmiş, XX. ve XXI. Dönemlerde TBMM'de Konya milletvekili olarak görev yapmıştı.
Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından Fazilet Partisi, Saadet Partisi ve HAS Parti'de görev almış, HAS Parti Genel Başkan Yardımcılığı yapmış, HAS Parti'nin AK Parti'ye katılması sürecinde bu partinin kurucusu Numan Kurtulmuş ile birlikte hareket etmişti.
Teoman Rıza Güneri Erbakan’ın 54.Hükümetinde Devlet Bakanı olarak görev yapmıştı, ancak bakanlığının yasal olarak tanımlanmış bir çerçevesi yoktu.
Kamuoyunda özellikle madencilikten sorumlu Devlet Bakanı olarak tanındı ve Bergama Ovacık Altın Madeni tartışmalarında hükümeti temsil eden isimlerden biri oldu.

(Teoman Güneri)
***
O hükümet gidiyor, bu hükümet geliyordu ama, Türkiye’nin topraklarını kirletmek üzere işgale kalkışan uluslararası Siyanürcü Ahtapot’un Bergama’daki kolu Eurogold şirketi Ankara’daki bağlantıları aracılığıyla ağlarını ilmek ilmek örüyordu.
Kara bir örümcek gibi!
Devlet kademelerini adım adım ikna ediyor, izinler koparıyordu.
Ancak köylülerin direnişi, yurt içi ve yurt dışında çevrecilerin seslerini yükseltmeleri görünür ya da görünmez devlet yetkililerinin, Bergama eşiğinde ülkeyi siyanürcüleri insafına teslim etme konusunda nihai kararı vermesini geciktiriyor, bu yetkililer bir yandan siyanürcü şirketten kamuoyunu ikna etmesi isterken, diğer yandan da değişik kanallardan şirket yetkililerini yokluyordu.
Sık sık değişen koalisyon hükümetleri bu konudaki farklı eğilimleri barındırması nedeniyle şimdilik net bir adım atmamıştı.
Siyanürcülerin ballandıra ballandıra söz ettiği altının getireceği zenginlik gözleri kamaştırmıyor değildi.

(Bakan Teoman Güneri Bergama-Çamköy’de halkı ikna etmeye çalışıyor)
Bal tutan, parmağını mı yalayacaktı!
Bakalım, “milli görüş” sahibi Erbakan’ın hükümeti ne yapacaktı.
Bu konuda gerekli adımları atması için görev verilen Teoman Rıza Güneri, milli görüşçüler nazarında geçmişiyle tanınan güvenilir bir kişiydi.
Hem İskenderpaşa cemaatinin tedrisatından geçmiş hem de Milli Selamet Partisi’nden beri Erbakan’ın peşinden ayrılmamıştı.
Bergama Siyanürlü Altın Madeni gibi çetrefilli bir meselede millî görüş ve Bakan Teoman Rıza Güneri nasıl bir sınav verecekti acaba?
O günlerde bir devlet görevlisi, bakan müşaviri olarak görüşmelere katıldığını söyleyen, sonradan siyanürcülerin profesyonel elemanı olarak hizmet edecek olan ve siyanürcülerin anı yazmanlığına soyunan Mühendis Ali Vedat Oygür’ün anlattıklarını bir kez daha aktarmakta fayda var. (https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/ordunun-dereleri-aksa-yukari-aksa-134731)
İbret alınmazsa tarih tekerrür eder miymiş?
Fransa devletine bağlı şirket BRGM’nin ağırlıklı ortağı olduğu çok uluslu Eurogold şirketinin Fransız Genel Müdür Jacques Testard, o yıl (1996), Madencilikten sorumlu Devlet Bakanı (Konya Milletvekili) Teoman Rıza Güneri’yi ziyaret etmiş:
“Ovacık Altın Madeni’nin açılması için yardım talep etmiş. Güneri, Türkiye’nin ilk altın madeni olan (Bergama) Ovacık’ın önemini bildiğini belirterek ‘Eurogold’un tek başına bu açmazdan çıkamayacağını söylemiş.”
Vay vay vay!
Güneri elbette hükümet, hatta devlet adına konuşuyordu. Yanında tanıkları da vardı.
“Devlet madenin işletilmesini istiyor, ama çokuluslu şirket bunu tek başına beceremez.”
Ne yapmak lazımdır öyleyse?
Güneri, J. Testard’a, “Eurogold’un hisselerinin yarısını devlete (Türkiye Cumhuriyeti’ne) devretmeleri karşılığında (!) madene Etibank’ın adını koymayı’ teklif etmiş. Elbette yönetim yine Eurogold’a ait olacaktır.”

(Bergama’da siyanüre karşı direnişin sesi bu kez İzmir’de kadınların zurnalarından yükseliyor)
Ülkede çevre direnişi her yana yayılırken, mahkemelerde davalar sürerken, bilim çevreleri siyanürcülüğü mahkûm ederken, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli görüşçü devlet bakanı zehirci şirkete ortaklık teklif etmekte, doğal olarak bunun arkasından onu çıkmazdan kurtarmaya, yani madenin çalışmasını sağlamaya söz vermektedir.
Ne güzel anlaşma!
Bu mutluluktan üst kademelerdeki kimler pay alacaktı?
Ya halk!
O da kaderine katlanıversin artık!
Siyanür sevdalısı Ali Vedat Oygür teklifin sonucunu şöyle ifade eder:
“Şirket (Eurogold) bu öneriye yanaşmaz.” (https://alivedatoygurmadencilik.wordpress.com/2018/01/06/ovacik-altin-madeni-bugunlere-nasil-geldi.dip.13/
Siyanürlü altın pastası çok tatlıdır.
Paylaşılmaz!
Millî görüşçü Bakan Teoman Rıza Güneri, şirketi ortak olmaya ikna edememiştir.
Zaman gösterecektir ki bu ölümcül madene daha kimler kimler ortak olmak isteyecektir, olacaktır.
Belki de karanlık ortamlarda ne ortaklıklar kurulacaktır!
Daha ileri tarihlerde bunlardan biri, Akın İpek, FETÖ davalarının firari sanığı olarak aranacak, şirketlerine kayyum atanacak, holdingin örgütü finanse ettiği Yargıtay kararıyla tescil edilecekti.
Tarih unutmaz!
Sefa Taşkın
18.10.2026
Dikili-Bergama/İzmir