Bu ülke bizim için ne ifade ediyor?
Birisi, savaş çıkarsa bu ülkeden kaçacağını söylüyor. Diğeri, cezaevine girebilmek için Cumhurbaşkanı'na hakaret ediyor.
Biri genç, diğeri 66 yaşında.
Biri uğruna öleceği bir karış toprağı olmadığını anlatıyor, diğeri başını sokacak bir dam bulabilmek için özgürlüğünden vazgeçiyor.
İlk bakışta birbirinden bağımsız iki haber.
Oysa ikisi de aynı ülkenin, aynı düzenin ve maalesef aynı çeyrek asrın hikâyesi.
Artık ortada yalnızca ekonomik bir kriz yok, çok daha derin bir çöküş var. Toplum olmanın, aynı yurdu paylaşma duygusunun çöküşü…
“Ben ev sahiplerinin evini korumak için, araba sahiplerinin arabalarını korumak için, arsa sahiplerinin arsalarını korumak için ölemem.”
Genç yurttaş çektiği videoda böyle diyor. Neredeyse herkes de kendisine hak veren mesajlar paylaşmış. Hak vermemek elde mi?
Bu cümle karşısında sosyal medyada birkaç milliyetçi slogan sıralamak, ardından vatan sevgisinden, bayraktan, fedakârlıktan söz etmek kolay. Zor olan, bu cümleyi kurduran toplumsal koşullarla, yoksulu ezen bu sistemle, yönetim anlayışıyla yüzleşmek.
Çünkü genç arkadaşımız aslında savaş hakkında konuşmuyor.
Mülkiyet hakkında konuşuyor.
Eşitsizlik hakkında konuşuyor.
Yıllarca çalışsa da ev sahibi olamayacağını, hayatını kiracı olarak geçireceğini, ülkenin zenginliğinden pay alamayacağını düşünüyor.
Ve kendisine ait hiçbir şeyin olmadığı bir düzende neden fedakârlığın hep kendisinden istendiğini soruyor.
İşte ülkedeki asıl çöküşü yaratan da bu duygu. Ve bu duyguyu paylaşanların sayısı günbegün artıyor.
Bu soruyu yanıtlamadan yapılacak her vatanseverlik nutku, hamasi lakırdıdan ötesi olmaz.
Bir yanda ailelerinin siyasal ve ekonomik ilişkilerinin sağladığı imkânlarla hayatlarına başlayan, henüz 20 yaşında büyük şirketlerin yönetiminde milyonlarca lirayı parmağında oynatan, bir hata yaptığında şeffaf bir kalkanla korunan gençler var.
Diğer tarafta üniversiteyi bitirip işsiz kalan, asgari ücretle çalışıp kirasını ödeyemeyen gençler.
*
Bir diğer çarpıcı haber Alanya'dan…
12punto’nun Instagram hesabından paylaştığı haber şöyle:
66 yaşındaki R.K., kalacak yeri olmadığı için Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaret ettiği iddiasıyla tutuklandı. Daha önce de aynı suçlamayla karşı karşıya kalan R.K. ifadesinde, “Kalacak yerim yok, çöplüklerde yatıyorum. Onun için bu yola başvurdum” dedi.
Düşünün 66 yaşında refah içinde emekliliğini yaşaması gereken bu ülkenin bir varandaşı, barınma sorununu çözmek için hapse girmeyi, özgürlüğünden vazgeçmeyi göze alıyor.
Bu yalnızca kişisel bir çaresizlik olarak görülebilir mi?
Cezaevinin sıcak yatağı, devletin yurttaşına sağlayamadığı sosyal güvencenin yerini alıyorsa, orada nasıl bir sosyal devletten söz edilebilir?
Türkiye'de 25 yıla yaklaşan AKP iktidarının yarattığı toplumsal tablonun iki ucunda işte bu insanlar var.
Üstelik bu hikâyeler istisnai olaylardan ibaret değil.
TÜİK'in 2025 yılı verilerine göre 15-24 yaş grubundaki gençlerin dörtte biri ne okuyor ne de çalışıyor. Aynı yıl genç işsizliği yüzde 15,3. Genç kadınlarda bu oran yüzde 22,1'e ulaşıyor.
Yaşlılarda da durum farklı değil.
Temmuz 2026 itibarıyla en düşük emekli aylığı 23 bin 552 lira.
Yine TÜİK'in 2025 yılı yoksulluk ve yaşam koşulları araştırmasında 65 yaş ve üzerindekilerin yüzde 22,8'i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor.
Bunlar yalnızca kuru istatistikler değil. Yaşanamamış milyonlarca hayatın göstergesi.
Tablo ortada. Bu ülke fakir bir ülke değil. Tam da iktidarın başındakilerin övündüğü gibi zengin ve büyümekte olan bir ülke.
Ama bu zenginlikten kimi kepçeyle alırken kimi bir damla bile faydalanamıyor.
Kısacası bir ülkenin zenginleşmesiyle o ülkede yaşayanların zenginleşmesi aynı şey değil.
Alanya'daki 66 yaşındaki adamla savaş çıkarsa kaçacağını söyleyen genç, belki de birbirlerinden hiç haberdar değil. Ama ikisi de aynı soruyu soruyor: Bu ülke bizim için ne ifade ediyor?