Sosyal demokrat siyasetçi Macit Karaahmetoğlu: AfD kimin Almanyası için savaşıyor?
Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) milletvekili ve Alman Federal Meclisi'nde önemli komisyonlarda yer alan Macit Karaahmetoğlu, Almanya'da yükselişte olan AfD hakkında çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Uzun süredir özellikle Türk kökenli Alman seçmeni AfD’ye karşı uyaran Karaahmetoğlu sürece dair Işın Ertürk'ün sorularını yanıtladı.
Almanya’da Türkiye kökenli seçmenin siyasi tercihleri uzun yıllar özellikle iki partiyle güçlü biçimde özdeşleşti. Bunlardan biri Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) diğeri de Birlik 90/Yeşiller Partisi idi. Göç, vatandaşlık, eşit haklar ve toplumsal katılım politikaları, Türkiye kökenlilerle bu iki parti arasında yıllarca güçlü bir siyasi bağ kurulmasında önemli rol oynadı.
Bugüne baktığımızda o bağın artık eskisi kadar tartışmasız olmadığını görüyoruz. Türkiye kökenli seçmenin tercihleri çeşitleniyor. SPD ve Yeşiller dışındaki partilere yönelim görülürken, muhafazakâr partiler ve hatta göç ve İslam politikalarıyla büyük tartışmalara yol açan sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisi de göçmen kökenli seçmenden oy alabiliyor.
Söz konusu değişimin sadece Türkiye kökenlilerin siyasi tercihleri açısından değerlendirmek yetersiz olur. Çünkü ezberleri bozan bu değişim Almanya’daki merkez siyasetin geleceği açısından da önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Sosyal demokratlar ve Yeşiller geleneksel seçmenlerinin bir bölümünü neden kaybediyor? Hayat pahalılığı, konut, sosyal güvenlik, savaş ve gelecek kaygıları bu kopuşta nasıl rol oynuyor? Göçmen karşıtı politikalarına rağmen AfD’nin Türkiye kökenli seçmenlerden de oy alması nasıl açıklamak gerekir?
Bu soruları önce, Almanya’da Türkiye kökenlilerin uzun yıllar güçlü biçimde desteklediği siyasi adreslerden Birlik 90/Yeşiller’in Bavyera Eyalet Milletvekili Cemal Bozoğlu’na yöneltmiştik.
Şimdi projektörleri diğer geleneksel siyasi adrese, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ne (SPD) çeviriyoruz. Karşımızda AfD konusunda sözünü sakınmayan bir siyasetçi var: SPD Federal Meclis Milletvekili Macit Karaahmetoğlu.
Rize doğumlu 58 yaşındaki Karaahmetoğlu, uzun süredir özellikle Türk kökenli Alman seçmeni AfD’ye karşı uyarıyor. En sert uyarısını ise Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin hemen sonrasında yaptı. AfD’nin oylarının yüzde 43,8’e ulaşmasının ardından, sonucu “Almanya’da cehennemin kapıları aralandı” sözleriyle değerlendirdi. AfD’nin eyaletteki lideri Ulrich Siegmund’un savunma sanayisi ile “Remigration” (göçmenlerin kitlesel biçimde geri gönderilmesi) ve sınır dışı politikalarını aynı bağlamda dile getirmesinin ardından ise çok daha sert konuştu: “İktidara geldiğiniz zaman göçmenleri silah zoruyla evlerinden alıp sınır dışı etmeyi mi düşünüyorsunuz?”
Federal Meclis’in en kritik komisyonlarından Seçim İnceleme, Dokunulmazlık ve İçtüzük Komisyonu’nun Başkanı da olan Karaahmetoğlu, AfD’nin yalnız göçmenler açısından değil, Almanya’daki hukuk devleti ve demokrasi açısından da tehdit oluşturduğunu savunuyor. Türk kökenlilere ise “AfD bizi kastetmiyor ki” düşüncesine kapılmamaları yönünde uzun süredir ısrarla uyarılarını sürdürüyor.
AfD seçmeninin tamamına “ırkçı” demeyi yanlış ve “siyasi açıdan son derece konforlu bir kolaycılık” olarak gören Karaahmetoğlu partisi SPD’nin hatalarını da tartışmaya açıyor. Savaş korkusunun küçümsenmemesi gerektiğini söylüyor örneğin. Merkez siyasetin insanların ekonomik ve sosyal kaygılarına yeterli karşılığı veremediği noktalar bulunduğunu teslim ediyor.
Önceki röportajda Yeşil siyasetçi Cemal Bozoğlu’na yönelttiğimiz soruları bu kez SPD’li Macit Karaahmetoğlu’na sorduk.
Aynı sorulara farklı yanıtlar geldi...
“IRKÇI” DEMEK KONFORLU BİR KOLAYCILIK OLUR
– AfD’nin içinde etnik milliyetçi, aşırı sağcı, hatta ırkçı çevrelerle temasları bulunan isimlerin olduğu biliniyor. Ancak buradan hareketle bütün AfD’yi yalnızca “ırkçı bir parti” olarak tanımlamak, bugün karşı karşıya olduğumuz siyasi olguyu açıklamak için yeterli mi?
AfD homojen bir parti olmadığı gibi seçmeni de homojen değil. Partinin içinde ekonomik liberal ve merkez sağa yakın muhafazakâr kesimlerin yanı sıra sosyal politikada daha devletçi çizgiyi savunan gruplar da bulunuyor. Göçmen kökenli seçmenler arasında da AfD’ye destek görüyoruz.
Sizce AfD’yi yalnızca “ırkçı” etiketiyle açıklamak, partinin neden bu kadar farklı toplumsal kesimlerden oy alabildiğini sorgulamaktan kaçınan bir kolaycılığa dönüşüyor mu? Özellikle sosyal devlet, göç ve “önce Almanlar” söylemi açısından baktığınızda, refah şovenizmi AfD’nin başarısını açıklamak için daha kapsayıcı bir kavram olabilir mi? Siz AfD’yi nasıl tanımlıyorsunuz?
MACİT KARAAHMETOĞLU – AfD’yi anlamakla AfD’yi normalleştirmek arasına çok net bir çizgi çekmemiz gerekiyor. Bir partinin neden milyonlarca insanın oyunu aldığını araştırmak, o partinin radikal söylemlerini meşrulaştırmak değildir. Tam tersine, demokratik siyasetin görevidir.
AfD seçmeninin tamamına “ırkçı” demeyi hem yanlış hem de siyasi açıdan son derece konforlu bir kolaycılık olarak görüyorum. Çünkü o zaman şu zor soruyu sormaktan kurtulmuş oluyoruz: İnsanlar neden AfD’ye yöneliyor?
Fakat buradan AfD’nin siyasi çizgisinin masum olduğu sonucu da çıkmaz. AfD’nin kullandığı “Remigration”, etnik aidiyet üzerinden kurduğu Almanlık anlayışı ve toplumun bir bölümünü diğer bölümüne karşı konumlandıran söylemi görmezden gelinemez.
Ben AfD’yi yalnızca klasik anlamda bir “ırkçı parti” etiketiyle açıklamıyorum. AfD bugün etnik milliyetçiliği, sosyal huzursuzluğu, ekonomik güvensizliği ve kültürel kayıp korkusunu aynı siyasi potada birleştiren radikal sağ bir parti haline gelmiştir.
Burada “refah şovenizmi” kavramının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü AfD sosyal devletin küçülmesini savunmaktan ibaret bir siyaset yürütmüyor. Aynı zamanda sosyal devletin imkânlarının kimlere ait olduğu üzerinden bir algı operasyonu yürütüyor: “Vergiyi sen ödüyorsun, başkaları faydalanıyor”, “Konut sana değil göçmene gidiyor”, “Devlet seni değil başkasını koruyor”...
Bu söylemin tehlikesi tam da burada. Gerçek bir dağılım sorununu, gerçek bir konut sorununu veya gerçek bir hayat pahalılığı sorununu alıyor ve bunların nedenini gelir ve servet dağılımında, yatırım eksikliğinde ya da yıllarca ihmal edilmiş kamu hizmetlerinde değil, yan dairede yaşayan göçmende arıyor.
Dolayısıyla AfD’nin başarısına karşı verilecek cevap, insanların ekonomik ve sosyal kaygılarını küçümsemek değildir. Tam tersine, o kaygıları AfD’den daha ciddi biçimde ele almaktır. Söylememiz gereken şudur: Sorun gerçek olabilir ama AfD’nin gösterdiği suçlu yanlıştır.
“İNSANLARA YALNIZCA MAKROEKONOMİK GÖSTERGELER ANLATMAK YETMİYOR”
– AfD’nin yükselişi konuşulurken merkez sağ ve merkez sol kendi sorumluluğuyla yeterince yüzleşiyor mu? Almanya’da insanlar artan fiyatlar ve kiralarla mücadele ediyor, alım güçlerinin düştüğünü hissediyor, enerji maliyetlerinden, sosyal güvencelerinden ve geleceklerinden kaygı duyuyorlar.
Merkez siyaset insanların geçim, kira, enerji, sosyal güvenlik ve gelecek kaygılarını yeterince sahiplenmeyerek bu alanı AfD’ye kendisi mi bıraktı? Kendi partiniz açısından baktığınızda, AfD’nin yükselişinde “Biz de burada hata yaptık” dediğiniz noktalar neler? Bu sonuçlardan hangi dersler çıkarılmalı?
MACİT KARAAHMETOĞLU – Bu soruya bir sosyal demokrat olarak “Bizim hiçbir hatamız olmadı” diye cevap verirsem seçmene saygısızlık etmiş olurum.
2025 Federal Meclis seçimlerinde SPD yüzde 16,4 oy aldı. AfD ise yüzde 20,8’e ulaştı. Bu sonuç yalnızca AfD hakkında değil, bizim hakkımızda da bir mesajdı.
Şimdi Saksonya-Anhalt’ta çok daha sert bir tabloyla karşı karşıyayız. 6 Eylül seçimlerinin henüz kesinleşmemiş resmî sonuçlarına göre AfD ikinci oylarda yüzde 43,8’e ulaştı. Bir önceki eyalet seçimine göre artış yaklaşık 23 puan. Böyle bir sonucu yalnızca seçmenin radikalleşmesiyle açıklarsanız siyasetin kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmış olursunuz.
SPD’nin temel vaadi tarihsel olarak çok açıktır: Çalışan insan, emekli, ailesini geçindirmeye çalışan anne baba, kiracı ve toplumun imkânları daha sınırlı olan kesimler şunu bilmelidir: Devlet beni yalnız bırakmayacak.
Bu güven zedelendiğinde sosyal demokrasinin en büyük sermayesi de zedelenir.
İnsanlara yalnızca makroekonomik göstergeler anlatmak yetmiyor. İstatistiksel olarak enflasyon düşebilir ama marketteki fiyat eski seviyesine dönmüyor. Maaş yükselmiş olabilir ama insan ay sonunda kendisini daha güvende hissetmeyebilir. Nitekim Federal İstatistik Dairesi verilerine göre reel ücretler 2025 yılında yüzde 1,9 arttı, ancak reel ücret seviyesi böylece ancak 2019 düzeyine yaklaşabildi. Bu, insanların son yıllarda yaşadığı kaybın neden hâlâ siyasi hafızalarında olduğunu da anlatıyor.
Bizim dersimiz bence çok açık: Siyaset yalnızca insanların gelirini değil, güven duygusunu da korumak zorundadır.
Uygun fiyatlı konut, güçlü belediyeler, iyi okullar, çalışan bir demiryolu sistemi, ulaşılabilir sağlık hizmeti, iyi ücret ve güvenli emeklilik sistemi soyut sosyal politika başlıkları değildir. Bunlar demokratik sistemin günlük hayattaki görünür yüzüdür.
Devlet vatandaşın karşısına yalnızca vergi talep ederken veya bir form doldurmasını isterken çıkıyor, ama kreş gerektiğinde, doktor randevusu aradığında ya da uygun fiyatlı ev bulmaya çalıştığında ortada görünmüyorsa, insanlar bir noktada “Bu sistem kimin için çalışıyor?” diye sorar.
AfD de tam olarak bu boşluğu kullanıyor. Hatalarımızla yüzleşebildiğimizi düşünüyorum ve geçmişten ve yeni dönemdeki seçim sonuçlarından çeşitli dersler çıkararak yolumuza devam edeceğiz.
“SİYASET GERÇEĞİ SÖYLEMEK ZORUNDA”
– Savunma Bakanı Boris Pistorius, AfD’yi insanların savaş korkusunu siyasi amaçlarla kullanmakla suçladı ve “Korku AfD’nin yakıtıdır” dedi. Ancak burada merkez siyasetin de kendisine sorması gereken bir soru yok mu? İnsanların savaşın büyümesinden kaygı duyması, anne babaların çocuklarının bir gün savaşa gönderilmesinden korkması ve gençlerin savaşsız bir gelecek istemesi başlı başına meşru toplumsal kaygılar. Özellikle Doğu Almanya’da Ukrayna’ya silah gönderilmesine yönelik itirazın daha güçlü olduğu da görülüyor. Bu kaygıları yalnızca AfD’nin kullandığı bir “korku” olarak tanımlamak, toplumdaki gerçek bir rahatsızlığı küçümsemek anlamına gelebilir mi? Merkez siyaset bu endişelere yeterince yanıt vermediği için savaş ve barış meselesini AfD’ye kendisi mi bıraktı?
MACİT KARAAHMETOĞLU – Evet, bu konuda toplumdaki kaygıları küçümsemek büyük hata olur. Bir anne veya baba “Çocuğum bir gün savaşa gitmek zorunda kalacak mı?” diye soruyorsa ona jeopolitik bir konferans vermek yeterli olamaz. O korkunun insani olduğunu kabul etmek gerekir.
Aynı zamanda siyaset gerçeği de söylemek zorunda. Avrupa’da barışı korumak istiyoruz ama Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş bize barışın kendiliğinden devam eden bir durum olmadığını gösterdi.
Savunmaya daha fazla kaynak ayrılması bu nedenle bizim için savaş istemenin değil, savaşın Avrupa’ya daha fazla yayılmasını önleyecek caydırıcılığın bir parçasıdır.
Ama burada demokratik siyasetin iletişim hatası yaptığı dönemler olduğunu kabul etmeliyiz. İnsanlara yalnızca “daha fazla savunma harcaması gerekiyor” dediğinizde cümlenin yarısını söylemiş olursunuz. Diğer yarısı şudur: Neden? Hangi tehdit karşısında? Hangi sınırlar içinde? Diplomasi nerede? Avrupa’nın uzun vadeli barış perspektifi ne?
Bugün Almanya’nın savunma harcamaları çok ciddi biçimde yükseliyor. Bu büyüklükteki kararların topluma anlatılması, parlamenter denetime tabi tutulması ve sosyal devlet ile güvenlik arasında sahte bir tercih yaratılmaması gerekiyor.
Bir ülke dışarıya karşı güvenli ama içeride sosyal olarak parçalanmışsa güçlü değildir. Aynı şekilde sosyal olarak güçlü ama kendisini savunamayacak durumdaysa da güvenli değildir.
Sosyal güvenlik ile dış güvenlik birbirinin rakibi değil, demokratik bir devletin iki temel görevidir. AfD’nin yaptığı ise insanların barış özlemini alıp bunu Rusya’nın saldırganlığını ve Avrupa’nın güvenlik gerçekliğini perdeleyen bir siyasi slogana dönüştürmektir.
SAVAŞ VE SİLAHLANMA: “AfD MASKESİNİ KENDİ DÜŞÜRDÜ”
– Burada AfD’nin kendi söyleminde de bir çelişki ortaya çıkmıyor mu? Parti Ukrayna’ya silah yardımına ve artan savunma harcamalarına karşı çıkarken, Saksonya-Anhalt AfD lideri Ulrich Siegmund İsrailli savunma şirketi Elbit Systems’ın eyalette üretim yapmasına prensipte karşı olmadıklarını açıkladı ve askeri üretimin Almanya’nın güvenliği açısından gerekli olduğunu savundu.
AfD gerçekten savaş ve silahlanma karşıtı bir parti mi, yoksa toplumdaki savaş karşıtı tepkiyi siyasi kazanca mı dönüştürüyor?
MACİT KARAAHMETOĞLU – Bence burada AfD kendi maskesini kendisi düşürdü. Saksonya-Anhalt’taki AfD lideri Ulrich Siegmund, İsrailli savunma şirketi Elbit Systems’ın olası yatırımı sorulduğunda savunma sanayisi üretimini kategorik olarak reddetmediklerini söyledi. Daha da önemlisi bunu gelecekte planladıkları “Remigration ve sınır dışı etme operasyonlarında” gerekli olabilecek araçlarla ilişkilendirdi.
Bu sözleri hafife alamayız çünkü burada iki gerçek aynı anda ortaya çıkıyor.
Birincisi, AfD’nin “Biz silahlanmaya karşı barış partisiyiz” anlatısının tutarlı olmadığı görülüyor. Silahın kimin elinde ve hangi amaçla kullanılacağına göre değişen bir “barış” anlayışı barış politikası değildir.
İkincisi ve daha vahimi, askeri üretim ile göçmenlerin kitlesel biçimde geri gönderilmesi aynı cümlede buluşturuluyor.
Ben o nedenle şu soruyu sordum ve sormaya devam edeceğim:
“Göçmenleri silah zoruyla evlerinden alıp sınır dışı etmeyi mi düşünüyorsunuz?”
Almanya’da yaşayan milyonlarca insanın bu sorunun cevabını bilmeye hakkı var.
AfD’nin “barış partisi” söylemine karşı yapılması gereken, onların sloganını başka bir sloganla karşılamak değildir. Kendi sözlerini halka göstermektir. Çünkü bazen bir partiyi anlatmanın en etkili yolu, onun söylediklerine hiçbir şey eklemeden insanların önüne koymaktır.
AfD dışarıya karşı barıştan söz ederken içeride göçmenler üzerinden toplumsal barışı hedef alan bir siyaset yürütüyor. Ben asıl çelişkiyi burada görüyorum.
“ÖNCE ALMANYA” DİYORLAR AMA HANGİ ALMANYA, KİMİN ALMANYASI?
– AfD bir taraftan Rusya’yla ilişkileri nedeniyle Almanya’da ciddi tartışmaların odağında, diğer taraftan ABD Başkanı Donald Trump ve MAGA çevrelerinden açık siyasi destek görüyor. Moskova ile Washington’ın çıkarları aynı olmadığı halde her iki taraftan AfD’ye yönelik bu yakınlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Almanya’nın çıkarları” ve egemenlik iddiasıyla seçmenin karşısına çıkan AfD gerçekten bağımsız bir “Önce Almanya” siyaseti mi izliyor, yoksa Almanya üzerindeki farklı dış güç çıkarlarının kesiştiği bir siyasi alana mı dönüşüyor?
Ve son olarak: Milyonlarca Türk kökenlinin ve yaklaşık 5,5 milyon Müslümanın yaşadığı Almanya’da AfD’nin bu ölçüde güçlenmesi, ülkenin iç dengeleri, toplumsal birlikteliği ve göçmen kökenli insanların geleceği açısından sizce ne anlama geliyor?
MACİT KARAAHMETOĞLU – Ben burada çok temel bir ölçüt kullanıyorum: Bir Alman siyasi partisinin politikası Berlin’de mi belirleniyor, yoksa Moskova’da veya Washington’da alkış alıp almamasına göre mi şekilleniyor?
AfD sürekli “Alman çıkarlarından” ve ulusal egemenlikten söz ediyor. Fakat aynı partinin Rusya ile ilişkileri nedeniyle Federal Meclis’te Almanya’nın güvenlik çıkarları bağlamında özel bir tartışmaya konu olduğunu gördük. Diğer taraftan ABD’deki MAGA hareketinden ve Donald Trump çevresinden gelen açık siyasi sempatiyi de görüyoruz.
Moskova ile Washington aynı şeyi istemiyor olabilir. Ancak demokratik Avrupa’nın zayıflaması, Avrupa Birliği’nin içeriden parçalanması ve Almanya’nın Avrupa içindeki hareket kabiliyetinin azalması farklı aktörlerin farklı gerekçelerle işine gelebilir.
Bu nedenle benim “egemenlik” anlayışım çok basit: Almanya’nın egemenliği, Moskova’ya bağımlı olmamak kadar Washington’a bağımlı olmamak demektir. Alman çıkarlarını savunmak, demokratik, ekonomik olarak güçlü ve kendi kararlarını verebilen bir Almanya’yı güçlü ve egemen bir Avrupa’nın parçası olarak savunmaktır.
Kendisine “Önce Almanya” diyen bir siyasi hareketin, Almanya’nın demokratik kurumlarını ve Avrupa’daki ittifaklarını zayıflatacak dış aktörlerle aynı siyasi hedeflerde buluşması en azından şu soruyu hak ediyor:
“Önce Almanya” diyorsunuz, peki hangi Almanya ve kimin çıkarları için?
Benim savunduğum Almanya kendi demokratik iradesiyle hareket eden güçlü bir Avrupa’nın merkezindeki Almanya’dır.
“GÖÇMENLER BU ÜLKENİN SEYİRCİLERİ DEĞİL, SAHİPLERİDİR”
– Son olarak... Milyonlarca Türk kökenlinin ve yaklaşık 5,5 milyon Müslümanın yaşadığı Almanya’da AfD’nin bu ölçüde güçlenmesi, ülkenin iç dengeleri, toplumsal birlikteliği ve göçmen kökenli insanların geleceği açısından sizce ne anlama geliyor?
MACİT KARAAHMETOĞLU – Burada mesele artık yalnızca göçmenlerin meselesi değildir. Almanya’nın nasıl bir ülke olacağı meselesidir.
Federal İstatistik Dairesinin 2025 verilerine göre Almanya’da yaklaşık 21,8 milyon insanın bir göç hikâyesi var, bu, özel hanelerde yaşayan nüfusun yüzde 26,3’üne karşılık geliyor.
Almanya’daki Müslüman nüfusa ilişkin Federal Göç ve Mülteciler Dairesinin kapsamlı araştırması ise ülkede yaklaşık 5,3 ila 5,6 milyon Müslümanın yaşadığını ortaya koyuyor. Araştırmanın yapıldığı dönemde bunların yaklaşık yüzde 47’si Alman vatandaşıydı.
Yani burada “Almanlar” ve “göçmenler” diye birbirinden tamamen ayrı iki toplumdan söz etmiyoruz.
Doktorunuzun adı Mehmet olabilir. Çocuğunuzun öğretmeni Ayşe olabilir. Şirketinizde mühendis olarak çalışan insanın ailesi Türkiye’den gelmiş olabilir. Vergi veren, şirket kuran, hastanede çalışan, yaşlılara bakan, bilim yapan, milletvekili olan milyonlarca insan bu ülkenin parçasıdır.
Ben de onlardan biriyim.
Bu nedenle “Remigration” tartışması benim için soyut bir göç politikası tartışması değil. Aksine şu soruyla ilgilidir: Almanya’da kimin gerçekten bu ülkeye ait olduğuna kim karar verecek? Pasaport mu, anayasa mı, yoksa birilerinin kafasındaki etnik Almanlık tanımı mı?
Demokratik Almanya’nın bu soruya verdiği cevap nettir. Alman vatandaşlığı birinci ve ikinci sınıf olarak bölünemez.
Ama göçmen kökenli insanlara da şunu söylemek gerekiyor: Korkup demokratik hayattan geri çekilmek yanlış cevap olur. Tam tersine oy kullanmak, siyasi partilere katılmak, sendikalarda, derneklerde ve sivil toplumda yer almak bugün her zamankinden daha önemli.
Ve merkez partilerine de bir uyarım var: Göçmen kökenli vatandaşları yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir “hedef kitle” olarak görürsek büyük hata yaparız. Bu insanlar Almanya’nın seyircileri değil, sahipleridir.
AfD’nin yükselişi bize önemli bir şeyi hatırlatıyor:
Demokrasi yalnızca aşırı sağa karşı çizilen kırmızı çizgilerle korunmaz. Demokrasi, insanların o çizginin demokratik tarafında kalmak için somut bir neden gördüğü zaman güçlü kalır.
Bu nedenle mücadelemiz yalnızca AfD’ye karşı değildir. Daha iyi ücret, daha uygun konut, güçlü sosyal devlet, iyi eğitim, güvenlik, fırsat eşitliği ve herkesin kendisini ait hissedebildiği bir Almanya için mücadeledir.
MACİT KARAAHMETOĞLU HAKKINDA
Macit Karaahmetoğlu, 11 Temmuz 1968’de Rize’de doğdu. Hukuk eğitiminin ardından avukatlık yapan Karaahmetoğlu, telif ve medya hukuku alanında uzman avukat olarak çalıştı. Baden-Württemberg SPD’den Federal Meclis’e seçilen Karaahmetoğlu, halen 21’inci yasama döneminde milletvekilliği görevini sürdürüyor.
Federal Meclis’te Hukuk ve Tüketicinin Korunması Komisyonu ile Seçim İnceleme, Dokunulmazlık ve İçtüzük Komisyonu’nun asil üyesi olan Karaahmetoğlu, Seçim İnceleme, Dokunulmazlık ve İçtüzük Komisyonu’nun başkanlığını da yürütüyor. Savunma Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu’nda ise yedek üye olarak görev yapıyor.
Türk Alman Toplumu (Deutsch-Türkische Gesellschaft e.V.) Başkanlığını da sürdüren Karaahmetoğlu, Almanya-Türkiye ilişkileri ve Almanya’daki Türkiye kökenli toplum alanında uzun yıllardır faaliyet gösteriyor.
IŞIN ERTÜRK - BERLİN
Haber Kaynağı : 12punto
Çok Okunanlar
Korku, dağları bekliyor
AKP'li isim geri adım attı
Latte 400 TL palamut 300 TL
'Av mevsimi' açıldı: Fakat bu macera herkesi yakar!
Kuzey Marmara Otoyolu kullanım kitapçığı
Zemin mi kötü, İsmail hoca?
Çinli robotlar tarih mi yazıyor?
Bilal Erdoğan’dan Amedspor taraftarlarına
İfade veren Raci Şaşmaz’ın cevap vermediği soru dikkat çekti
Rasim Ozan Kütahyalı ifade veriyorum dedi, Başsavcılık yalanladı!