Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Güzellik de neymiş (beyin)

Merhabalar,

Fikri hür, vicdanı hür, güzel insanlar.

Sanatın aynasından bakmaya devam…

Bugün bize sanatın aynasından görünen; yine güzellik ama beynin içinde güzellik…

Sevgili okur, 

Güzelle olan ilişkimiz yorucu bir uğraş mı?

O zaman bende sizi biraz uğraştırayım, olur mu?

Kendimiz, güzellik ve birde beynimiz üzerine bir odaklanalım hele…

Özellikle beynimizin çalışma sistemiyle ile güzellik arasında öyle bir ilişki var ki: 

Öyle, böyle değil….

Sabırla okuyunuz efendim.

Hiç kendimize sorduk mu? Güzelliğin aynasında kendimizi nereye koyuyoruz? Beynimiz bu işin neresinde?

Kendimizi koyduğumuz yerde mutlu oluyor muyuz?

Ötekinin gözünde: kendimizi, güzelliğin terazisine vurduğumuzda ne hissediyoruz?

Eğer terazinin kefesindeki sonuçtan memnun kalıyorsak ne duyumsuyoruz?

Veya tam tersi terazinin kefesindeki sonuçtan memnun kalmıyorsak, hangi dertlere, hangi depresyonlara savruluyoruz?

Hiç düşündünüz mü? Kadın, erkek herkes ideal güzellikte olsaydı, ne olurdu?

O zaman rekabet olur muydu?

Kendini, sosyal açıdan, ekonomik açıdan, fiziksel açıdan ispat etmek ve güzel olanı elde etmek için ölesiye mücadele etmek gerekir miydi?

Dolayısıyla mesela sanatçılar, bilim insanları, krallar vb. gibi tarih yazmış, tarihe geçmiş insanlar ortaya çıkar mıydı?

Ya da bugünkü medeniyet dediğimiz şey inşa edilebilir miydi?

Biraz düşünün bakalım…

Ha, bana soracak olursanız çıkmazdı derim.

Niye mi? Öncelikle: güzel olanın genetik açıdan sağlıklı ve güçlü olanı ve böylece neslin devamı için uygun şartları temsil ettiği, ikinci olarak da tarım devrimi sonrası kurulan kent devletlerinden başlayarak sahip olunan maddi ve sınıfsal zenginliğin göstergesi olarak: ister insanda olan güzelliğe ister nesnede olan güzelliğe ister doğada olan güzelliğe sahip olma haliyle toplum içindeki gücünüzü göstermesi bakımından güzelliğin: insanlar arasındaki rekabetin ortaya çıkmasının zorunlu itkisi olması gerekir diye düşünüyorum.

İsterseniz bir de doğaya hayvanlar alemine bakalım. Hayvanlar aleminde erkekler hep süslü, iri, güçlü ve yırtıcı oluyorlar. Dişiler ise erkeklere göre daha küçük, süssüz ve daha güçsüz oluyorlar ama çiftleşme konusunda söz sahibi oluyorlar. Kiminle çiftleşeceklerine kendileri karar veriyorlar. Evrimsel açıdan seçilimi yapma yetkisi dişilere verilmiş ve dişiler, nesillerinin devamı açısından genetik olarak güçlü olan erkek adaylar arasından seçimlerini yapıyorlar. Dişiler açısından en temel motivasyon neslin en güçlü genetik kodlarla devamının sağlanması, bunun için erkekleri rekabete zorluyorlar ve bu rekabette başarılı olanları seçerek, nesillerinin sağlıklı bir şekilde devamını sağlıyorlar.

İnsanlar alemine: yani kendi toplumsal ilişkilerimizin kadın erkek ilişkileri mimarisinden baktığımızda da göreceğimiz şey: konuyu insan ilişkilerinin karmaşıklıklarından sadeleştirdiğimizde:  karşımıza çıkacak gerçeklikle aynı şey olmasın, sayın okur ne der bu konuda diye dertleniyorum…

Bir örnekle açıklamaya çalışalım efendim. Mesela: Köyde, kasabada veya şehirde yaşayan bir kadının için de bulunduğu sosyo-ekonomik, kültürel, sınıfsal ve kültürel temeller, eş seçiminde onu duygusal açıdan, zihinsel açıdan, ruhsal açıdan, sınıfsal ve maddi açıdan en güçlü olanlara doğru motive ediyor. Sevgili okur, ediyor değil mi?

Sayın hocam, yani, bir sürü: sonu hüsranla ve cinayetlerle biten evlilikler yok mu diyorsunuz?

Yoo kesinlikle öyle demiyorum. Çünkü yapılan tüm eş seçimlerinin, yapıldığı anın şartlarında en uygun eş seçimi olarak düşünülüp yapıldığını hatırlatmak istiyorum. Yani şartlar diyorum. Gerisini siz anlarsınız diye uzatmıyorum.

Bir alemsiniz Abidin Hocam mı? Diyorsunuz…

Bize güzelliği anlatacağınız yerde kalkmış karı-koca eş seçimlerini anlatıyorsunuz.

Ey okur, anlatmayalım da kendimize mi saklayalım ne güzel işte bakın güzellikte ne menem şeymiş, başımıza bela mıymış yoksa yaşamımızın temel motivasyonu muymuş? Biraz düşünür ve bir kez daha gerçekten de güzellikte neymiş diye kendimize sorarız, fena mı olur?

Sevgili okur, konuyu birazda beynimiz ve onun temel işleyiş mekanizmalarından ele alalım, eğlenceli olur.

Hiç düşündünüz mü? Yada merak ettiniz mi? Vücudumuzda en fazla enerjiyi hangi organımız tüketiyor diye?

Ben sizin yerinize hem düşündüm hem de merak ettim efendim.

Hazırsanız söylüyorum: Beyin. Hani bazı insanlarda olmadığını, olanların bazısında da iyi çalışmadığını düşündüğümüz et parçası. Bu arada beynin sağlıklı çalışabilmesi için proteine ihtiyaç duyduğunu unutmamak lazım tabi… Hemen veryansın ediyorsunuz tabi; hocam sen nerede yaşıyorsun, etin kilosu kaç para biliyor musun diye… 

Neyse işin içine öyle proteinmiş, etmiş fazla karıştırmayalım. Biliyorsunuz çok şükür aç insanımız yokmuş. Yetkililer öyle diyorlar efendim. Et de yemeyiversinler değil mi efendim. Maazallah sonra ne olur: beyinler çalışmaya başlar.

İzninizle biz yine konumuza: beyin hazretlerine dönelim.

Kendisi toplam vücut ağırlığımızın sadece yaklaşık %2'sini oluşturmasına rağmen, günlük olarak harcadığımız toplam enerjinin yaklaşık %20'sini tek başına tüketir. Böyle de obur bir şeydir. O zaman şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere: değil mi efendim?

En çok enerji harcayan organımız beyinse ve beynin enerji ihtiyacının karşılanması için sürekli ne yapmak gerekir? Tabi ki insanlığın en başından beri ya avlanarak ya toplayarak yada üreterek yiyecek elde etmek ve beslenmek gerekir. Ya yeterli yiyeceğiniz yoksa ve hala düşünme gibi enerji tüketici zihinsel işlemler yapıyorsanız, ne olur. Beyniniz hızlı bir şekilde enerji depolarınızdaki enerjiyi tüketmeye başlar değil mi? Peki tüm varlık nedeni bizi hayatta tutmak olan beynimiz bu duruma karşı boş durur mu? Hemen kendine bir güzellik yapar (hemen dediysek, hemen değil tabi, 3 milyon yıl içinde falan yani) zihinsel kısayollar  (heuristikler), bilişsel önyargılar (cognitive biases) geliştirir. Niye bu mekanizmaları geliştirir mi? Diye sordunuz. Hayatta kalmak için efendim. Çünkü yiyecekler hiçbir zaman bol olmadı. Bu durum karşısında ne yapmış bizleri düşünen fedakâr beynimiz: daha az düşünürsem daha az enerji harcarım ve böylece hayatta kalma şansım artar diyerek bu mekanizmaları kurmuş. İyi mi yapmış? Kötü yapmış? Cevabını siz düşünmeyi çok seven siz sevgili okurlara bırakıyorum.

Zihinsel kısayollar ile bilişsel önyargıları kısaca açıklayayım da: konu aydınlığa kavuşsun, zihniniz bulanmasın.

Zihinsel kısayollar: Beyin, her durum için sıfırdan ve derinlemesine bir analitik düşünce süreci yürütmek yerine, geçmiş deneyimlere dayanarak en hızlı ve "yeterince iyi" kararı verir. Bu, enerjiden muazzam bir tasarruf sağlar. Örneğin, araba kullanırken vites değiştirme veya fren yapma gibi eylemleri sürekli düşünerek yapmamamız, bu kısayolların (alışkanlıkların) bir sonucudur.

Bilişsel önyargılar: Kısayollar her zaman kusursuz çalışmaz; bu kestirmeler sistematik düşünce hatalarına veya önyargılara dönüşebilir. Örneğin, hızlı hareket eden bir karaltıyı doğrudan "tehlike" olarak algılamak, hatalı bir genelleme olsa bile, ilkel atalarımızın hayatta kalmasını sağlamıştır. Günümüzde de ilk izlenimlerimiz veya kalıplarımız bu prensiple şekillenir.

Amerikalı Nobel Ekonomi Ödülü sahibi psikolog Daniel Kahneman'ın geliştirdiği modele göre, bu durum zihnimizde iki farklı sistemin (Sistem 1 ve Sistem 2) çekişmesine dayanır:

Sistem 1: Otomatik, hızlı, duygusal ve düşük enerji tüketen sistemdir. Kısayolları ve önyargıları yönetir.

Beynimiz, ağır hesaplamalar yapan Sistem 2'yi sürekli çalıştırmamak ve hayatta kalmak için verileri önceden filtrelenmiş kalıplarla değerlendirmeyi seçer. Özetle; kısayollar ve önyargılar, beynin sınırlı enerji bütçesini en verimli şekilde kullanma stratejisidir.

Sistem 2: Yavaş, mantıklı, dikkat gerektiren ve yüksek enerji tüketen sistemdir. Analitik düşünme için ciddi miktarda enerji harcanması gerekir.

Görüyor musunuz? Beynin bizim için neler düşündüğünü, neler yaptığını. Eminim gözleriniz yaşarmıştır.

Abidin Hocam, Allah razı olsun beyinlerimizden ama ne oldu bu güzelliğe? Bir türlü sadede gelemedin demeye başladınız değil mi efendim…

Güzelliğe geldik efendim. Yazıda çok uzadı gibi… Umarım sıkılmamışsınızdır…

Benim okurum sıkılmaz diye düşünüyorum…

Size bu güzellik denen şeyin kültürel bir öğrenme değil de yukarıda bir saattir anlatmaya çalıştığım şekliyle bilişsel bir kısa yoldan temellendiğini ve arkasında da sağlıklı nesiller yaratma konusunda temsiliyet gücü elde etmiş olan simetri ve orantının ve ikisinin birden bütüncül halinin etkili olduğunu gösteren bir bilimsel deneyle açıklayacağım.

Geldik sona, hazır mısınız efendim?

Amerikalı Gelişim psikoloğu Dr. Judith H. Langlois ve ekibi, 1987 yılında Teksas Üniversitesi’nde “bebeklerin yüz algısı ve çekicilik tercihi” başlıklı deneyler yapmıştır.

Deneyde: 2 ile 8 ay yaş aralığında 73 bebek kullanılmıştır. Yetişkinler, sadece bebeklerin izlediği yüz fotoğraflarını "çekici" veya "çekici olmayan" şeklinde önceden puanlamak amacıyla deneyde yer almışlardır. 

Standart görsel tercih tekniğinin kullanıldığı çalışmada, bebeklere yetişkinlerin önceden puanladığı kadın yüzlerinin fotoğrafları çiftler halinde (biri çekici, diğeri çekici olmayan) gösterilmiştir. Sonuç olarak, birkaç aylık bebeklerin bile (yetişkinlerin "çekici" olarak derecelendirdiği) simetrik ve orantılı yüzlere, çekici olmayanlara kıyasla anlamlı derecede daha uzun süre baktığı gözlemlenmiştir.

Bu sonuçlar, güzellik algısının ve stereotiplerin temelinin kültürel öğrenmeyle değil, beynin görsel uyum ve orantıya verdiği doğal tepkilerle erken yaşta başladığını kanıtlamıştır.

Nihayet geldik mi yazının sonuna.

Her şey bu kadar basit miymiş diyorsunuz. Ona da siz karar verin sevgili okur.

Kafalar biraz karıştı galiba… Olsun, olsun iyidir. Beyinler çalışsın iyidir diyeceğim ama o da bedava çalışmıyor ki diyecek olursunuz diye korkuyorum…

Üzüldünüz mü yoksa: yazının bittiğine…

Üzülmeyin efendim, güzelliği anlatmaya devam edeceğiz.

Mesela “güzellin on para etmez diyor” büyük ozanımız Aşık Veysel.

Kalın sağlıcakla.

Bir daha ki buluşmamıza kadar, şimdilik hoşça kalın, şu an ve her zaman, sanatla nefes alın, sanatla kalın.