Euro
Arrow
55,1480
Dolar
Arrow
49,3480
İngiliz Sterlini
Arrow
65,2399
Altın
Arrow
6694,8707
BIST
Arrow
12.151
Anasayfa > Yazarlar > Atıf Ünaldı > Yapay Zekâ ligi: Düşenler ve kalkanlar

Yapay Zekâ ligi: Düşenler ve kalkanlar

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 13.10.2026 06:00

Yapay zekâ yarışında artık yalnızca kimin daha güçlü bir model geliştirdiğine bakmak yeterli değil. Kimin geliştirdiği teknolojiyi daha doğru konumlandırdığı, kimin kullanıcılarıyla sağlıklı bir ilişki kurduğu, kimin profesyonel ihtiyaçları anlayabildiği ve kimin uzun vadeli bir stratejiye sahip olduğu da en az teknolojinin kendisi kadar önemli. Üstelik bu yarışta bugün lider görünenlerin yarın aynı konumda kalacağının hiçbir garantisi yok.

Son dönemde yapay zekâ şirketlerinin performanslarını, ürünlerini ve kullanıcılarıyla kurdukları ilişkileri izlediğimde oldukça ilginç bir tabloyla karşılaşıyorum. Bazıları teknolojik olarak ilerlerken kullanıcı deneyiminde geriliyor. Bazıları mükemmel teknolojiler geliştirmesine rağmen bunları satmayı beceremiyor. Bazılarıysa çok daha geriden başladıkları yarışta rakiplerinin hatalarından yararlanarak hızla yükseliyor.

ChatGPT: Liderliğin getirdiği rehavet mi?

Öncelikle ChatGPT ile başlayalım. Çünkü son bir haftadır karşılaştığım performans düşüşü gerçekten inanılmaz boyutlarda. Saçma cevaplar, anlamsız itirazlar, çözülmesi gereken problemi çözmek yerine kullanıcıyla tartışmaya giren bir sistem ve bütün bunları yaparken harcadığı inanılmaz zaman.

Bu değişimin arkasında ne olduğunu bilmiyorum. Türkiye’de reklam uygulamalarına yönelik entegrasyon çalışmalarının mı, yoksa yeni modellerin devreye alınması sırasında yaşanan sorunların mı etkisi var? Bunlar şu anda yalnızca iki ihtimal. Ancak kullanıcı açısından sonuç değişmiyor: Daha önce başarıyla yürüttüğünüz profesyonel işleri artık aynı güvenilirlikle yaptıramıyorsunuz.

ChatGPT’nin en büyük yumuşak karnı ise bence teknik kapasitesinden çok, telif hakları, ırkçılık, ayrımcılık ve benzeri konularda aldığı aşırı korumacı kararlar. Üstelik mesele yalnızca bu kararları alması değil. Bir kez karar verdiğinde, kararının neden doğru olduğunu anlatmak ve onu değiştirmemek için gösterdiği anlamsız direnç çok daha büyük bir problem.

Siz bir iş yapmak istiyorsunuz, sistem ise size neden o işi yapmaması gerektiğini anlatıyor. Üstelik çoğu zaman ortada gerçek bir hukuki veya etik sorun bile bulunmuyor. Kullanıcının talebini yanlış yorumlayıp ardından kendi yanlış yorumunu savunmaya başlıyor. Böylece bir yapay zekâ asistanından beklenen en temel özellik, yani insanın işini kolaylaştırma becerisi ortadan kalkıyor.

Bu yaklaşım çocuklarla iletişim kuran sistemlerde veya daha kontrollü abonelik modellerinde bazı avantajlar sağlayabilir. Ancak yetişkinler ve özellikle profesyonel kullanıcılar açısından ciddi bir sorun yaratıyor. Bir gazetecinin, yazarın, yazılımcının veya araştırmacının ihtiyacı kendisine sürekli ahlak dersi veren bir yazılım değil; ne istediğini anlayan, teknik kapasitesini ortaya koyan ve gerektiğinde sınırlarını açıkça belirterek çözüm üreten bir sistem.

OpenAI’nin en büyük tehlikesi de burada. Teknolojik liderlik, kullanıcıyı anlamayı bıraktığınız anda sizi korumaya yetmeyebilir.

Grok: Geç başladı ama rakiplerinin hatalarından öğreniyor

Grok yapay zekâ yarışına oldukça geç katıldı. Ancak geç başlamanın her zaman dezavantaj olmadığını da unutmamak gerekiyor. Özellikle hızla gelişen teknoloji alanlarında sonradan gelenlerin, öncülerinin yaptığı hataları tekrarlamadan ilerleme avantajı bulunuyor.

Grok’un dikkatimi çeken tarafı, ChatGPT’nin kullanıcı ilişkilerinde yaptığı hataların önemli bir bölümünü yapmaması. Daha doğrudan, daha az müdahaleci ve kullanıcının ne yapmak istediğine daha fazla odaklanan bir yaklaşımı var.

Burada Elon Musk faktörünü de göz ardı edemeyiz.

Musk’ın geçmişine baktığımızda yalnızca yeni şirketler kuran bir girişimci görmüyoruz. Bankacılık ve ödeme sistemlerinden otomotiv sektörüne, uzay teknolojilerinden enerjiye kadar yerleşik sektörlerin iş yapış biçimlerini değiştirmeye çalışan bir isim görüyoruz. Her girişiminin başarılı olduğunu söylemek mümkün değil ama özellikle SpaceX ve Tesla ile ortaya koyduğu sonuçları da küçümseyemeyiz.

Tesla’nın önemi yalnızca elektrikli otomobil üretmesinde değil. Otomobil gibi güvenlik açısından kritik bir alanda yazılımı, sensörleri, veri toplamayı ve giderek artan otomasyonu tek bir sistem içerisinde yönetme deneyimi kazanmış olmasında. İnsan hayatıyla doğrudan ilişkili teknolojiler geliştirmek, sıradan bir internet hizmeti sunmaktan çok farklı bir mühendislik disiplini gerektiriyor.

SpaceX ise bunun başka bir örneği. Uzay teknolojilerinde geleneksel kurumların ve şirketlerin yıllardır sürdürdüğü çalışma modellerini değiştirdi.

Dolayısıyla Musk’ın yapay zekâ alanındaki girişimini yalnızca bir sohbet robotu geliştirme çabası olarak değerlendirmek yanlış olur. Uzun vadede uzay, robotik, otomotiv, iletişim ve yapay zekânın birbirini beslediği bir teknoloji ekosistemi ortaya çıkabilir.

Bu nedenle Grok’un geleceğini değerlendirirken yalnızca bugünkü model performansına bakmıyorum. Arkasındaki girişimcilik deneyimine, teknoloji altyapısına ve farklı sektörleri birbirine bağlayabilme potansiyeline de bakıyorum.

Claude: Teknolojiyi geliştirmek başka, satabilmek başka

Anthropic ve Claude cephesinde ise oldukça farklı bir problem görüyorum. Claude’un özellikle teknik işlerde ve profesyonel kullanım alanlarında önemli başarıları var. Ancak şirketin son dönemde ciddi bir kimlik problemi yaşadığını düşünüyorum.

İyi bir teknoloji geliştirmekle bu teknolojinin neden tercih edilmesi gerektiğini anlatabilmek aynı şey değil.

Claude profesyoneller açısından son derece kullanılabilir bir sistem olmasına rağmen son tüketiciye ulaşma ve kendisini doğru konumlandırma konusunda aynı başarıyı gösteremedi. Özellikle token temelli kullanım ve fiyatlandırma yapısının ekonomik sonuçlarını sıradan kullanıcıya anlatmakta zorlanıyor.

Profesyonel bir yazılımcı token tüketiminin ne anlama geldiğini, hangi işlemin ne kadara mal olacağını ve bu maliyetin yaptığı işe nasıl yansıyacağını hesaplayabilir. Ancak son tüketicinin böyle bir hesap yapmak istediğini düşünmek ciddi bir pazarlama hatası.

İnsanlar yapay zekâ kullanırken sürekli maliyet hesabı yapmak istemiyor. Bir abonelik satın aldıklarında karşılığında ne alacaklarını bilmek istiyorlar.

Türkiye’de Anthropic’in Amerikan yönetimiyle yaşadığı gerilimler de ilginç bir sonuç doğurdu. Amerikan devletinin politikalarına karşı çıkan bazı kesimlerde şirkete yönelik bir sempati oluştu. Bu sempati abonelik tercihlerine de yansıdı. Ancak bir şirketin politik duruşunu beğenmekle ürününü düzenli kullanmak birbirinden tamamen farklı şeyler.

Başlangıçta sempatiyle satın alınan aboneliklerin bir bölümünde kullanıcılar, aslında sistemi günlük hayatlarında yeterince kullanmadıklarını fark ettiler.

Claude’un temel sorunu burada ortaya çıkıyor. Teknolojik kapasitesiyle ticari kimliği arasında bir mesafe var. Profesyonel kullanıcı için güçlü bir araç olmak, kitlesel pazarda başarılı bir marka olmak anlamına gelmiyor.

Amazon: Sessiz, kararlı ve odaklanmış

Yapay zekâ liginde en kararlı ve odaklanmış ilerleyen şirketlerden biri ise yine Amazon gibi görünüyor.

Amazon’un diğerlerinden önemli bir farkı var. Yapay zekâyı yalnızca bağımsız bir ürün olarak pazarlamaya çalışmıyor. Mevcut ticaret, lojistik, bulut bilişim ve kurumsal hizmet altyapısına entegre ediyor.

Özellikle B2B tarafında bu yaklaşımın önemli avantajları bulunuyor. Çünkü şirketlerin yapay zekâdan beklentisi bir sohbet robotuyla konuşmak değil; maliyetlerini azaltmak, operasyonlarını hızlandırmak, verimliliklerini artırmak ve mevcut sistemlerini daha iyi çalıştırmak.

Amazon’un bu alandaki yaklaşımı oldukça tutarlı. Yapay zekâ, zaten var olan büyük bir ticari sistemin daha verimli çalışmasını sağlayan temel teknolojilerden birine dönüşüyor.

Ancak Amazon’un tarihsel bir problemi de var.

Jeff Bezos döneminden itibaren şirketin son tüketiciye dokunan teknoloji ürünlerinde aynı başarıyı gösteremediğini gördük. Kindle kendi alanında önemli bir ürün olmasına rağmen daha geniş bir kişisel teknoloji ekosistemine dönüşemedi. Alexa ise sesli asistan pazarında erken başlamasına rağmen başlangıçta vaat edilen dönüşümü gerçekleştiremedi.

Amazon kurumsal altyapı geliştirmekte ve ticari operasyonları yönetmekte son derece başarılı. Fakat insanların günlük hayatlarında kullanacakları kişisel teknoloji deneyimini tasarlamakta aynı başarıyı her zaman gösteremiyor.

Yapay zekâ tarafında da benzer bir ayrışma yaşanıyor. Kurumsal pazarda güçlü ve kararlı bir ilerleme görülürken son tüketiciye yönelik ürünlerde aynı etki henüz ortaya çıkmış değil.

Bu yüzden Amazon’u yapay zekâ yarışının en istikrarlı oyuncularından biri olarak değerlendiriyorum. Ancak bu istikrarın tüketici pazarında liderliğe dönüşeceği henüz belli değil.

Microsoft ve Meta: Büyük kaynaklar, belirsiz sonuçlar

Microsoft’un teknoloji tarihindeki en önemli başarısızlıklarından biri cep telefonu pazarında yaşandı. Mobil işletim sistemleri ve akıllı telefonlar alanında çok önemli fırsatları kaçırdı. Bugün yapay zekâ yarışında da benzer bir stratejik sıkışmışlık yaşadığını düşünüyorum.

Şirketin muazzam bir kurumsal müşteri tabanı, yazılım ekosistemi ve finansal gücü var. Ancak bütün bu avantajlarına rağmen yapay zekâ alanında kullanıcıların zihninde bağımsız ve güçlü bir kimlik oluşturabildiğini söylemek zor.

Copilot markası çok sayıda ürüne yerleştirildi. Fakat bir teknolojiyi her ürünün içerisine koymak, o teknolojiyi kullanıcı açısından vazgeçilmez hâle getirmek anlamına gelmiyor.

Üstelik Microsoft’un yapay zekâ alanındaki ortaklık ilişkileri de giderek karmaşıklaşıyor. OpenAI ile kurduğu ilişkinin yanında Meta ile yürüttüğü iş birlikleri ve farklı model ailelerine yönelik yatırımları, şirketin çok sayıda seçenek üzerinden ilerlediğini gösteriyor. Ancak bu seçeneklerin hangisinin Microsoft’un uzun vadeli yapay zekâ kimliğini oluşturacağı hâlâ yeterince açık değil.

Meta tarafında da benzer bir durum var.

Mark Zuckerberg’in elinde dünyanın en büyük sosyal medya ekosistemlerinden biri bulunuyor. Instagram, Facebook ve WhatsApp üzerinden milyarlarca kullanıcıya ulaşabilen bir şirketin yapay zekâ dağıtımında çok önemli avantajları olması gerekir.

Ancak kullanıcıya ulaşabilmekle kullanıcıya gerçekten istediği bir teknolojiyi sunabilmek aynı şey değil.

Meta’nın Muse gibi projeleri ve yapay zekâ girişimleri, sahip olduğu dağıtım gücüne rağmen beklenen ölçüde belirleyici bir etki oluşturamadı. Daha önemlisi, Meta’nın yapay zekâyı mevcut ürünlerinin içerisine yerleştirme yaklaşımı da tartışmalı.

İnsanlar WhatsApp kullanırken mutlaka yapay zekâ kullanmak zorunda mı? Instagram’a giren herkesin karşısına bir yapay zekâ asistanı çıkması gerçekten bir ihtiyaç mı?

Teknoloji şirketlerinin kullanıcılarına sürekli yeni özellikler dayatması, o özelliklerin değerli olduğu anlamına gelmiyor.

Microsoft ve Meta’nın ortak problemi burada. Ellerinde olağanüstü kaynaklar, dağıtım kanalları ve kullanıcı tabanları var. Ancak bütün bunları kullanıcı açısından açık, anlaşılır ve güçlü bir yapay zekâ değer önerisine dönüştürmekte zorlanıyorlar.

Google: Büyük beklentiler, büyük hayal kırıklığı

Google konusunda beklentimin düşük olduğunu uzun zamandır söylüyorum. Bunu her dile getirdiğimde de ciddi tepkilerle karşılaştım.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, Google’ın sahip olduğu olağanüstü kaynaklara rağmen yapay zekâ yarışında beklediğim stratejik sorunları yaşadığını düşünüyorum.

Google’ın elinde dünyanın en büyük arama motorlarından biri, YouTube, Android, devasa veri merkezleri, önemli araştırma ekipleri ve çok güçlü bir reklam altyapısı bulunuyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında yapay zekâ yarışının doğal liderlerinden biri olması beklenebilir.

Fakat teknoloji tarihinde büyük kaynaklara sahip olmak her zaman doğru stratejiye sahip olmak anlamına gelmiyor.

Gemini’nin gelişimi ve eğitim verisi ihtiyacı etrafındaki tartışmalar, Google’ın mevcut veri kaynaklarını yapay zekâ çağında nasıl kullanacağı sorusunu daha önemli hâle getiriyor. Üstelik şirketin geleneksel arama motoru ve reklam gelirleriyle yeni yapay zekâ ürünleri arasında kurması gereken ekonomik denge de son derece karmaşık.

Google’ın temel sorununun teknoloji eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Asıl problem, bütün bu teknolojileri kullanıcı açısından tutarlı bir stratejiye dönüştürmekte yaşadığı güçlük.

Türkiye’deki Google sempatisi ise ayrıca incelenmesi gereken bir konu.

Özellikle öğrencilere ücretsiz yapay zekâ hizmeti sunulması, şirketin Türkiye’deki algısını önemli ölçüde olumlu etkiliyor. Normal şartlarda büyük Amerikan teknoloji şirketlerinin veri toplama politikalarına, ticari modellerine ve kullanıcı ilişkilerine sert eleştiriler yönelten bazı kesimler, konu Google olduğunda oldukça sessiz kalabiliyor.

Oysa yıllardır aynı çevrelerden duyduğumuz bir söz var: “Bir ürün için para ödemiyorsanız ürün sizsiniz.”

Bu sözün her ücretsiz hizmet için otomatik olarak doğru olduğunu söylemiyorum. Ancak başka bir şirket öğrencilere ücretsiz yapay zekâ hizmeti dağıttığında hangi sorular sorulacaksa Google için de aynı soruların sorulması gerekiyor.

Bu ücretsiz hizmetin ekonomik modeli nedir? Şirket uzun vadede ne kazanmayı hedefliyor? Öğrenciler açısından nasıl bir platform bağımlılığı oluşturuyor? Kullanıcıların tercihlerini gelecekte nasıl etkileyebilir?

Ücretsiz olduğu için bir teknolojiyi sorgulamaktan vazgeçmek, teknoloji okuryazarlığı açısından son derece problemli.

Google’ın sahip olduğu güç tartışılmaz. Ancak bu gücün yapay zekâ çağında doğru stratejiyle kullanıldığı konusunda aynı iyimserliği taşımıyorum.

Peki yapay zekâ liginin lideri kim olacak?

Bugün yapay zekâ şirketlerini değerlendirirken yalnızca modellerin test sonuçlarına bakmanın giderek daha anlamsız hâle geldiğini düşünüyorum. Çünkü mesele artık sadece hangi modelin daha iyi cevap verdiği değil.

Hangi şirket kullanıcısını daha iyi anlıyor? Hangisi geliştirdiği teknolojiyi ekonomik olarak sürdürülebilir bir ürüne dönüştürebiliyor? Hangisi profesyonellerin ihtiyaçlarıyla son tüketicinin beklentileri arasındaki farkı görebiliyor? Hangisi kendi teknolojisini başka sektörlere taşıyabilecek bir altyapıya sahip?

OpenAI bugün hâlâ çok önemli bir oyuncu. Ancak kullanıcı deneyiminde yaşanan sorunları çözemezse kendi başarısının yarattığı beklentilerin altında kalabilir. Anthropic teknik kapasitesini doğru pazarlama ve fiyatlandırma modeliyle desteklemek zorunda. Amazon kurumsal pazarda istikrarlı ilerliyor ama son tüketiciye ulaşma konusunda eski sorunlarını aşabilmiş değil. Microsoft ve Meta büyük kaynaklarına rağmen henüz yeterince belirgin bir sonuç ortaya koyamadı. Google ise sahip olduğu muazzam avantajları tutarlı bir yapay zekâ stratejisine dönüştürme sınavını veriyor.

Bütün bu tabloya baktığımda şu anda en fazla gelecek vadeden yapay zekâ girişiminin Grok olduğunu düşünüyorum.

Bu, Grok’un bugün her alanda en iyi model olduğu anlamına gelmiyor. Böyle bir iddiam da yok. Ancak geleceği değerlendirirken bugünkü performanstan çok gelişme yönüne, şirketin stratejik kapasitesine ve rakiplerinin yapısal sorunlarına bakıyorum.

Elon Musk’ın farklı sektörlerde gerçekleştirdiği yapıcı yıkımlar, Tesla ve SpaceX üzerinden edindiği mühendislik deneyimi ve yapay zekâyı yalnızca bir sohbet uygulaması olarak görmeyen yaklaşımı, Grok’u uzun vadede çok önemli bir konuma taşıyabilir.

Yapay zekâ liginde bugün zirvede olmak, yarın da zirvede kalacağınız anlamına gelmiyor. Özellikle teknolojinin bu kadar hızlı değiştiği bir dönemde liderlik, geçmişte elde ettiğiniz başarılarla değil, değişime ne kadar hızlı uyum sağlayabildiğinizle ölçülüyor.

Ve görünen o ki bu ligde bazıları sahip oldukları avantajları kaybederken bazıları henüz gerçek potansiyelini göstermeye başlıyor.

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları