Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,4592
Dolar
Arrow
49,1716
İngiliz Sterlini
Arrow
65,3055
Altın
Arrow
6637,2659
BIST
Arrow
12.369

Yapay zekâ trenini de mi kaçıracağız?

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Yapay zekâ dünyasına baktığımızda hâlâ aynı soruları soruyoruz: OpenAI mı önde, Anthropic mi, Google mı?

Bence yanlış yere bakıyoruz.

Çünkü yapay zekâ yarışı artık kimin daha iyi model yaptığı yarışı değil. İş çok daha büyük bir yere gidiyor.

Bugünün denklemi kabaca şöyle:

Model + hesaplama gücü + enerji + dağıtım + sermaye + devlet.

Bunların hepsine aynı anda sahip olabilen, yapay zekâ çağının güçlü oyuncusu olacak.

Geçtiğimiz günlerde Washington’da yaşananlar da aslında bunun göstergesiydi. Büyük yapay zekâ ve teknoloji şirketlerinin yöneticileri artık yalnızca Silikon Vadisi’nde değil, Washington’da da boy gösteriyor.

Şaşırmamak lazım.

Çünkü yapay zekâ artık yalnızca teknoloji meselesi değil.

Enerji meselesi.

Ekonomi meselesi.

Ulusal güvenlik meselesi.

Savunma meselesi.

Ve giderek dış politika meselesi.

İşin ilginç yanı, yapay zekâ şirketleri bir taraftan “Bu teknoloji tehlikeli olabilir, dikkatli olmalıyız” diyor, diğer taraftan milyarlarca dolar harcayarak daha büyük veri merkezleri, daha fazla işlem gücü ve daha güçlü modeller kurmaya çalışıyor.

Bir taraftan frene basmaktan söz ediyorlar, diğer taraftan gaza sonuna kadar basıyorlar.

Bunun önemli nedenlerinden biri para.

Yapay zekâ çok pahalı bir iş.

Çip lazım. Veri merkezi lazım. Enerji lazım. Su lazım. Mühendis lazım. Bunların hepsi için de inanılmaz miktarda sermaye gerekiyor.

Bu yüzden yapay zekâ şirketlerinin gelecek hikâyesini canlı tutmaları gerekiyor.

Burada AGI meselesine geliyoruz.

AGI, yani insanın farklı alanlarda gösterebildiği genel zihinsel yeteneklere yaklaşan yapay zekâ fikri, yıllardır sektörün en büyük vaatlerinden biri.

Ben mevcut büyük dil modellerini büyüte büyüte AGI’ya, hele süper zekâya ulaşacağımız konusunda ikna olmuş değilim.

Ama bunun yapay zekânın önemini azalttığını da düşünmüyorum.

Çünkü yapay zekânın insanlığa yapabileceği çok önemli bir katkı için AGI olmasına gerek yok.

Ben buna “Move 37” diyorum.

2016 yılında Google DeepMind’ın AlphaGo sistemi, dünyanın en iyi Go oyuncularından Lee Sedol ile karşılaştı. İkinci oyunun 37. hamlesinde AlphaGo öyle bir hamle yaptı ki uzmanlar şaşırdı. Çünkü bir insanın tercih etmesi son derece düşük ihtimalli görünen bir hamleydi.

Sonra anlaşıldı ki hamle oyunun gidişatını değiştiren kritik kararlardan biriydi.

Bence yapay zekânın asıl önemi burada.

Bizim göremediğimiz şeyleri görebilmesi.

Medeniyeti kurarken her şeyi kusursuz yapmadık.

Zaten yapamazdık.

Hukuku yaptık, üzerine ekonomiyi koyduk. Teknolojiyi geliştirdik, üzerine başka sistemler kurduk. Kurumlar oluşturduk. Kurallar yazdık. Sonra eski kuralların üzerine yeni kurallar ekledik.

Ortaya biraz Jenga kulesine benzeyen bir medeniyet çıktı.

Bir taş biraz sağda.

Diğeri biraz solda.

Ama kule hâlâ ayakta.

Şimdi yapay zekâ geliyor ve bizim yıllardır bakıp göremediğimiz bazı taşların yanlış yerde olduğunu fark etmeye başlıyor.

Bu yüzden yapay zekâ güvenliği konusunda da bazen yanlış soruyu sorduğumuzu düşünüyorum.

“Yapay zekâ güvenliğimizi tehdit edecek mi?” diye soruyoruz.

Belki de önce şunu sormalıyız:

Biz gerçekten güvenli bir sistem mi kurduk?

Yapay zekâ bazı durumlarda yeni açıklar yaratmaktan çok, bizim yıllardır fark etmediğimiz açıkları görünür hale getiriyor olabilir.

Fakat bunun hemen arkasından çok daha zor bir soru geliyor.

Etik.

Diyelim ki yapay zekâ bizim göremediğimiz bir çözüm buldu.

Kimin için iyi?

Benim için iyi olabilir.

Bir şirket için iyi olabilir.

Bir devlet için iyi olabilir.

Peki toplum için iyi mi?

İnsanlık için iyi mi?

Asimov’un ünlü robot yasalarına sonradan eklediği “Sıfırıncı Yasa” tam olarak bu probleme dokunuyordu: Robot insanlığa zarar veremez.

Kulağa güzel geliyor.

Fakat hemen ikinci soru çıkıyor:

İnsanlığın yararının ne olduğuna kim karar verecek?

Bence yapay zekâ çağının en önemli felsefi meselelerinden biri bu olacak.

Çünkü insanlık düşünürken ikilikleri çok seviyor.

Siyah veya beyaz.

İyi veya kötü.

Ben veya toplum.

Özgürlük veya güvenlik.

İnsan veya makine.

Belki de yapay zekâdan beklememiz gereken yeni Move 37’ler tam burada ortaya çıkacak.

Ben kazanırken toplumun kaybetmek zorunda olmadığı çözümler.

Bir şirket kazanırken insanların zarar görmediği çözümler.

Devlet güçlenirken bireyin özgürlüğünü kaybetmediği çözümler.

Yani “ya o, ya bu” yerine “hem o, hem bu” diyebileceğimiz çözümler.

Peki bütün bunlar olurken hızdan korkmalı mıyız?

Bence hayır.

İnsanlık zaten sürekli hızlandı.

Önce koştuk.

Sonra ata bindik.

Sonra otomobile bindik.

Sonra uçağa bindik.

Bugün savaş pilotları insan bedeninin doğal yaşamında hiçbir zaman karşılaşmayacağı ivmeler altında görev yapabiliyor.

Ve insan buna uyum sağladı.

Zekâyı değişen koşullara uyum sağlayabilme yeteneği olarak tarif ediyorsak, önümüzdeki teknolojik değişime uyum sağlamak da insan zekâsının yeni sınavı olacak.

Şimdi gelelim Türkiye’ye.

1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne başladığım yıl internetle tanıştım.

O dönemde interneti anlatmaya çalışırken sık kullandığım bir metafor vardı:

Bir tren geliyor.

Ne yaparsak yapalım o trene binelim. Gerekirse son vagona atlayalım ama kaçırmayalım.

Kaçırdık.

İnternet trenini kaçırdık.

Arkasından sosyal medya trenini de kaçırdık.

Dünyanın en büyük internet şirketlerini kuramadık. Dünyanın kullandığı sosyal ağları çıkaramadık. Büyük ölçüde başkalarının geliştirdiği teknolojilerin kullanıcısı olduk.

Şimdi yapay zekâ geliyor.

Üstelik internetten çok daha hızlı geliyor.

Bu kez arkadan koşarak yetişme şansımız daha az.

O yüzden Türkiye’nin “Biz de bir yapay zekâ modeli yapalım” demesi yeterli değil.

Bize sıçrama lazım.

İlk olarak veri lazım.

Sadece Türkçe konuşan yapay zekâdan söz etmiyorum.

Türkiye’yi bilen yapay zekâdan söz ediyorum.

Türkçeyi, kültürümüzü, tarihimizi, edebiyatımızı, düşünce dünyamızı, günlük hayatımızı ve kavramlarımızı anlayabilecek nitelikli eğitim verisine ihtiyacımız var.

İkinci olarak hesaplama gücü lazım.

Çünkü yapay zekâ sloganla çalışmıyor.

Bilgisayarla çalışıyor.

Üçüncü olarak enerji lazım.

Devasa veri merkezleri devasa miktarda enerji tüketiyor. Dolayısıyla geleceğin yapay zekâ politikasını enerji politikasından bağımsız düşünemeyiz.

Türkiye’nin özellikle güneş başta olmak üzere yenilenebilir enerji kapasitesini burada stratejik bir avantaja çevirmesi gerekiyor.

Bir başka konu kuantum bilgisayarlar.

Bugün kulağa biraz uzak gelebilir.

Ama geçmişte savaş gemileri, uçaklar veya uçak gemileri bir ülkenin stratejik gücünün göstergeleriydi.

Önümüzdeki dünyanın stratejik altyapılarından biri de hesaplama kapasitesi olacak. Kuantum teknolojilerini yalnızca üniversitelerin ilgilendiği uzak bir bilim konusu gibi görme lüksümüz yok.

Fakat bütün bunların üzerinde belki daha önemli bir şey var.

Kültür.

Ve felsefe.

Çünkü yapay zekâ yalnızca kod değildir.

Yapay zekâya ne öğrettiğiniz de yapay zekânın kendisidir.

Türkiye’nin bu nedenle yalnızca “yerli ve millî bir yapay zekâ” sloganına ihtiyacı yok.

Türkiye’nin kendi verisine, kültürüne, enerji kapasitesine, hesaplama altyapısına, sermayesine ve insan kaynağına dayanan bir yapay zekâ ekosistemine ihtiyacı var.

İnternet trenini kaçırdık.

Sosyal medya trenini de kaçırdık.

Yapay zekâ treninin arkasından koşmak içinse bu kez zamanımız olmayabilir.

Belki de artık trene yetişmeye çalışmayı bırakıp sıçramayı öğrenmemiz gerekiyor.