Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4970
Dolar
Arrow
44,1314
İngiliz Sterlini
Arrow
58,5384
Altın
Arrow
7299,1602
BIST
Arrow
10.729

İran üzerinden parçalanan ümmet masalı

İslam dünyasında Müslümanların kardeşliğinden bahsedebilir miyiz? Ya da en azından kendilerine bir saldırı olduğunda ümmet birleşebilir mi? Bu soruların tarihsel süreç içinde bir cevabı var ama dilerseniz yanıtları ABD ve İsrail güçleri tarafından saldırıya uğrayan İran örneği üzerinden verelim.

Bilindiği üzere yaşanan olaylar sonrasında İran bölgedeki ABD üslerini hedef aldı. Bu üsler Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün, Katar gibi ağırlıklı olarak Müslümanların yaşadığı ülkelerde bulunuyordu. Suudi Arabistan’a göre bu saldırılar vahşiceydi. Akabinde de şu çağrıyı yaptılar: 

"Uluslararası toplumu bu vahşi saldırıları kınamaya ve İran’ın bölge barışını tehdit eden ihlallerine karşı kararlı ve caydırıcı adımlar atmaya davet ediyoruz."  

Konu ile bir başka açıklamada güya devrimle geldiği ileri sürülen HTŞ liderliğindeki Suriye yönetiminden geldi. Suriye Arap Cumhuriyeti Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı adına yapılan açıklamada İran’ın bölge ülkelerine yaptığı saldırılar kınanırken ABD ve İsrail’e tek söz edilmedi.

Benzer biçimde İran’ı kınayan örgütlerden biri de merkezi Mekke’de bulunan İslam Dünyası Birliği oldu. Peygamberin doğduğu topraklarda faaliyet gösteren birlik, İran saldırılarını kabul edilemez bir tırmanış olarak değerlendirdi. 

Yani bırakın yan yana gelmeyi, “ümmet” çoktan dağılıp bölünmüştü.

Öte yandan İslam dünyasında genel bir suskunluğun olduğu, tepkilerin bile ihtiyatlı bir şekilde dile getirildiği de başka bir gerçek. İlahiyatçı Profesör İsrail Balcı’nın bu noktada söyledikleri çarpıcı. Bu noktada şöyle diyor Balcı:

Emperyalist ABD okyanus ötesinden gelip İran'ı bombalıyor, sünni fanatiklerin kılı kıpırdamıyor, ölen sünniye üzülüyor ama Şii'ye üzülmüyor din anlayışınız da insanlığınız da mezhebiniz batsın Bu satırlar nedeniyle beni Şii zanneden varsa sizin de canınız cehenneme”

Benzer bir eleştiriyi ilahiyatçı akademisyen Edip Yüksel dile getirdi. Ona göre dincilik, mezhepçilik ve ırkçılık “şeytani hastalıklar” ve savaşların sürekliliğinin temel sebepleriydi.

Akit gazetesinden Ali Karahasanoğlu da, İran ile İsrail arasında kayıkçı kavgası var diyenleri eleştirdi, dahası İran’ın öldürülen dini liderini ve Genelkurmay başkanını şehit olarak andı.

Meşhur Vaiz Halil Konakçı ise tam bu noktada tartışmaya dahil oldu. Vaiz, İran’da katledilen isimleri şehit olarak anan Müslümanları eleştirdi. Onları “mahallenin lokum kıvamındaki sözde dava adamları” olarak tanımladı. İran- ABD/İsrail kamplaşmasındaki tavrını da, “bir zalimin başka bir zalim eliyle cezalandırılması” olarak ifade etti.

İran’da öldürülen isimleri şehit görenlerden birisi de Hüda Par Genel başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’ydu. Şimdi kendisi de Konakçı’ya göre “lokum kıvamında bir dava adamı oldu” sanırım. Yapıcıoğlu’nun buna bir yanıtı olacak mı, bekleyip göreceğiz. 

Cübbeli Ahmet mi? O  “Hamaney’in öldürülmesi rejimi devirmek değil, pekiştirmek anlamına gelir” diyor. ABD/İsrail saldırılarına yakından bakan Cübbeli, sözlerini “böyle yaparsanız  rejim daha çok güçlenir, yeni lider etrafında kenetlenme ortaya çıkar ve böylelikle halk molla rejimini deviremez” diye sürdürüyor sözlerini. 

Öte yandan bu süreçte pek çok “İslamcı” ismin sessiz kaldığını yaşanan saldırılara dair tek söz etmediğini de ekleyelim. Ebubekir Sofuoğlu, Ebubekir Sifil, Nurettin Yıldız, İhsan Şenocak bu isimlerden sadece birkaçı.

SONUÇ: BİR İDEALİN ENKAZI

İran’a yönelik saldırılar ve sonrasında verilen tepkiler bize şunu bir kez daha gösterdi: “Ümmet” dediğimiz şey siyasal gerçeklikte karşılığı olan bir birlik değil; çoğu zaman miting kürsülerinde, vaazlarda ve hamasi metinlerde dolaşıma sokulan romantik bir çağrıdır.

Aynı kıbleye yönelenler, aynı safta durmuyor.

Aynı kitaba inananlar, aynı zulme aynı tepkiyi vermiyor.

Ölenin mezhebi soruluyor; acının kimliği tartılıyor.

Bir kısmı Washington’a, bir kısmı Tahran’a, bir kısmı Tel Aviv’e bakarak pozisyon alıyor. Kardeşlik söylemi ise çoğu zaman jeopolitik çıkarların gölgesinde eriyip gidiyor. Silah anlaşmaları, üs pazarlıkları, diplomatik “denge” hesapları kısacası bütün bu gerçekler, ümmet retoriğinin üzerine beton gibi dökülüyor.

Belki de en çarpıcı olan şu:

Bu süreçte insanları ayakta tutan şeyin kullanılan kimlikler değil, yaşatılan değerler olduğunu gördük. Ahlaki omurga; mezhep etiketlerinde değil, zulme karşı nerede durduğunuzda ortaya çıkıyor. İspanya milletvekili Irene Montero’nun Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşması tam da bu omurganın sesiydi. 

Din, mezhep ve ırk sınırlarını aşan bir adalet çağrısıydı o. Eğer dünya bir gün gerçekten bir “ümmet” fikri etrafında buluşacaksa, bu; dar inanç/mezhep kamplarının değil, evrensel vicdanın diliyle mümkün olacak.

Umut sloganlarda değil.

Umut, kimliksiz adalette.