Karşılaştığınız tüm olayları tek bir nedene indirger misiniz?
Ya da bir konuyu, bütün taraflarını dinlemek yerine yalnızca tek bir kişiden dinleyerek sonuca varmanın rahatlığını her zaman hissedebilir misiniz?
Yanıtlarınızı duyar gibiyim. Bu iki soruya da gönül rahatlığıyla “evet” demek zor. Çünkü hayatın karmaşıklığı, insanlara ve olaylara da sirayet eder; dünya tek bir cevapla ya da tek bir kitapla aydınlanmaz.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olayların ardından aklıma tam da bu geldi:
Çocuktan katil üreten bir sorunla nasıl yüzleşeceğiz? Bu gerçekliği neyle açıklayacağız?
Hrant Dink 2007 yılında yüreğimizi kanatarak aramızdan ayrıldı..Katil Ogün Samast ise o zaman henüz 17 yaşındaydı. Bu nedenle çocuk mahkemesinde yargılandı. O günlerde eşi Rakel Dink, meselenin özüne işaret eden şu sözleri söylemişti:
“Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…”
Rakel Dink, sözünü ettiği o “karanlığı” işaret ederken, başka gerçekliklere de vurgu yapıyordu:
Ogün Samast’ın eline bayrak verip kameralara gülümseyen polisleri; stadyumlarda “Hepimiz Ogün’üz” diye bağıran kalabalıkları; Hrant Dink’i “hain” ilan eden kamu görevlilerini; cinayet sürecindeki ihmalleri sonradan ortaya çıkan emniyet mensuplarını…
Tüm bunlar, o karanlığın parçalarıydı.
Belki de o karanlık, bu parçaların toplamından ibaretti. Beslendiği toprak, soluduğu hava, içinde yeşerdiği kültür buydu. Burası bir bataklıktı. Bataklıktan gül bahçesi beklemek de gerçekçi değildi.
Bugün okullarda “çocuklar” eliyle yeniden üretilen bu karanlığı sorgularken, zamanı biraz geriye sarıp okulu, aileyi, sistemi ve dönüşen toplumsal yapıyı birlikte ele almak gerekiyor.
Gerçekten tetiği çeken tek bir el mi? O ele bakarak olan biteni anlamak mümkün mü? Bu saldırganlık eğilimleri nereden besleniyor? Hangi üretim biçimleri insanı hayatın kıyısına itiyor? Hangi bağımlılıklar onu yalnızlaştırıyor, yaşamı hücre tipi evlere, okullara, mekânlara hapsediyor?
Bütün bunları konuşmadan yalnızca isimlere ve olaylara odaklanmak, görüntüde kalmak demektir. Oysa hakikat, görüntünün ardındaki gerçekliklerde gizlidir.
Şu gerçeği açıkça söylemek gerekir: Teşhis doğru konulmadan tedaviden söz edilemez.
Yukarıda bağımlılıklardan bahsettim. Gerçeği adıyla çağırmak gerek: Teknoloji şirketleri, yazılım firmaları, oyun platformları ve dev sosyal medya ağları, insanla ekran arasında kopmaz bir bağ kurmaya çalışıyor. Amaç basit: Ekranda geçirilen süreyi uzatmak.
Kullanıcı ne kadar uzun süre ekranda kalırsa, o kadar çok reklam izlenir, o kadar büyük gelirler elde edilir. Bu düzen, yalnızca şirketlere değil, dolaylı olarak devletlere de kazanç sağlar.
Peki sonra?
Sonrası; içsel yalnızlıklar, bir odaya sıkışmış ruhlar, algoritmaların esiri olmuş milyonlar, mahremiyetini yitirmiş hayatlar…
Ve daha acısı: hastalıklar, bağımlılıklar, hastaneler…
Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bir polikliniğin adı dikkat çekici: “Teknoloji ve Davranışsal Bağımlılıklar Polikliniği.”
Benzer şekilde Bakırköy Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde de “İnternet Bağımlılığı Polikliniği” bulunuyor.
Manzara açık: Ekran bizi hasta ediyor.
Peki, bu hastalığın sorumlusu kim?
Ve bu hastalıkla mücadele eden bir birey, işlediği bir suçun tüm yükünü tek başına mı taşımak zorunda? Eğer teknoloji ve kapitalist pazar bağımlılık üretmek üzerine kuruluysa ve bu süreç insanları hasta ediyorsa, suçu neden yalnızca birey üzerinden açıklıyoruz?
Elbette okullardaki artan şiddeti yalnızca bağımlılıkla açıklamak mümkün değil. Bu, daha büyük bir tablonun yalnızca bir parçası.
Ekonomik koşullar, eğitimin niteliği, gençlerin çevreleriyle kurduğu ilişki, kapitalizmin artan baskısı, hayatın parçalanmışlığı, yaşam alanlarının daralması ve anlam krizleri…
Tüm bu unsurlar, bizi hem okullardaki şiddetle hem de sistemin bütünüyle yüzleşmeye zorlamalı.
Yakın zamanda yapılan Türkiye Gençlik Araştırması’na göre gençlerin yüzde 60’ı kendini özgür hissetmiyor. Geleceğe umutla bakanların oranı yüzde 32’de kalırken, yeterli eğitim ve beslenme imkânına sahip olmadığını düşünenlerin oranı yüzde 60’ı aşıyor.
Aynı araştırma, gençlerin yaklaşık yüzde 40’ının sosyal güvenceden yoksun olduğunu ve yüzde 21’inin işsiz olduğunu ortaya koyuyor.
Tüm bu veriler; okulda, sokakta, hastanede—kısacası hayatın her alanında—birilerinin ruhsal ve toplumsal yükü olarak karşımıza çıkmayacak mı? Yaşananların iz bırakmadan geçip gideceğini mi sanıyoruz?
Eğitime gelince…
Uzun uzun tartışmaya gerek yok; tek bir veri bile yeterli: 2022 PISA sonuçlarına göre Türkiye, okuma becerisinde OECD ortalamasının 20 puan altında. 37 ülke arasında 32. sırada.
Üstelik “okuma becerisi” dediğimiz şey, yalnızca metni çözmek değil; anlama ve bilgiyi hayata uygulama yeteneğidir.
Okulların fiziki koşulları ise ayrı bir sorun. Daha düne kadar temel hijyen ihtiyaçlarının bile karşılanamadığı bir sistemden söz ediyoruz.
İtibardan tasarruf etmeyenlerin, konu çocukların bir öğün yemeği olduğunda bütçeyi hatırladığı; okul güvenliğinin ise çoğu zaman görmezden gelindiği bir gerçeklikten…
Böyle bir tabloda suçun toplumsal boyutunu görmemek, ya ciddi bir cehaletin ya da bilinçli bir görmezden gelmenin sonucudur.
Katman katman biriken bu sorunlar; aileden, ekrandan ve politik gerçekliklerden besleniyor.
Çözüm de ancak bu katmanları tek tek çözmekle mümkün olabilir.
Engin Geçtan, Hayat adlı eserinde şöyle der:
“Bir insana karşı tavır alabilirsiniz hatta ona fiziksel zarar da verebilirsiniz; ama onu yok saydığınızda, katlanılması en zor duyguyu yaşatırsınız: hiçlik.”
Hiçlik…
Belki de çağımızın en ağır yüklerinden biri. Sıkışmışlık, hareketsizlik, nefessizlik…
Ve bu duygu, çözümsüz bırakılan sorunların içinde büyüyor; görünmeyen bir karanlık gibi yayılıyor.
Çözümü yüzeyde, gündelik ve emeksiz tartışmalarda aradıkça; gerçek yüzleşmelerden kaçtıkça yenilgi kaçınılmaz hale geliyor.
Çünkü Guy Finley’in dediği gibi:
“Yenilgi, işe yaramayan çarelere yapışıp kalmaktan gelir.”
Çok Okunanlar
ABD İran'a giden petrol tankerine el koydu
Müjdat Gezen hastaneye kaldırıldı
Eren Erdem hakkında hapis kararı
Dolandırıcılar Hürmüz Boğazı'ndaki krizi fırsata çevirdi
Alperen Şengün'ün 20 sayısı Houston’a yetmedi
Firari Umut Altaş için kırmızı bülten çıkarıldı
CHP'den AKP'ye geçen belediye başkanına silahlı saldırı!
Feci kazada hayatını kaybeden kız, gelinlik ve duvakla uğurlandı
Fenerbahçe'de yolsuzluk iddiası
'Bir Darbeci Oğlunun' bellek defteri