Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Silivri'nin değişen tabelası, değişmeyen hafızası

O yıl internet dünyasının en büyük medya platformu Youtube kuruldu. Pakistan’da çok büyük bir deprem oldu, 75 bin kişi hayatını kaybetti. Zülfü Livaneli CHP’den istifa ederken inandığı ilkelere vurgu yaptı. Deniz Baykal yine genel başkan seçildi. 2005 yılından bahsediyorum. O yıl, sonraki senelere damgasını vuracak bir olay daha yaşandı; dünyanın en büyük zindanlarından 'Silivri Cezaevi'nin temelleri atıldı.

AKP’nin katıldığı ilk seçimlerin henüz üçüncü yılındaydık. Yani daha yolun çok başında. Bir zindana milyonlarca lira para harcanmıştı. Dünya ile yarışıyorduk lakin üniversiteler, sağlık kurumları, bilimsel gelişmeler gibi örnek uygulamalarla değil yarışımızı hapishaneler ile hayata geçiriyorduk. Çok sürmedi, üç yıl sonrasında mahkumlara kapılarını açtı bu devasa zindan.

Kimler gelip geçmedi ki Silivri zindanından..

Akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, politikacılar...

Ülkenin eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Generaller; Çetin Doğan, Şener Eruygur, Hurşit Tolon ve diğerleri; sonra gazeteci ve yazarlar; Selçuk Kozağaçlı, Ahmet Şık, Barış Terkoğlu, Can Dündar, Fatih Altaylı…Politikacılar; Tuncay Özkan, Enis Berberoğlu, Doğu Perinçek, Mehmet Haberal ve şimdilerde Can Atalay, Ekrem İmamoğlu, Rıza Akpolat ve diğerleri.

Gezi, KCK, Ergenekon ve Balyoz davaları...

Silivri önünde kurulan çadırlar, tutulan adalet nöbetleri, barikata karşı göğüs göğüse direnenler, Tarık Akan, Levent Kırca ve diğerleri..

Hiç unutmuyorum. Ergenekon’un kasası diye hapiste tutulan Kuddisi Okkır sağlık sorunları nedeniyle hastaneye kaldırıldıktan sonra yaşamını kaybetmişti. Sözde örgütün kasasıydı ama parasızlık nedeniyle cenazesi belediye aracıyla taşınmıştı. Eşi Sabriye Okkır o günlerde eşinin bir yıldır ağır sağlık sorunları yaşamasına rağmen hapiste tutulduğunu ve adeta ölüme gönderildiğini söylemişti. Sözleri yakıcıydı:  “Eşimi benden ilaçsız aldılar, komada verdiler” demişti.  Oramirallere suikast iddiasıyla tutuklandıktan dokuz gün sonra serbest bırakılan Ali Tatar’ı hatırlamamak olur mu? Hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldıktan sonra kendini bir meşalenin yerine koyup yaşamına son verir Yarbay Tatar. İntihar mektubunda hukuk denilerek yaşatılan hukuksuzluk sürecini anımsatır, “Bu karanlığa ışık olabilmek için yaşamıma son veriyorum.”der ve ekler: “Bu şekilde giderseniz ne yönetecek ne bir ordu ne yaşayacak cumhuriyet, bir ülke bulamayacaksınız.”

Bu sözlerin üzerinden on yedi yıl geçti. Silivri yine bildiğimiz gibi. Yine kamuoyunda muhalif diye bildiğimiz isimler, politikacılar gazeteciler, siyasetçiler içeride. Ne hikmetse iktidara yakın isimlerin yolu Silivri’den pek geçmiyor. Anlaşılan iktidara yakın gazeteciler mesleklerini en iyi şekilde yapıyor, ne yalan haber yazıyorlar ne halkı tahrik ediyorlar ne de mesleklerine halel getirecek suçlara imza atıyorlar. Bütün bu suçlamalara sürekli ve düzenli olarak muhalifler maruz kalıyor.

Peki ya siyasetçiler farklı mı?

Baksanıza aylardır CHP’li belediyelere yapılan operasyonlardan bahsediyoruz ama bunların içinde bir tane iktidar partili bir belediye yok. Yani işlerini o kadar düzgün,o kadar hukuka uygun yapıyorlar ki bırakalım operasyonları savcılığa dahi çağrılmıyorlar.  Liyakat, ehliyet, kamu yararı hepsi onlarda; sütte leke var onlarda yok. Dahası düne kadar yolsuzlukla suçlanan CHP’li belediyeler bile iktidar partisine geçince bir anda aklanıyorlar. Kerametin böylesine şapka çıkarmak lazım. Ne diyordu Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Ak Matik değil mi? Hal böyle olunca malum partinin siyasetçilerini ne sorgu odalarında ne gözaltılarda ne de Silivri yollarında görebiliyoruz. 

Hukuk görmüyor çünkü yargı bu yönde bir karar vermiyor, adaletin terazisi bu kefesini hep boş bırakıyor. Lakin Erdoğan’ın dediği gibi “mahkeme kararını tanımak gerekiyor” yine onun ifadeleri ile bunun aksi bir yönde tutum almak “devlete kafa tutmak” anlamına gelir çünkü. Ama bir dakika aynı Erdoğan 2016 yılında Anayasa Mahkemesinin (AYM) Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili kararına “bu karara uymuyor, saygı da duymuyorum” dememiş miydi? Benzer şekilde AYM’nin Can Atalay hakkında verdiği karar da ortada değil miydi? Milletvekilliği kararına rağmen Atalay hala zindanda tutulmuyor muydu? Ve çarpıcı bir istatistiki de aktarmadan geçmeyelim: Dünya Adalet Projesi verilerine göre 2025 yılında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 143 ülke arasında ülkemiz 118.sırada değil miydi? 

Sahi bütün bu veriler ve hukuk bize tam olarak ne söylüyor, hakikati nasıl ifade ediyor, duyuyor musunuz?

Bu sorunun yanıtı şurada dursun biz Silivri ile özdeşleşen gazete manşetleri ile devam edelim. Hatırlarsanız bu mahkeme kurulduğu günden beri, biz davanın iddialarını ve hatta sanıkların savunmalarını an be an basından öğrenir olduk. Taraf gazetesinden Zaman’a ve diğer iktidara yakın medya kuruluşlarına kadar dava adeta toplu halde görülür oldu. Haberlerin çoğu gerçeği yansıtmadı, tekzip edildi ama ne gam. Aynı şekilde soruşturmanın gizliliği ilkesi sürekli hatırlatılır oldu ama dinleyen kim? En son, bahse konu medya Aziz İhsan Aktaş iddianamesinde ortada bir örgüt olduğu ve bu örgütün talimatları doğrultusunda suçların işlendiğini anlattı durdu. Son duruşmada ise savcı,  başta Rıza Akpolat olmak üzere sanıkların örgüt suçlamasından beraatını talep etti. Bir yıl ise böyle suçlamalarla geçip gitti. İtibar unutuldu, masumiyet karinesi, aileler, hak-hukuk, vicdan unutuldu.

2022 yılıydı, Silivri’nin MHP’li Belediye başkanı Volkan Yılmaz, hapishanenin adının değiştirilmesini istedi. “İlçenin itibarı zarar görüyor” dedi. Bakanlık talebi uygun bulup, cezaevinin adını “Marmara” olarak değiştirdi. Böylelikle Silivri’nin itibarı kurtarılmış oldu. Cezaevinin adı öylesine ayyuka çıkmıştı ki bir ilçe onunla özdeşleşmek istemedi. Peki ya dünden bugüne bu cezaevi ile ilgili yapılan tartışmalar, hukuk, yargı ve adalet adına dile getirilen iddialar, Türkan Saylan’dan, İlhan Selçuk’a, Gezi’den, bugüne kadar yapılan yargılamalar, tutukluların isyan çığlıkları ülkenin adına, tarihine, itibarına gölge düşürmüyor mu? Onu ne yapacağız? Tabela siparişi ile geçip gidiyor mu yaşananlar? Geri geliyor mu giden günler? Bu soruların cevabını da tabelalar mı verecek bize? 

Şunu unutmamak gerek: “Silivri” yazan tabelayı indirip yerine “Marmara” yazabilirsiniz. Duvarları boyayabilir, koridorları yenileyebilir, isimleri değiştirebilirsiniz. Ama bir ülkenin hafızasını tabelalarla silemezsiniz. Çünkü mesele bir cezaevinin adı değil insanların adalet duygusunda açılan yaradır.

Bugün hâlâ aynı sorunları konuşuyorsak, hâlâ gazetecilerden siyasetçilere, akademisyenlerden gençlere kadar toplumun farklı kesimleri kendilerini bir gün o kapının önünde bulmaktan korkuyorsa, ortada yalnızca bir hukuk tartışması yoktur. Ortada, bir ülkenin kendi vatandaşına ne kadar güven duyduğu sorusu vardır.

Ve tarih şunu defalarca göstermiştir:

Adaletin sustuğu yerde önce insanlar yalnızlaşır, sonra toplum sessizleşir, en sonunda da devlet kendi vicdanını kaybeder. İşte asıl tehlike budur. Çünkü bir gün herkes için lazım olacak şey; iktidar, güç ya da makam değil, gerçekten işleyen bir hukuk düzenidir.