Kalıcı güvenlik düzenleri ortak değerlerden değil, tarafların birbirlerini tasfiye edemeyeceklerini kabul etmelerinden doğar. 1648 Westphalia ve 1975 Helsinki’nin stratejik gerçekçilik buydu.
Uluslararası sistemde kalıcı güvenlik düzenleri çoğu zaman barış idealinin güçlenmesinden değil, güç gerçekliğinin taraflara kendisini kabul ettirmesinden doğmuştur. Taraflardan hiçbiri diğerini siyasi veya askerî olarak tasfiye edemediğinde, mutlak üstünlük arayışının maliyeti sürdürülemez hale geldiğinde ve savaşın devamı elde edilebilecek kazançtan daha büyük riskler üretmeye başladığında diplomasi yeniden güç dengesinin dili haline gelir. Aralarında 3 asır zaman farkı olsa da 1648 Westphalia düzeni de 1975 Helsinki Nihai Senedi de birbirinden çok farklı şartlarda ortaya çıkmış olmalarına rağmen bu temel gerçekliğin ürünleriydi.
1648 Westphalia, Avrupa’yı tüketen Katolik-Protestan savaşlarının ardından mezhepsel farklılıkları ortadan kaldırmadı. Katolikler Katolik, Protestanlar Protestan kaldılar. Buradaki salt gerçek değişen, teolojik ayrılıkların devletler sistemini sürekli savaş halinde tutmasının sürdürülemez olduğunun anlaşılmasıydı. Egemenlik, devlet çıkarı ve güç dengesi giderek mezhepsel aidiyetlerin önüne geçti. Westphalia’nın tarihsel önemi bu nedenle yalnızca Otuz Yıl Savaşları’nı sona erdirmesinde değil, farklı siyasi ve dinsel kimliklerin birbirlerinin varlığını kabul ederek aynı devletler sistemi içinde yaşayabilecekleri bir düzenin önünü açmasındaydı.
1975 Helsinki Nihai Senedi ise benzer bir güç gerçekliğinin Avrupa güvenliğine yansımasıydı. Soğuk savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik ve jeopolitik mücadele sona ermemişti. NATO ile Varşova Paktı birbirlerinin karşısında duruyor, nükleer silahlar ise herhangi bir büyük savaşın sonuçlarını kontrol edilemez hale getiriyordu. Ancak Washington Moskova’yı, Moskova da Washington’u Avrupa güvenlik denkleminden çıkarabilecek durumda değildi. Helsinki bu nedenle bir dostluk projesi değil, karşılıklı güç kabulüne dayanan bir stratejik uzlaşmaydı. Tarafların birbirlerinin varlığını, sınırlarını ve belirli güvenlik kaygılarını hesaba katması Avrupa’daki askerî rekabetin kurallara bağlanmasına imkân verdi.
Bugün uluslararası sistem yeniden böyle bir tarihsel eşiğe yaklaşmaktadır. Soğuk Savaş sonrasının tek kutuplu düzeni aşınırken Çin’in yükselişi, Rusya’nın askerî ve jeopolitik direnci, İran’ın bölgesel ağırlığı ve Küresel Güney’in artan stratejik özerklik arayışı güç dağılımını değiştirmektedir. Avrupa’da Rusya ile Kolektif Batı arasındaki güvenlik düzeni Ukrayna savaşıyla fiilen çökerken, Batı Asya’da İsrail’in giderek genişleyen askerî güç kullanımı İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer bölge devletlerinin güvenlik hesaplarını en azından geleneksel teolojik kutuplaşmalardan (Şii -Sünni Ayrımı gibi) çıkarıp yeniden jeopolitik gerçekler paralelinde şekillendirmektedir. Her iki coğrafyada da farklı nedenlerle aynı temel soru ortaya çıkmaktadır. Güvenlik yeniden hegemonik üstünlük arayışı üzerinden mi kurulacaktır, yoksa birbirini tasfiye edemeyen güçlerin karşılıklı varlığını kabul ettiği yeni dengeler mi ortaya çıkacaktır? Bu açıdan Avrupa’nın ihtiyacı, Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminin kalıcı bir unsuru olarak kabul eden ve askerî rekabeti yeniden kurallara bağlayan yeni bir Helsinki anlayışı olabilir. Batı Asya’da ise ihtiyaç farklıdır. Burada amaç Şii-Sünni ayrımını veya bölgenin tarihsel, etnik ve ideolojik farklılıklarını ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların devletlerin egemenlik, güvenlik ve ortak jeopolitik çıkarlarının önüne geçmesini engelleyecek yeni bir siyasi anlayış geliştirmektir. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın önündeki soru yeni bir Helsinki’nin, Batı Asya’nın önündeki soru ise yeni bir Westphalia’nın mümkün olup olmadığıdır. Her iki arayışın arkasında ise aynı küresel dönüşüm bulunmaktadır: Hegemonik üstünlüğün aşınması ve güç dengesinin uluslararası siyasetin temel belirleyicilerinden biri olarak yeniden öne çıkması.
HELSİNKİ’NİN TEMELİ: KARŞILIKLI GÜÇ KABULÜ
Helsinki sürecinin temelinde tarafların birbirlerini sevmeleri, ideolojik farklılıklarını azaltmaları veya ortak bir dünya görüşüne ulaşmaları bulunmuyordu. Tam tersine, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Konferansı’nı (AGİK) mümkün kılan temel unsur, ABD ile Sovyetler Birliği’nin birbirlerini Avrupa güvenlik sisteminden çıkaramayacaklarını kabul etmeleriydi. Sovyetler Birliği, Varşova Paktı üzerinden Batı Avrupa’daki Amerikan askerî varlığını ve NATO’yu ortadan kaldırabilecek durumda değildi. ABD ve NATO da Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki askerî ve siyasi ağırlığını yok sayamıyordu. 1972’de başlayan hazırlık görüşmeleri ve 1973-1975 arasındaki müzakereler bu güç dengesi üzerinde gelişti. Bu konvansiyonel güç dengesi, stratejik düzeyde ABD ile Sovyetler Birliği arasında oluşan nükleer caydırıcılık dengesiyle tamamlanıyordu. Karşılıklı Garantilenmiş İmha (MAD) kapasitesinin büyük güçler arasında doğrudan savaşın maliyetini kabul edilemez seviyeye çıkarması, Avrupa’daki rekabetin ortadan kaldırılmasını değil, belirli kurallar ve güven artırıcı mekanizmalar içinde yönetilmesini gerekli kılıyordu.
1975 Helsinki Nihai Senedi ile sınırların dokunulmazlığı, devletlerin egemen eşitliği, kuvvet kullanmama, içişlerine müdahale etmeme, uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü ve insan hakları aynı siyasi çerçeve içinde ele alındı. Böylece Avrupa güvenliği yalnız askerî caydırıcılığa değil, karşı tarafın varlığının ve güvenlik kaygılarının hesaba katıldığı bir siyasi denge anlayışına bağlandı. AGİK sürecinin sonraki yıllarda Belgrad, Madrid ve Viyana toplantılarıyla devam etmesi de Helsinki’nin tek seferlik bir diplomatik uzlaşma değil, Avrupa’daki stratejik rekabeti yönetmeye yönelik uzun vadeli bir süreç olarak tasarlandığını gösteriyordu.
PARİS ŞARTI VE AKKA
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu mimari yeni bir aşamaya geçti. Kasım 1990’da kabul edilen Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı (Charter) , Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Doğu-Batı bölünmesinin sona ermesi sonrasında Helsinki ilkelerini yeni döneme uyarladı. “Bölünmüş Avrupa’nın sona erdiği” anlayışı üzerine demokrasi, barış ve iş birliğine dayalı ortak bir Avrupa güvenlik alanı hedeflenirken, AGİK’in kurumsallaşmasının da önü açıldı. Paris Şartı ile aynı tarihsel dönemde oluşturulan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA/CFE) ise bu siyasi uzlaşmanın askerî-stratejik ayağını meydana getiriyordu. Kasım 1990’da NATO ve Varşova Paktı üyesi 22 devlet tarafından imzalanan antlaşma, Atlantik’ten Urallara kadar uzanan geniş coğrafyada konvansiyonel askerî kuvvetlere kapsamlı sınırlamalar getirdi. Beş temel silah kategorisinde (tanklar, zırhlı muharebe araçları, topçu sistemleri, savaş uçakları ve taarruz helikopterleri) iki blok için toplam tavanlar belirlenirken kuvvetlerin belirli bölgelerde aşırı yoğunlaşmasını önleyen bölgesel ve alt-bölgesel sınırlamalar da oluşturuldu. Özellikle Avrupa’nın kuzey ve güney kanatlarında aşırı kuvvet yığınağını sınırlayan “kanat (Flank) düzenlemeleri” Türkiye açısından da doğrudan önem taşıyordu. AKKA’nın amacı yalnızca toplam silah sayısını azaltmak değildi. Asıl stratejik hedef, taraflardan herhangi birinin kısa sürede büyük bir kuvvet yoğunluğu oluşturarak sürpriz saldırı veya geniş çaplı taarruz harekâtı başlatma kapasitesini azaltmaktı. Bunun için sayısal tavanların yanında ayrıntılı bilgi değişimi, askerî birlik ve teçhizat bildirimleri, yerinde denetimler ve doğrulama mekanizmaları oluşturuldu. Antlaşmanın uygulanması sonucunda on binlerce ağır silah sistemi imha edildi veya hizmet dışına çıkarıldı. Böylece Helsinki’de ortaya çıkan siyasi güvenlik anlayışı, AKKA ile ölçülebilir ve denetlenebilir bir askerî kuvvet dengesiyle desteklenmiş oldu.
Ancak AKKA’nın temelinde NATO-Varşova Paktı arasındaki iki bloklu askerî denge bulunuyordu. Varşova Paktı’nın 1991’de dağılması, Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması ve daha sonraki yıllarda NATO’nun doğuya doğru genişlemesi antlaşmanın üzerine kurulduğu stratejik coğrafyayı kökten değiştirdi. Bu nedenle 1999 İstanbul AGİT Zirvesi’nde Uyarlanmış AKKA Antlaşması imzalanarak blok esaslı tavanların yerine devlet ve bölge esaslı sınırlamalara geçilmeye çalışıldı. Ancak yeni düzenleme hiçbir zaman bütün taraflar bakımından yürürlüğe giremedi ve AKKA sistemi zaman içinde ciddi biçimde aşındı. Bu arada AGİK’in kurumsallaşması devam etti ve 1 Ocak 1995’ten itibaren Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı (AGİT/OSCE) adını aldı. Böylece Helsinki’de başlayan süreç, sürekli kurumları, çatışma önleme faaliyetleri, güven ve güvenlik artırıcı önlemleri, saha misyonları ve seçim gözlem mekanizmaları bulunan daha kalıcı bir yapıya dönüştü.
SOĞUK SAVAŞ SONRASI GÜÇ DENGESİNİN BOZULMASI
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması bu sistemin dayandığı güç dengesini köklü biçimde değiştirdi. Rusya Federasyonu hukuken Sovyetler Birliği’nin temel ardılı olmakla birlikte, 1990’lı yıllarda ekonomik, askerî ve siyasi bakımdan Sovyet dönemindeki büyük güç kapasitesini önemli ölçüde kaybetmişti. ABD açısından ortaya çıkan tek kutuplu ortam, Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisinin eşit ağırlıklı büyük güçlerinden biri olarak kabul edilmesi yönündeki ihtiyacı da azalttı. Oysa 1990 Paris Şartı ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi, NATO ile Varşova Paktı arasındaki bloklaşmanın yerine Vancouver’dan Vladivostok’a uzanan daha kapsayıcı bir Avrupa güvenlik düzeninin geliştirilmesine imkân verebilirdi. Bunun yerine takip eden dönemde ABD, özellikle Bill Clinton ve George Bush’un başkanlıkları döneminde güçlü neocon politikalara teslim oldu ve Rusya’yı önce kuşatacak ve sonra parçalayacak vizyona yönelik olarak NATO merkezli güvenlik mimarisini genişletti. Böylece temeli 1975Helsinki Nihai Senedine dayanan AGİT, Avrupa güvenliğinin asli güç dengesi mekanizması olmaktan ziyade siyasi normlar, seçimler, insan hakları, kriz yönetimi ve güven artırıcı önlemler alanında faaliyet gösteren bir kuruma dönüştü.
YUGOSLAVYA’DAN NATO’NUN DOĞUYA GENİŞLEMESİNE
Bu dönüşümün Rusya açısından algılanışında Yugoslavya krizi önemli bir eşik oluşturdu. Yugoslavya’nın parçalanması, Bosna savaşı ve özellikle 1999 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi olmaksızın gerçekleştirilen NATO’nun Yugoslavya harekâtı, Moskova’da Soğuk Savaş sonrasında oluşan yeni uluslararası sistemin Batı’nın askerî üstünlüğüne dayandığı yönündeki kanaati güçlendirdi. Yugoslavya’nın parçalanması aynı zamanda ABD’nin Balkanlar’daki jeopolitik ağırlığını artırırken Rusya’nın tarihsel etki alanını ve Adriyatik’e yönelik jeopolitik bağlantılarını önemli ölçüde zayıflattı. Böylece Moskova açısından Yugoslavya krizi yalnızca bir Balkan çatışması değil, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa’daki güç dengesinin Rusya aleyhine yeniden şekillenmesinin önemli göstergelerinden biri haline geldi.
Aynı dönemde NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, önce eski Varşova Paktı üyelerinin, ardından Baltık devletlerinin İttifaka katılmasıyla Rusya ile NATO arasındaki stratejik derinliği önemli ölçüde azalttı. Batılı devletler bu genişlemeyi bağımsız devletlerin kendi güvenlik tercihlerini yapma hakkı çerçevesinde değerlendirirken Moskova aynı süreci özellikle 2004’te Baltık ve Karadeniz ülkelerinin NATO’ya dahil olması ile Rusya’nın çevrelenmesi ve Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan zayıflığından yararlanılması şeklinde algıladı. Avrupa güvenlik düzeninin sonraki krizlerini anlayabilmek için bu iki farklı güvenlik algısını birlikte değerlendirmek gerekir.
Yugoslavya müdahalesinin ardından Batı’nın askerî güç kullanımının ağırlık merkezi giderek Batı Asya ve Kuzey Afrika’ya kaydı. 11 Eylül 2001 sonrasında ABD dış ve güvenlik politikasında neocon ve Siyonist yaklaşımın güç kazanmasıyla 2003 Irak müdahalesi gerçekleşti. Takip eden dönemde Libya ve Suriye de dış müdahale ve rejim değişikliği politikalarının merkezindeki ülkeler haline geldi. Bu süreç aynı zamanda İsrail’in bölgesel güvenlik jeopolitiği açısından Irak, Suriye ve İran gibi İsrail’e karşı denge oluşturabilecek bölgesel güçlerin zayıflatılması ve İsrail etrafında başarısız devletler kuşağının oluşturulma sonucunu doğurdu. Böylece Balkanlar’da Rusya’nın jeopolitik alanının daralmasıyla başlayan süreç, Batı Asya’da mevcut bölgesel güç dengelerinin İsrail lehine dönüştürülmesiyle devam etti.
ABD liderliğinde Batılı devletlerin Batı Asya ve Kuzey Afrika’daki artan askerî müdahaleleri, Rusya’nın Batı’nın güç kullanımına ilişkin değerlendirmesini daha da sertleştirdi. Özellikle rejim değişikliği, insani müdahale ve demokratikleşme kavramlarının askerî müdahalelerle birlikte kullanılmasının Moskova’da yarattığı güvensizlik, Rus dış ve güvenlik politikasının giderek daha sert bir çizgiye yönelmesinde etkili oldu. Rusya kendi yakın çevresindeki gelişmeleri de giderek münferit bölgesel krizler olarak değil, Yugoslavya’dan Irak’a ve NATO’nun doğuya genişlemesine kadar uzanan ve sonucunda Rusya’nın çevrelenmesi ve parçalanması hedefli daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçaları olarak değerlendirmeye başladı. 2000’lerin ikinci yarısından itibaren Moskova’nın Soğuk Savaş sonrasında oluşan Avrupa güvenlik düzenini artık kabul edilebilir görmediği açıktır.
2008 GÜRCİSTAN SAVAŞI: RUSYA’NIN İLK JEOPOLİTİK FRENİ
Bu açıdan 2008 Gürcistan Savaşı önemli bir dönüm noktasıdır. Nisan 2008’de gerçekleştirilen NATO Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’ın gelecekte NATO üyesi olacaklarının ilan edilmesi, Rusya tarafından doğrudan kendi güvenlik alanına yönelik stratejik bir gelişme olarak algılandı. Gürcistan’ın 7-8 Ağustos 2008 gecesi Güney Osetya ve Tşhinvali’ye yönelik askerî harekâtının ardından Rusya’nın geniş çaplı askerî müdahalede bulunmasıyla başlayan savaş, Moskova’nın Soğuk Savaş sonrasında ilk kez eski Sovyet coğrafyasındaki Batı ve NATO nüfuzunun genişlemesine askerî güç kullanarak karşı koymaya hazır olduğunu göstermesi bakımından önemliydi. Gürcistan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğü açısından ciddi sonuçlar yaratan Rus müdahalesi, aynı zamanda Avrupa güvenlik sistemindeki güç dengesi değişiminin de habercisiydi. Moskova, 1990’ların zayıf Rusya’sının geride kalmaya başladığını ve kendi yakın çevresindeki güvenlik dengelerinin tek taraflı biçimde değiştirilmesine gerektiğinde askerî araçlarla karşılık vereceğini ortaya koyuyordu. Bu yönüyle Ağustos 2008 savaşı, Soğuk Savaş sonrasında Batı lehine genişleyen jeopolitik alan karşısında Rusya’nın uyguladığı ilk ciddi askerî ve jeopolitik fren olarak değerlendirilebilir.
2014 UKRAYNA KRİZİ VE HELSİNKİ DÜZENİNİN AŞINMASI
2014 yılında Kiev’de Yanukoviç iktidarına karşı başlatılan başlayan Maidan olayları ve ABD&AB neocon müdahalesi ile gerçekleşen darbe sonrası Rusya’nın Kırım’ı ilhakı 2008 krizinden bağımsız değerlendirilemez. Yönetimin ABD darbesi ile devrilmesi Batılı ülkelerde demokratik bir halk hareketinin ve Ukrayna toplumunun Avrupa yönelimli siyasi tercihinin sonucu olarak değerlendirilirken, Moskova bu yaşanan süreci ABD ve Batılı devletlerin aktif biçimde desteklediği, Ukrayna’yı Rus jeopolitik alanından koparmayı amaçlayan bir iktidar değişikliği olarak gördü.
Ancak 2014 krizi aynı zamanda Helsinki düzeninin temelinde bulunan iki güvenlik anlayışı arasındaki çatışmayı da açığa çıkardı. Batı, Ukrayna’nın egemenliği ve kendi dış politika tercihlerini belirleme hakkını öne çıkarırken Rusya, NATO’nun kendi sınırlarına doğru genişlemesini ve Ukrayna’nın Batı güvenlik sistemine dâhil edilmesi ihtimalini kendi güvenliğine yönelik stratejik bir tehdit olarak değerlendirdi. Böylece bir taraf egemenlik ve ittifak seçme özgürlüğünü, diğer taraf ise güvenliğin bölünmezliği ve kendi yakın çevresindeki stratejik dengenin korunmasını öne çıkardı. Tarafların birbirlerini Helsinki ilkelerini ihlal etmekle suçladıkları, ancak bu ilkeler arasındaki gerilimi yönetebilecek ortak güvenlik mekanizmalarını giderek kaybettikleri bir döneme girildi. Minsk süreçlerinin başarısızlığından sonra 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşı bu nedenle yalnızca 2014 sonrasında ortaya çıkan bir bölgesel savaş olarak değil, uzun süredir aşınmakta olan Avrupa güvenlik mimarisinin askerî olarak çöküşü şeklinde de değerlendirilebilir. 1975 Helsinki’nin temelindeki karşılıklı güç kabulü ve güvenlik kaygılarını yönetme anlayışı yerini, tarafların kendi güvenliklerini karşı tarafın stratejik gerilemesi üzerinden sağlamaya çalıştıkları yeni ve çok daha tehlikeli bir döneme bırakmıştı.
YENİ DENKLEMİN BELİRLEYİCİ UNSURU: ÇİN
Bugünkü şartları 1975’ten ayıran en önemli unsurlardan biri Çin’in küresel sistemde ulaştığı ekonomik, teknolojik ve askerî güçtür. Helsinki Nihai Senedi’nin imzalandığı dönemde uluslararası sistemin askerî-stratejik dengesi esas olarak ABD ile Sovyetler Birliği arasında kurulmuştu. Günümüzde ise ABD, Avrupa’da Rusya’yı sınırlandırmaya ve stratejik olarak yıpratmaya çalışırken, aynı zamanda Hint-Pasifik bölgesinde yükselen Çin ile giderek yoğunlaşan bir stratejik rekabet yürütmekte ve Batı Asya’da İsrail merkezli askerî-siyasi düzeni korumaya çalışmaktadır. Böylece Washington, Soğuk Savaş döneminden farklı olarak aynı anda birden fazla büyük jeopolitik cephede güç ve kaynak tahsis etmek zorunda kalmaktadır.
Diğer yandan Rusya’nın Avrupa güvenlik sisteminden dışlanması ve Batı ile ekonomik ilişkilerinin daralması Moskova’nın Pekin ile ilişkilerini daha da derinleştirmiştir. Enerji, ticaret, askerî teknoloji, diplomasi ve Avrasya’daki ulaşım ağları üzerinden gelişen Çin-Rusya yakınlaşması, ABD açısından Soğuk Savaş döneminde karşılaşmadığı ölçekte bir Avrasya jeopolitik bütünleşmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. İran’ın da Rusya ve Çin ile siyasi, ekonomik ve askerî ilişkilerini geliştirmesi bu eğilimi güçlendirmekte, Avrupa, Batı Asya ve Hint-Pasifik’te yaşanan jeopolitik mücadelelerin birbirinden bağımsız değerlendirilmesini giderek zorlaştırmaktadır.
Bu nedenle Çin faktörü Avrupa’da yeni bir Helsinki ihtimali açısından da belirleyici hale gelmektedir. Washington açısından temel stratejik rakibin giderek Çin olması durumunda, Rusya’nın Avrupa güvenlik sisteminden sürekli dışlanmasının Moskova’yı Pekin’e daha fazla yaklaştırarak ABD’nin karşısında geniş bir Avrasya güç yoğunlaşması yaratıp yaratmadığı sorusu önem kazanacaktır. Yeni bir Helsinki arayışının önünü açabilecek temel jeopolitik değişkenlerden biri, ABD’nin Rusya’yı Çin’in kalıcı stratejik ortağı haline getirmenin kendi uzun vadeli çıkarları açısından taşıdığı maliyeti yeniden değerlendirmesi olabilir.
AVRUPA’DA YENİ BİR HELSİNKİ MÜMKÜN MÜ?
Yeni bir Helsinki sürecinin ortaya çıkıp çıkmayacağı büyük ölçüde Washington’un Rusya’ya ilişkin jeopolitik değerlendirmesinin değişmesine bağlı olacaktır. ABD, Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminden dışlanması veya uzun vadede stratejik olarak etkisizleştirilmesi gereken bir güç olarak görmeye devam ettiği sürece yeni bir Helsinki düzeninin kurulması oldukça güçtür. Buna karşılık Çin’in yükselişinin Amerikan stratejisinin temel önceliği haline gelmesi ve Rusya’nın bütünüyle Çin’in stratejik ortağı haline gelmesinin Washington açısından daha büyük bir jeopolitik maliyet yaratacağının kabul edilmesi, Avrupa’da farklı bir güvenlik yaklaşımının önünü açabilir.
Böyle bir yaklaşım Rusya’nın bütün taleplerinin kabul edilmesini gerektirmeyeceği gibi Ukrayna’nın veya Doğu Avrupa devletlerinin egemenlik ve güvenlik kaygılarının yok sayılması anlamına da gelmemelidir. Yeni bir Helsinki, ABD ile Rusya arasında Avrupa’nın geri kalanına dayatılacak yeni bir nüfuz alanları paylaşımı olarak da düşünülemez. Aksine amaç, Rusya’nın Avrupa güvenlik sisteminin kalıcı bir unsuru olduğu gerçeği ile diğer Avrupa devletlerinin egemenlik ve güvenlik haklarını aynı mimari içinde uzlaştırabilecek bir denge yaratmak olmalıdır. Yeni Helsinki’nin özü, 1975’te olduğu gibi, tarafların birbirlerini ortadan kaldıramayacaklarını ve kendi mutlak güvenliklerini karşı tarafın mutlak güvensizliği üzerine kuramayacaklarını kabul etmeleridir. Böyle bir Avrupa güvenlik mimarisi Ukrayna’nın savaş sonrası statüsünden Karadeniz güvenliğine, NATO-Rusya temas hatlarından orta ve uzun menzilli füzelere, nükleer silahların ileri konuşlandırılmasından büyük çaplı askerî tatbikatlara kadar geniş bir alanı kapsamak zorundadır. Ancak 1975 veya 1990’ın güvenlik mekanizmalarını aynen yeniden üretmek yeterli olmayacaktır. Hipersonik silahlar, uzun menzilli hassas vuruş sistemleri, İHA/SİHA’lar ve giderek gelişen istihbarat, keşif ve gözetleme imkânları Avrupa’daki askerî dengeyi geçmişten çok daha karmaşık hale getirmiştir. Dolayısıyla yeni güvenlik mimarisinin konvansiyonel kuvvet sınırlamalarının yanında bu yeni askerî yetenekleri de hesaba katması gerekecektir.
Bu çerçevede AKKA tecrübesinden yararlanılarak konvansiyonel kuvvetlerin ve özellikle temas hatlarındaki kuvvet yoğunlaşmalarının sınırlandırılması, askerî faaliyetlerin karşılıklı olarak bildirilmesi, büyük çaplı tatbikatların önceden haber verilmesi, yerinde denetim ve doğrulama mekanizmalarının yeniden kurulması ve yeni güven artırıcı önlemlerin geliştirilmesi düşünülebilir. Böylece yeni Helsinki yalnızca siyasi bir deklarasyon değil, ölçülebilir ve doğrulanabilir bir askerî denge üzerine oturan güvenlik mimarisine dönüşebilir. Dolayısıyla yeni Helsinki’nin amacı Soğuk Savaş kurumlarını aynen yeniden üretmek veya Avrupa’yı yeniden nüfuz alanlarına bölmek değil; mevcut güç dağılımını kabul eden, Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminin kalıcı unsurlarından biri olarak hesaba katan ve hiçbir devletin güvenliğinin diğerinin mutlak güvensizliği üzerine kurulamayacağı anlayışını yeniden kurumsallaştıran bir denge yaratmak olmalıdır.
BATI ASYA’DA DEĞİŞEN JEOPOLİTİK ZEMİN
Batı Asya’da da farklı fakat aynı derecede önemli bir dönüşüm ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bölgenin modern tarihinde mezhepsel, etnik ve ideolojik ayrımlar devletlerarası rekabetle sürekli iç içe geçmiş, özellikle İran ile Suudi Arabistan arasındaki mücadele uzun süre Şii-Sünni ayrışmasının jeopolitik izdüşümü olarak değerlendirilmiştir. Bölge dışı güçler bu ayrışmaları teşvik ederek, sahte bayrak operasyonları düzenleyerek, yöneticileri satın alarak, Batı Asya’daki nüfuzlarını ve askerî varlıklarını güçlendirmişlerdir. Bununla birlikte son yıllarda bu yapının değişmeye başladığına ilişkin önemli işaretler ortaya çıkmaktadır.
İsrail’in 1973 sonrası ABD jeopolitiğinin asli aktörüne dönüşmesi ile hem zengin Körfez ülkelerinin hem de stratejik Süveyş Kanalının kontrolünün kolaylaştırılması sağlanmış oldu. Bunun için eskatoloji de Siyonizm üzerinden ABD ve İsrail ortak jeopolitik araçlarına dönüştürüldü. Böylece giderek genişleyen askerî güç kullanımı ve bölgedeki askerî üstünlüğünü koruma stratejisi, Batı Asya devletlerinin güvenlik algılarını yeniden şekillendiren önemli faktörlerden biri haline geldi. ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026 İran saldırısı bu süreçte tam anlamıyla büyük bir ikaz verdi. Burada önemli olan değişim, teolojik ve ideolojik farklılıkların devletlerin güvenlik ve jeopolitik çıkarları üzerindeki belirleyiciliğinin azalmasıdır. İsrail’in saldırgan ve soykırımcı askerî politikalarının yarattığı baskı bu eğilimi hızlandırırken, bölge devletlerinin egemenlik, toprak bütünlüğü ve stratejik özerklik gibi ortak çıkarları daha fazla öne çıkmaktadır.
İran ile Suudi Arabistan arasındaki diplomatik ilişkilerin Çin’in arabuluculuğunda yeniden kurulması, Körfez ülkelerinin Çin ve Rusya ile ilişkilerini çeşitlendirmeleri ve Türkiye’nin bölge ülkeleriyle yürüttüğü normalleşme süreçleri, ideolojik ve mezhepsel farklılıkların devlet çıkarlarının önüne geçmesinin zorunlu olmadığını göstermektedir. Bu gelişmeler henüz ortak bir bölgesel güvenlik mimarisinin ortaya çıktığı anlamına gelmemektedir. Ancak Batı Asya siyasetinin mezhepsel aidiyetlerden ziyade devlet egemenliği, ulusal çıkar ve güç dengesi üzerinden yeniden şekillenebileceğine ilişkin önemli bir zemin oluşmaktadır.
İSRAİL FAKTÖRÜ VE SÜNNİ-Şİİ AYRIMI
İsrail’in Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan geniş bir coğrafyada saldırgan ve soykırımcı askerî güç kullanması ve bölgedeki askerî üstünlüğünü koruma yönündeki politikaları, Batı Asya’daki geleneksel tehdit algılarının yeniden şekillenmesini hızlandırmaktadır. Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Mısır’ın İsrail’e ilişkin politikaları, güvenlik öncelikleri ve bölge dışı güçlerle ilişkileri aynı değildir; bunların yakın gelecekte ortak bir siyasi veya askerî vizyona dönüşmesi de beklenmemelidir. Ancak İsrail’in askerî güç kullanımının coğrafi olarak genişlemesi, Filistin meselesinin çözümsüzlüğü ve bölge dışı güçlerin Batı Asya güvenlik mimarisindeki belirleyici rolü, uzun yıllar birbirlerini rakip, hatta tehdit olarak gören bölge devletlerini kendi güvenliklerini giderek daha fazla bölgesel imkânlarla sağlama arayışına yöneltebilir. Böyle bir süreç, mezhepsel ayrımları ortadan kaldırmasa bile bunların üzerinde devlet egemenliği ve ortak güvenlik kaygılarına dayanan yeni jeopolitik çıkar alanlarının oluşmasını mümkün kılabilir.
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması, bu dönüşümün henüz başlangıç aşamasındaki fakat son derece önemli işaretlerinden biridir. Antlaşmanın, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması esasına dayanması, yalnızca üç ülke arasındaki askerî iş birliğinin derinleşmesi anlamına gelmemektedir. Daha önemlisi, bölge güvenliğinin yalnızca ABD başta olmak üzere bölge dışı güçlerin sağladığı güvenlik şemsiyelerine bağımlı kalmadan, bölge devletlerinin kendi askerî, ekonomik ve teknolojik kapasiteleri üzerinden örgütlenebileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Antlaşmanın belirli bir devleti tehdit olarak tanımlamaması, Ankara’nın bunun İran’a veya başka bir ülkeye karşı kurulmadığını özellikle vurgulaması ve Mısır’ın gelecekte bu yapıya katılabilecek doğal ortaklardan biri olarak görülmesi, Mekke Antantının dar anlamda bir Sünni bloktan daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşebilme ihtimalini ortaya çıkarmaktadır.
Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve muhtemelen Mısır ekseninde gelişen bu yapı zaman içerisinde İran’ı dışlamayan daha geniş bir güvenlik anlayışına evrilebilirse, Batı Asya’da dış hegemonların belirlediği ittifak sistemlerinden bölge devletlerinin kendi aralarında oluşturdukları bir güç dengesi sistemine geçişin çekirdeğini oluşturabilir. Nitekim İran’dan gelen bazı resmî açıklamalarda da Mekke Antlaşması, bölge devletlerinin güvenlik için dış güçlere bağımlılığını azaltabilecek yeni bir yaklaşımın göstergesi olarak değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla burada söz konusu olan Şii ve Sünni dünyaların yeni bir ideolojik birlik oluşturması değildir. Daha gerçekçi ihtimal, teolojik ve mezhepsel farklılıkların varlığını sürdürmesine rağmen devletlerin egemenlik, toprak bütünlüğü, güvenlik ve stratejik özerklik gibi ortak çıkarlar etrafında iş birliği yapabilmeleridir. Böyle bir dönüşüm gerçekleşirse Şii-Sünni ayrımı ortadan kalkmayacak, ancak Batı Asya jeopolitiğinin kolektif batı gözünde her zaman sömürülen ve teşvik edilen bölücü unsur olma niteliğini giderek kaybedebilecektir. Bu açıdan Mekke Antantının asıl stratejik değeri, üç devlet arasındaki bir savunma anlaşması olmasının ötesinde, Batı Asya güvenliğinin bölge dışından yönetilen hegemonik bir düzenden bölgesel güç dengesi esasına dayanan yeni bir mimariye evrilme ihtimalini ilk kez kurumsal bir çerçeveye taşımasında aranmalıdır.
YENİ ÇOK KUTUPLULUKTA HELSİNKİ İLE WESTPHALİA’NIN KESİŞMESİ
Westphalia düzeni 1648’de Katoliklik ile Protestanlık arasındaki teolojik farklılıkları ortadan kaldırmadı, ancak Avrupa devlet sisteminin giderek mezhepsel aidiyetlerden ziyade egemenlik, devlet çıkarı ve güç dengesi üzerinden işlemesinin önünü açtı. Batı Asya’da benzer bir gelişmenin yaşanması halinde İran Şii karakterini, Suudi Arabistan Sünni dünyadaki konumunu, Türkiye ve Mısır ise kendi tarihsel ve stratejik kimliklerini korumaya devam edecektir. Değişmesi muhtemel olan bu farklılıkların ortadan kalkması değil, bölgesel jeopolitiğin belirleyici ekseni olma niteliğini kaybetmesidir. Burada temel hedef İsrail’in saldırgan tutumunun dizginlenmesi ve Filistin’de barışçı ve adil bir çözüme ulaşılmasıdır.
Batı Asya açısından yeni bir Westphalia’nın temelini bu nedenle teolojik uzlaşmadan çok devlet egemenliğinin yeniden öne çıkması oluşturabilir. Devletlerin birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermesi, İsrail’in uluslararası hukuka saygılı normlar devletine dönüştürülmesi, bölgede rejim değişikliğini hedefleyen dış müdahalelerin sınırlandırılması, mezhepsel ve etnik farklılıkların başka devletlerin içişlerine müdahale aracı olarak kullanılmaması ve bölgesel güvenliğin mümkün olduğu ölçüde bölge devletleri tarafından şekillendirilmesi böyle bir düzenin temel ilkeleri olabilir. Bu anlamda yeni Westphalia, Batı Asya devletlerinin aynı ideolojik veya siyasi çizgide birleşmesini değil, farklılıklarına rağmen birbirlerinin varlığını ve meşru güvenlik çıkarlarını kabul etmelerini gerektirecektir.
İsrail’in artan askerî baskısı ise böyle bir dönüşümü hızlandırabilecek bir jeopolitik katalizör haline gelebilir. Birbirleriyle uzun süre rekabet etmiş Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Mısır’ın İsrail’e ilişkin politikalarının benzer vizyona erişmesi gerekmemektedir. Dolayısıyla Batı Asya’nın Westphalia arayışı yeni bir ittifak veya blok oluşturma arayışı olarak görülmemelidir. Asıl dönüşüm, bölge devletlerinin güvenliklerini mezhepsel kamplaşmalar veya bölge dışı güçlerin himayesi üzerinden değil, egemen devletler arasındaki güç dengesi ve karşılıklı çıkarların tanınması üzerinden kurmaya başlamaları olacaktır.
SONUÇ: HEGEMONYADAN GÜÇ DENGESİNE
Yeni Helsinki ve yeni Westphalia arayışlarını mümkün kılabilecek temel dinamik, uluslararası sistemde güç dağılımının değişmesidir. Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu dönem, belirli bir tarihsel güç dengesinin ürünüydü ve bu denge artık geride kalmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel meselesi çok kutupluluğun ortaya çıkıp çıkmayacağı değil, fiilen gelişmekte olan bu yeni güç dağılımının mevcut uluslararası düzen tarafından hangi ölçüde ve hangi mekanizmalarla kabul edileceğidir. Hegemonyadan güç dengesine geçiş çoktan başlamıştır.
Avrupa açısından bunun en önemli sonucu, Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisindeki yerinin yeniden tanımlanması zorunluluğudur. Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminden sürekli dışlamaya dayanan bir düzen, Moskova’yı Pekin’e daha fazla yaklaştırırken Avrupa kıtasındaki askerî gerilimi de kalıcılaştırmaktadır. Özellikle ABD açısından Çin ile uzun vadeli stratejik rekabetin öncelik kazanması, bu politikanın maliyetini zaman içerisinde daha görünür hale getirebilir. Yeni bir Helsinki’nin zemini de burada ortaya çıkmaktadır. Konu Rusya’nın bütün taleplerinin kabul edilmesi veya Avrupa’nın yeniden nüfuz alanlarına bölünmesi değildir. Aksine 1975 Helsinki sürecini mümkün kılan temel gerçekliğin yeniden hatırlanmasıdır. Taraflardan hiçbiri diğerini Avrupa güvenlik denkleminden tasfiye edemeyecekse, güvenlik karşı tarafın mutlak güvensizliği üzerine değil, karşılıklı güç kabulü ve denetlenebilir bir denge üzerine kurulmak zorundadır. Bu nedenle Avrupa’nın ihtiyacı yeni bir dostluk dönemi değil, rekabeti yöneten, askerî güç kullanımının sınırlarını belirleyen, silahlanmayı denetlenebilir hale getiren, kriz yönetimi ve iletişim kanallarını açık tutan ve doğrudan savaşa giden yolları daraltan yeni bir güvenlik mimarisidir. Helsinki’nin günümüz açısından asıl değeri de geçmişin kurumlarını aynen yeniden üretmekte değil, karşılıklı güç kabulüne dayanan bu stratejik gerçekçiliği yeniden tesis etmekte yatmaktadır.
Batı Asya’da ise aynı dönüşüm farklı bir tarihsel ve jeopolitik zeminde gelişmektedir. Burada yeni Westphalia’nın ön şartı Şii-Sünni ayrımının ortadan kalkması veya bölge devletlerinin ortak bir ideolojik kimlik altında birleşmesi değildir. Asıl dönüşüm, mezhepsel farklılıkların devletlerin güvenlik politikalarını belirleyen başlıca jeopolitik eksen olmaktan çıkmasıyla başlayabilir. İsrail’in genişleyen saldırgan ve soykırımcı askerî güç kullanımı, Filistin meselesinin çözümsüzlüğü ve bölge dışı müdahalelerin yarattığı ortak güvenlik kaygıları; birbirinden farklı çıkarları bulunan devletler açısından egemenlik, toprak bütünlüğü, stratejik özerklik ve dış müdahalelerin sınırlandırılması ilkelerini giderek daha önemli hale getirmektedir. Mekke Antantı gibi yeni bölgesel güvenlik arayışlarının tarihsel anlamı da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Dolayısıyla Batı Asya’nın yeni Westphalia’sı bir ittifak sistemi kurmaktan çok, yeni bir bölgesel davranış düzeni oluşturmak anlamına gelecektir. Devletlerin birbirlerinin rejimlerini değiştirme, iç fay hatlarını kullanma veya bölgesel rakiplerini tasfiye etme arayışından uzaklaşarak egemenliklerini ve meşru güvenlik çıkarlarını karşılıklı biçimde tanımaları, bölgenin dış hegemonların müdahalelerine olan bağımlılığını da azaltabilir. Westphalia benzetmesinin anlamı tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: Aslolan aynı değerlere sahip olmak değil, farklılıklara rağmen birlikte var olmanın kurallarını kabul etmektir.
Bu açıdan Avrupa’da yeni Helsinki ile Batı Asya’da yeni Westphalia birbirinden bağımsız iki süreç olarak görülmemelidir. Her ikisi de hegemonik üstünlüğün aşındığı ve güç dengesinin yeniden uluslararası siyasetin merkezine yerleştiği daha büyük bir tarihsel dönüşümün farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır. Helsinki Avrupa’da karşılıklı güç kabulünü, Westphalia ise Batı Asya’da egemen devletlerin İsrail baskısına rağmen karşılıklı varlık kabulünü temsil edebilir. Birincisi güvenliği karşı tarafı çevreleyerek değil onun varlığını hesaba katarak sağlamayı; ikincisi ise düzeni rakip devletleri ABD/İsrail baskısı altında parçalayarak değil onların egemenliğini tanıyarak kurmayı gerektirir.
Tarihsel tecrübenin ortaya koyduğu temel gerçek değişmemiştir. Kalıcı güvenlik düzenleri tarafların birbirlerini sevmeleri veya aynı değerleri paylaşmaları üzerine değil, birbirlerini tasfiye edemeyeceklerini kabul etmeleri üzerine kurulmuştur. 1648 Westphalia ve 1975 Helsinki’nin farklı şartlar altında temsil ettiği stratejik gerçekçilik buydu.
Çok Okunanlar
Odysseus'un yolculuğu-1
Güçlünün hukuku
Eren Vurdem, Serhat Kılıç’ın sevgilisine siper oldu
Batı'ya piyango, Doğu'ya amorti
Nazım Hikmet İzmir’de yaşıyor
MHP Antalya kongresi öncesi Sadullah Güneş'in casino görüntüleri gündemde
Kocaeli Müftüsü Sönmezoğlu görevden alındı
Serhat Mustafa Kılıç evinde ölü bulundu
Fenerbahçe kaybetti, Talisca'dan olay paylaşım!
Liberal demokrasinin başına ne geldi?