Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,2572
Dolar
Arrow
42,7792
İngiliz Sterlini
Arrow
59,1459
Altın
Arrow
7045,3855
BIST
Arrow
10.729

Toplu tövbe, toplu teslimiyet: İtaatin kutsallaştığı yerde din

Geçtiğimiz haftalarda İzmir’de Menzil tarikatının Serhendi grubu tarafından gerçekleştirilen toplu tövbe töreninin ardından, konuyu doğrudan muhataplarından dinlemek için İstanbul Sancaktepe’de bulunan Serhendi Vakfı’na gittim.

Kısa bir selamlaşmadan sonra sözü doğrudan tövbe meselesine getirdim ve sordum: “Neden toplu tövbe yapıyorsunuz? Tövbe bireysel bir edim değil midir?” Ardından ekledim: “Toplu tövbeden murat nedir?”

İlk etapta konuştuğum kişiler bu soruya cevap verme yetkilerinin olmadığını söylediler. Ancak bu resmî çekingenlik kısa sürdü; müridlerle aramızda koyu bir sohbet başladı.

Orada bulunanlardan biri telefonunu çıkararak bana bir ayet gösterdi: Âl-i İmrân Suresi’nin 103. ayeti. Diyanet mealiyle ayet şöyleydi: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın...” Ayetin devamında birlik, kardeşlik ve kurtuluş vurgusu yer alıyordu.

Bu noktadan sonra konu Peygamber’e getirildi. “Allah insanlara Peygamber gönderdi; insanlar Peygamberin sözü ve sünneti etrafında bir araya geldi” dediler. Peki, buradan şeyhlere ve gavslara nasıl geliniyordu? Yanıt hazırdı: “Âlimler Peygamberin varisidir.”

Mantık zinciri açıktı: Peygamberin varisi âlimse, mürit de âlimin etrafında toplanmalıydı. Onu takip etmeli, onun yürüdüğü yoldan yürümeliydi. Toplu tövbe de bu teslimiyet pratiğinin bir parçasıydı.

YANILMAZLIK VARSAYIMI

Bu noktada temel bir soru sordum: Şeyhler hata yapamaz mıydı? Gittikleri yolun hak yol olduğunun ölçütü neydi? Cevap netti: “Şeyhlerimiz Kur’an ve sünnet yolundadır.” Kendi nefisleriyle yol çizmez, kişisel kanaatleriyle yön tayin etmezlerdi. Bu yolu sürdükleri müddetçe müride düşen, onları izlemekti.

Sohbete çay servisi eşlik ederken, son dönemde tarikat ve cemaatlerde yaşanan ayrışmaları hatırlattım. Menzil Cemaati lideri Abdulbaki Erol’un vefatının ardından oğulları arasında yaşanan miras ve yönetim tartışmalarını, bu meselenin İngiltere mahkemelerine kadar taşındığını, basına yansıyan iddiaları dile getirdim.

Bu konulara girmek istemediklerini söylediler. Bunların dünyevî meseleler olduğunu, itikadî bir ayrışma yaşanmadığını özellikle vurguladılar. Israrla altını çizdikleri nokta şuydu: Bir mürşide bağlanmak hayati bir zorunluluktu.

Bunu şöyle temellendirdiler: Nasıl ki bir meslek, bir zanaat, bir ilim hocasız öğrenilemezse; dini anlamda doğru bir hayat da rehbersiz sürdürülemezdi. İnsan, bilen birinin rehberliğine muhtaçtı.

ZENGİNLİK, TASAVVUF VE İTİRAZ

Bu noktada şu soruyu sordum: Tarikat, nefsin terbiye edilmesi; bir lokma bir hırka anlayışı değil miydi? Tasavvuf da, İslam toplumunda beliren lüks ve sınırsız zenginleşmeye yönelik bir itiraza dayanmıyor muydu?

Bu görüşe katılmadılar. “Peygamberimiz zengin değil miydi?” diye sordular. Hatta ölümünden sonra mirası üzerine tartışmalar yaşandığını hatırlattılar. Öyleyse bugünün tarikat ileri gelenlerinin zengin olmasında bir sakınca yoktu. Üstelik bu mülkler ‘profesyonel’ yollarla edinilmişti.

Ben sahabeden Ebu Zer’in Muaviye’ye yönelttiği saray eleştirisini, israf ve haram vurgusunu hatırlattım. Bu bahiste bir yanıt gelmedi; yalnızca Muaviye için “Hazret” dememem eleştirildi.

ŞEYHSİZLİĞİN ŞEYTANLAŞTIRILMASI

Sohbetin merkezinde mürid–mürşid ilişkisi vardı. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözünü hatırlattım. Bu görüşe genel olarak katıldıklarını söylediler. Gerekçe yine aynıydı: Âlim olmadan doğru yolu bulmak neredeyse imkânsızdı.

Peki, bu durumda herkesin bir tarikata girmesi mi gerekiyordu? “Hayır”, dediler. Ancak insan, hayatın karmaşası içinde mutlaka bir hocanın, bir âlimin sözünü dinlemeliydi. Aksi hâlde şeytanın izini sürmek işten bile değildi.

Bu çerçevede evliya ve şeyhlerin kerametlerinden de söz edildi. Keramet, onların Allah dostu olduğunun bir göstergesiydi. Sohbet sırasında orada bulunanlardan biri, yaklaşık yirmi yıl önce alkol ve uyuşturucu bağımlılığı yaşadığını, tarikata intisap ettikten sonra bu bataktan kurtulduğunu anlattı. Daha önce hastanelere gitmiş ama çare bulamamıştı. Kollarındaki jilet izlerini gösterdi. “Bu keramet değil de nedir?” diye sordu.

MUTLAK TESLİMİYET

Son olarak şunu sordum: “Bir mürşide bağlanan kimsenin, ‘gassal önünde meyyit gibi’ teslim olması gerektiği söylenir. Siz de böyle misiniz?”

“Keşke olabilsek” dediler. Şeyhin karşısındaki ideal tutum buydu: mutlak itaat. Elbette bu itaat, şeyhin kişiliğine değil; onun ilmî yetkinliğine ve Kur’an–sünnet bilgisineydi. Müride düşen, doğru bilginin peşinden gitmekti.

GRUP KİMLİĞİ VE İTAATİN PSİKOLOJİSİ

Toplu tövbe meselesi, bizi buraya kadar getirdi. Tarikatlar, cemaatler ya da herhangi bir inanç ve düşünce etrafında bir araya gelen yapılar, bireylere yalnızca bir aidiyet sunmaz; aynı zamanda güçlü bir kimlik inşa eder. Bu kimlik, kaçınılmaz olarak grup dinamiğini beraberinde getirir.

Grup dinamiği, bireyin uyum ve itiraz sınırlarını yeniden çizer; ona hazır bir yaşam haritası sunar. Bu haritanın sınırları, grubun iç yapısı, söylemleri ve yönetim süreçleri tarafından belirlenir. Üyeler, bu çerçeveye uymakla yükümlüdür.

İnsan yalnızca bireysel bir varlık değildir; aynı zamanda derin biçimde toplumsaldır. İçinde yaşadığı ilişkiler ağı, onun düşünce ve davranışlarını kaçınılmaz biçimde şekillendirir. Bir gruba dâhil olmak, bu etkiyi daha da keskinleştirir; çoğu zaman grup kimliği, bireysel kimliğin önüne geçer.

Bu nedenle grup dinamiklerini anlamak için iki temel olguya bakmak gerekir. İlki, ekonomik, politik ve sosyolojik bütünlüğüyle hayatın kendisidir. İkincisi ise grubun içsel motivasyonu, yani kutsal anlatılar, otorite biçimleri ve itaat mekanizmalarıdır.

Zira Tayfun Atay’ın da işaret ettiği gibi: “Din hayattan çıkar.” Ancak burada söz konusu olan, hayatın tüm çelişkileriyle yüzleşen bir din değil; siyasal, ekonomik ve örgütsel ilişkilerle iç içe geçmiş, itaat üreten bir din formudur.

Bugün tarikat ve cemaat yapıları yalnızca manevî rehberlik iddiasıyla var olmuyor. Aynı zamanda ekonomik kaynakları yöneten, insan kaynağını disipline eden ve siyasal alanla örtük ya da açık ilişkiler kuran yapılara dönüşmüş durumdalar. Toplu tövbe, bu yapılar içinde yalnızca bir arınma pratiği değil; kolektif sadakatin, hizalanmanın ve bağlılığın yeniden teyit edildiği bir ritüel işlevi görüyor.

Bu nedenle mesele sadece bireyin günahı ya da tövbesi değil; itaatin nasıl meşrulaştırıldığı, sorgulamanın nasıl “günahkârlaştırıldığıdır.” “Gassal önünde meyyit” benzetmesi, dinî bir tevazu çağrısından ziyade, eleştirel aklın askıya alınmasını talep eden siyasal bir itaat formuna işaret eder.

Sorulması gereken soru şudur: İnanç, bireyi ahlaken özgürleştiren bir imkân mı sunmaktadır; yoksa onu bir grubun, bir liderliğin ve giderek dünyevî iktidar ilişkilerinin parçası hâline mi getirmektedir? Toplu tövbe törenleri, bu soruya verilen cevabın artık bireysel değil, kurumsal olarak üretildiğini göstermektedir.