Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
34,9385
Dolar
Arrow
32,5064
İngiliz Sterlini
Arrow
40,8451
Altın
Arrow
2441,0000
BIST
Arrow
10.087

Avrupa'da kazan kaynamaya başladı

Avrupa Parlamentosu'nun 6-9 Haziran tarihleri arasında yapılan seçimleri, 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşlı kıtada en keskin siyasi kırılmalardan birine neden oldu.

Sonuçlar, sağ ve aşırı sağ partilerin neredeyse bütün Avrupa'da yükselişe geçtiğini gösterdi.

Başta Fransa ve Almanya olmak üzere bu coğrafyanın önde gelen ülkeleri, sağ siyasetin sığ sularında sürüklenmeye başladı.

Geçen yılın sonuna doğru Hollanda’da Wilders'ın seçimi kazanması, Avrupa'nın en eski diktatörlüğünü 50 yıl önce yıkmış olan Portekiz halkının son seçimde yeniden faşizmin dümen suyuna girmeye meyletmesi, İspanya'da aşırı sağın son 10 yılda hızla güçlenmesi... Bütün bunların hepsi birer işaret fişeğiydi.

Avusturya'da zaten aşırı sağcılar iktidardaydı.

İtalya'da şimdilik Mussolini'ye rahmet okutacak noktada olmasa da postmodern faşizme öykündüğünü saklamayan Meloni, iki yıl önce Başbakan olmuştu.

Polonya ve Macaristan ise herkesin malumu.

Ülkeleri tek tek saymayalım ama seçimlerde çıkan sonuçlar, Avrupa'nın görünür gelecekte son derece ciddi siyasi, sosyal meselelerle yüzleşeceğini gösteriyor.

Şartlar, 2. Dünya Savaşı öncesiyle büyük benzerlik içinde.

Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.

Eğri oturup doğru konuşalım.

Nasıl ki Kavimler Göçü Batı Roma'yı yıkıp yerle yeksan ettiyse, özellikle son çeyrek asırda yaşlı kıtaya yönelik giderek yoğunlaşan insan hareketliliği de bugün bildiğimiz anlamıyla Batı medeniyetini temellerinden sarsıyor.

İster sağından, ister solundan, ister önünden, ister arkasından neresinden bakarsak bakalım, Avrupa'da aşırı sağın giderek güçlenmesinin başlıca nedeni, yaşlı kıtada adeta köpeksiz köyde çomaksız gezer gibi fink atan, içinde oldukları topluma entegre olmayı reddeden, demokrasinin bütün nimetlerinden yararlanan ama kendileri gibi olmayanları düşman addeden, “dinimi özgürce yaşamak istiyorum” diyerek şeriat çığlıkları atan sığınmacılar, göçmenler ve yabancılar...

Bu kitle, çakma solcuların, Atlantik ötesinden beslenen STK'cıların, ılık beyinli liberallerin koruması altında giderek fütursuzca hareket etmeye başladıktan sonra siyasetin doğası gereği ibre sağa ve hatta aşırı sağa kaymaya başladı.

Sadece Avrupa kendi sömürgeci geçmişiyle yüzleşiyor gibi kolaycı bir değerlendirmeye kaçmadan meseleye yakın gözlüğümüzü takarak bakalım.

Burada birbiri ile çarpan etkisi yapan iki süreçten söz etmek mümkün.

Birincisi, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Atlantik'in öbür kıyısından esen kimlik siyaseti rüzgarının Avrupa solunu paralize etmesi, sınıf siyasetinin geri plana atılması ve sağcı, ırkçı, partilere alan açılması; ikincisi ise ABD'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da kapitalizmin kıçına takılmış siyasal İslamcı partileri özellikle de İhvan'ı iktidara taşıma projesi.

Washington'daki çok bilmiş oyun kurucuların evde yaptığı hesabın buradaki çarşıya uymadığını hepimiz biliyoruz.

Siyasal İslam ve İhvan projesi çöktü ama ABD'nin hedef tahtasına koyduğu ülkeler harap oldu.  

Bu ülkelere ne demokrasi geldi, ne insan hakları, ne de refah.

İnsanlar daha öncesinden de savaştan, açlıktan, yokluktan, yoksulluktan, siyasi nedenlerden dolayı ülkelerini terk ediyorlardı.

Kendilerine, çoluklarına, çocuklarına medeni bir ülkede güzel bir gelecek arıyorlardı. Bu süreçte Türkiye üzerinden Avrupa'ya, Amerika'ya, Kanada'ya kapağı atan şanslıydı.

Ama Arap Baharı'ndan sonra göç, tabiri caiz ise patladı.

Ancak kısa süre sonra işin rengi değişti.

Ülkelerinde savaş, açlık, yokluk, yoksulluk olanlar kadar olmayanlar da göç kervanına katıldı.

Mesela ne Tunus'ta, ne Cezayir'de ne de Fas'ta iç savaş yaşanmıştı. Öyle büyük ekonomik kriz de yoktu. İşleyen bir sistemleri, kendilerine göre sosyal düzenleri vardı.

Irak'ta siyasi ve sosyal dengeler büyük ölçüde yerine oturmuş, Afganistan'daki ABD işgali sona ermiş, Taliban ülkeye görece istikrar getirmiş, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamıştı. Suriye'de hayat normale dönmüştü.

Ez cümle, bu ülkelerden Batı'ya kitlesel göçü tetikleyen nedenler ortadan kalkmıştı.

Ama kitlesel insan hareketliliği neredeyse geometrik şekilde katlanarak devam etti.

İşte zurnanın zırt dediği yer burası...

Bunun nedenini sosyal bilimciler elbette araştıracaktır ama meseleye gazeteci gözüyle baktığımda şunu söyleyebilirim:

Ağırlığını genç erkeklerin oluşturduğu yasa dışı göçmenler, Avrupa'yı yağmalanacak bir coğrafya olarak görüyor. Çoğunluğu Müslüman olduğu için bunu dini açıdan da “meşru” olarak kabul ediyor.

Onlara göre kendilerinden önce gelenler bu ülkelerdeki siyasi sistemin, insan haklarının, demokrasinin, hukukun koruması altında Batı medeniyetinin etinden, sütünden, yününden istedikleri gibi yararlandılar.

Kılıfına uydurdukları zaman sınırsız suç işleme özgürlüğüne sahip oldular.

Üstelik Batı'da özgür kadınlar vardı!

İlkel ataerkil zihniyeti aşamamış Ortadoğulu, Kuzey Afrikalı, Pakistanlı, Afganistanlı genç erkekler için bunun nasıl bir çekim kuvveti yarattığını ayrıca vurgulamaya gerek yok.

O yüzden pılısını, pırtısını toplayan Avrupa'nın kapısına dayandı.

Batıya yönelik göç son 10 yılda nitelik değiştirdi.

Nedenleri farklılaştı. 

Sığınmacılar kısa sürede gelişmelerden etkilenen değil gelişmeleri etkileyen, hatta belirleyen duruma geldi.

Youtube'ta yabancıların, bulundukları ülkelerde, sistemin açıklarından yararlanıp yasa dışı işlerle nasıl para kazandıklarını anlattığı binlerce video var.

Sosyal medya bu kitlesel hareketliliği hem tetikliyor hem de yol, yordam gösterdiği için kolaylaştırıyor.

Mesela, Fas'tan yola çıkıp önce İspanya'ya sonra Fransa üzerinden Amsterdam'a gelen yasadışı göçmenin çektiği bir video, yeni gelecekler için eğitim amaçlı olarak kullanılıyor. Bir başka videoda da uyuşturucunun Afganistan'dan nasıl getirileceği, Brüksel'de, Amsterdam'da nasıl pazarlanacağı anlatılıyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bugün, Brüksel, Paris, Berlin, Londra, Amsterdam gibi Avrupa'nın büyük kentlerinde ister yasal, ister yasadışı göçmen olsun, Ortadoğu, Afrika, Mağrip, Pakistan, Afganistan, Hindistan'dan gelmiş yabancıların bütün kamusal alanları işgal ettiğini görürsünüz! Parklar, bahçeler, bulvarlar, caddeler...

Büyük şehirlerdeki gettoları ise adeta birer kurtarılmış bölge.

Aynı zamanda çakma solcuların, ılık beyinli liberallerin ve karanlık mahfillerin fonladığı STK'cıların siyasi desteği kendilerine güçlü bir koruma kalkanı sağlıyor.

Böylece bunları sorgulayanları “ırkçı”, “yabancı düşmanı” veya “faşist” diye kolayca yaftalayabiliyorlar.

Üstelik söz konusu koruma kalkanının altında büyük bir hareket serbestilerinin olduğunun farkındalar.

Yani, ifade ve gösteri özgürlüğüne sığınıp istedikleri zaman şehrin caddelerini trafiğe kapatabiliyorlar, dükkanların camını, çerçevesini indirebiliyorlar, bankamatikleri kırabiliyor, dükkanları yağmalayabiliyor, arabaları ters çevirip yakabiliyorlar. Din özgürlüğüne sığınıp şeriat isteyebiliyorlar.

Aynı zamanda  temel hak ve özgürlüklerin sorgulanmasına neden oluyorlar.

Avrupa'daki uyuşturucu, silah, insan kaçakçılığı tamamen yabancıların elinde. Keza fuhuş sektörü de.

2010 yılında Avrupa Konseyi'nin hazırladığı bir rapor, yabancıların oluşturduğu mafyatik yapıların Avrupa'da insan haklarını tehdit edecek noktaya geldiği tespitinde bulunmuştu.

Interpol, 8 yıl önce sadece kıçındaki donla Paris'e gelip uyuşturucu hap ticaretinden milyonlarca Avro kazanan Suriyeli'yi yakalamıştı.

Üstelik, bu kişi hiçbir kaydı olmayan yasadışı bir göçmendi.

Ez cümle, başta yaşlı kıta olmak üzere dünya yeni ve karanlık bir döneme doğru koşar adım gidiyor.

ABD öncülüğündeki küresel sermaye baronlarının kurguladığı küresel sistem lime lime dökülüyor.

Ancak, neoliberalizmin açtığı yaralar, Batı'nın bugünkü zihniyeti ile tedavi edilecek gibi değil. 

Açıkça yazalım; mesele, postmodernizmin ıslak rüyalarıyla küresel cennet vaadeden ılık evrenini, yeni dünya düzeninin hastalıklı zihniyetini külliyen reddetmeden çözülemez.

Paradigmanın değişmesi gerekiyor.

“Nasssı yani?” diye soranlara bir sonraki yazı için randevu verelim, geri kalanı da lafı güzaftır diyerek yazımıza noktayı koyalım.