Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,6697
Dolar
Arrow
48,9927
İngiliz Sterlini
Arrow
64,8242
Altın
Arrow
6560,3501
BIST
Arrow
12.593

Baktık, üzüldük, paylaştık, biraz konuştuk; sonra başka habere geçtik

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

25 Eylül 2026…

Ankara’da, Anayasa Mahkemesi’nin önünde emekliler haklarını aramak için toplanmıştı.

Aralarında 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu da vardı. Boynunda Türk bayrağı, elinde bir döviz taşıyordu:

“Para için değil, onurumuz için”

Eyleme katılanların anlattığına göre çevresindekilere geçinemediğini, gelininin ve damadının işsiz olduğunu söylemişti. 

Sonra...

Yanında taşıdığı beylik tabancasını çıkardı, tetiği çekti.

Emekli polis memuru, içinde bulunduğu ağır ekonomik sıkıntılardan yakındıktan sonra hayatına son vermişti.

Ardından eylem dağıldı.

Haber siteleri olayı sayfalarına taşıdı.

Sosyal medyada görüntüler dolaştı.

Muhalefet açıklama yaptı falan...

Arkasından, sanki böyle bir olay hiç olmamış gibi, öyle bir trajedi hiç yaşanmamış gibi iki üç gün içinde başka bir gündemin peşine takıldık!

İnsanın düşünürken bile boğazı düğümleniyor. 

Şimdi biraz geriye, 16 yıl öncesine, Arap Baharına gidelim.

2010’un son günlerinde Tunus’ta başlayan, kısa sürede Mısır’dan Libya’ya, Yemen’den Suriye’ye, Bahreyn’e uzanan halk hareketleri, Ortadoğu siyasetinde büyük kırılmalara yol açtı.

İşsizlik, yolsuzluk, hayat pahalılığı, siyasal baskı ve otoriter yönetimlere duyulan tepki, bu hareketlerin toplumsal zeminini oluşturdu.

Fakat o dönemde bir başka güç de sahneye çıkmıştı: Sosyal medya.

Facebook, Twitter ve YouTube, devletlerin kontrol ettiği geleneksel medya düzeninin karşısında bambaşka bir haberleşme kanalı açtı.

Tunus’ta geleneksel medya, protestoları yeterince aktaramazken, cep telefonlarıyla çekilen görüntüler ve sosyal medya paylaşımları Sidi Bouzid’de yaşananları ülkenin diğer kentlerine ve dünyaya taşıdı. Twitter’daki #SidiBouzid etiketi de bu bilgi akışının uluslararası boyut kazanmasında rol oynadı.

İnsanlar ilk kez yalnız olmadıklarını bu kadar hızlı görebiliyordu.

Bir ülkede yaşanan öfke, başka bir ülkedeki insana birkaç dakika içinde ulaşabiliyordu. Otoriter rejimlerin “kimse itiraz etmiyor” görüntüsü, sosyal medyanın ekranında parçalanıyordu.

Bu dönemde Washington’ın Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ilişkin stratejisi gündemdeydi. ABD, 2003’te Ortadoğu Ortaklık Girişimi’ni başlatmış, 2004’te G-8 çerçevesinde Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi’ni gündeme getirmişti. Washington’ın resmî belgelerinde demokrasi, siyasal reform, hukukun üstünlüğü, sivil katılım ve ekonomik kalkınma öne çıkarılıyordu.

Ama asıl derdi bölgedeki enerji kaynakları, enerji hatları ve ticaret yollarının kendisinin ve küresel sermaye baronlarının denetimine geçmesiydi. Bunu bölge ülkelerindeki halklar üzerinden yapmakla hem meşruiyet sorununu ortadan kaldıracak hem de maliyetini sıfırlamış olacaktı.

Tezgâh büyüktü.

Fitil, Atlantik’in öbür kıyısından ateşlenince çömlek patladı. 

Diğer yandan Arap Baharını “Amerika yaptı, halklar da figüran oldu” diye açıklamak kolaycılık olur. Bölgede yıllarca biriken ekonomik ve siyasi sorunlar gerçekti. İnsanların sokağa çıkmasını sağlayan öfkenin kaynağı büyük ölçüde kendi hayatlarıydı.

Washington’ın bölgeyi dönüştürme arayışlarıyla halk hareketleri aynı coğrafyada kesişmişti.Kısacası Ortadoğu’da hem aşağıdan gelen bir öfke hem yukarıdan gelen bir jeopolitik hesap vardı.

Bu büyük hesapların ortasında, tarihin akışını değiştiren kıvılcım son derece sıradan bir insanın hayatından çıktı.17 Aralık 2010’da Tunus’un Sidi Bouzid kentinde 26 yaşındaki seyyar meyve satıcısı Muhammed Buazizi kendisini ateşe verdi.

Tezgâhındaki ürünlere ve terazisine el konulmuştu. Hakkını aramak için yetkililere başvurmuş, sonuç alamamıştı. Valiyle görüşmek istemiş, talebi karşılık bulmayınca kendisini ateşe vermişti.

4 Ocak 2011’de hayatını kaybetti.

Sonrası malum.

Sidi Bouzid ayağa kalktı.

Ardından Tunus.

Sonra Mısır.

Sonra başka ülkeler…

14 Ocak 2011’de Zeynel Abidin bin Ali ülkesini terk etti.

Bir seyyar satıcının kişisel çaresizliği, toplumun ortak öfkesinin sembolüne dönüşmüştü.

Şimdi yeniden Ankara’ya dönelim.

ABD’nin Türkiye’deki siyasal İslamcı zihniyeti her ne pahasına olursa olsun, koruyup kollamasını, Trump’ın iktidara sağladığı “meşruiyeti” elbette göz ardı etmiyoruz ama Ali Şekeroğlu’nun hikâyesinde, Tunus’taki gibi büyük bir siyasi hesap aramaya gerek yok.

Karşımızda bir emekli vardı. Bir ömür çalışmış, devlete hizmet etmiş, emekli olmuş sonra çıkıp “geçinemiyorum” demişti. Bunu da herhangi bir yerde değil, Anayasa Mahkemesi’nin önünde söylemişti.

İşte insanı sarsması gereken nokta tam burası.

Tunus’ta Buazizi’nin hikâyesi, milyonlarca insanın kendi hayatındaki ekonomik ve siyasi sıkıntılarla birleşti. Türkiye’de Ali Şekeroğlu’nun ölümü ise böyle bir ortaklaşmanın kapısını açmadı. Üstelik bugün elimizde Tunusluların sahip olmadığı kadar güçlü bir iletişim imkânı var. Herkesin cebinde kamera, herkesin elinde sosyal medya, herkes birkaç saniye içinde milyonlara ulaşabiliyor!

Ama anlaşılan teknoloji, insanın içindeki duyarsızlığı yenmeye yetmiyor. Çünkü mesele artık haberdar olmak değil.

Mesele, haberdar olduğumuz acıyı kendi hayatımızla ilişkilendirebilmek.

Burada yurdum insanının sessizliği başlıyor. Emekli kendi maaşına bakıyor. İşsiz genç kendi geleceğine, çalışan kendi borcuna, esnaf kendi dükkânına…

Herkes kendi yangınını söndürmeye çalışırken yanındaki evin yandığını görmez hale geliyor. Oysa toplum dediğimiz şeyin, bir başkasının derdini kendi derdinden tamamen ayrı görmeyen insanlardan oluşması gerekmiyor mu?

Tunus’ta Buazizi’nin ölümü, insanların kendi hayatlarına baktığı bir aynaya dönüştü. Türkiye’de Ali Şekeroğlu’nun ölümü ise bir haber görüntüsü olarak kaldı.

Biz…

Baktık.

Üzüldük.

Paylaştık.

Biraz konuştuk.

Sonra başka habere geçtik.