Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Gürültü, tehdit ve yeni oyunun yeni kuralları!

Sıfıra sıfır, elde var sıfır, değil elbette.

Ama bu, haneye yazılanın ne olduğuna, nasıl okunduğuna bağlı.

40 gün süren savaşın ardından, Pakistan'da ayakları dingildese de bir müzakere masasının kurulmuş olması bizatihi çok mühim. Zira bugün gelinen noktada, tarafların birbirini tamamen yok saydığı bir denklemden, en azından konuşmayı kabul ettiği bir zemine geçilmiş olması bile başlı başına stratejik kırılmaya işaret ediyor.

Kimse, buradan kapsamlı barış anlaşmasına gidecek mutabakat beklemiyordu.

Bekleyen varsa da ya sahayı okumuyordur ya da diplomasi kitabını hiç karıştırmamıştır.

Aslında karşılıklı peşrev çektiler. Güçlerini tarttılar, reflekslerini ölçtüler, birbirlerinin kırmızı çizgilerini yokladılar.

O kadar...

Amma ve lakin enseyi karartmamak lazım.

Netanyahu'nun değil belki ama Trump'ın bu işin böyle gitmeyeceğini görmüş olması kuvvetle muhtemel.

Kasım ayındaki seçimlerde tufaya gelirse, bundan sonra pirincin taşını kolay kolay ayıklayamayacağının farkında. Çünkü bu tür krizler, rasyonel biçimde idare edilmediğinde yalnızca dış siyasette değil, iç siyasette de ağır faturalar çıkarır.

Abuk subuk konuşuyor, ipe sapa gelmez açıklamalar yapıyor ama bir çıkış yolu da arıyor. Bu çıkış yolu arayışı, aslında Washington’un sıkıştığının dolaylı bir itirafı. Son dönemin moda tabiriyle, bu işe girdiğine bin pişman olduğuna eminim ama kanıtlayamam...

Namus belasına, bölgenin ve dünyanın iliğini kemiğini yerinden oynatan bu çılgınlığa artık son vermek için formül bulmak mecburiyetinde. Çünkü kontrolsüz tırmanma, sadece İran’ı değil küresel sistemi de sarsabilecek sonuçlar doğurur.

O sebeple, ateşkes görüşmelerinden sonuç çıkmadı diye yeniden bombalar, füzeler yeniden havada uçuşmaya başlayabilir ama herkes müzakere masasının ne kadar mühim olduğunu gördü.

Bu masa artık seçenek değil,mecburiyet halini aldı.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım ve meseleyi öyle ele alalım.

Uygulanan basın karartmasına rağmen, sağa sola yansıyan bilgilerden anlayabildiğimiz kadarıyla Pakistan'ın girişimiyle kurulan masa, aslında bir barış masasından çok, bir güç gösterisinin vitrini oldu. Bu vitrin, tarafların birbirine ne verebileceğini değil, neyi asla vermeyeceğini gösterdiği bir sahneydi.

ABD ile İran arasında yapılan bu doğrudan görüşmenin, daha baştan bir uzlaşı üretmekten ziyade tarafların birbirine hangi sınırları dayatabileceğini test ettiği psikolojik bir meydan muharebesi olduğunu söyleyebiliriz.

Sayalım ki, diplomasi kisvesi altında yürüyen bir sinir savaşı!

Nitekim sonuç sürpriz olmadı: anlaşma yok, geri adım yok, ama bolca tehdit, bolca mesaj var. Masadan karşılıklı niyet beyanlarının sertleştirilmiş halinin çıktığını gördük.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in “beklenen anlaşmaya ulaşılamadı” açıklaması diplomatik bir nezaket cümlesi gibi. Hatta belki de başarısızlığın en yumuşak ifadesi.

Washington, İran’dan istediğini alamadı. Sahadaki çıplak gerçek bu.

İran ise ABD’nin taleplerini “kabul edilemez” bularak masayı kilitledi. Bu da Tahran’ın, baskıya rağmen pozisyonunu korumakta kararlı olduğunu gösteriyor.

Ardından sahneye çıkan Donald Trump, klasik üslubuyla yani tehdit, küçümseme ve mutlak üstünlük iddiasıyla kendince dengeyi yeniden kurmaya çalıştı. Bu üslup, bir yandan iç kamuoyuna mesaj verirken, diğer yandan karşı tarafa psikolojik baskı kurmayı amaçlıyor.

Ama burada asıl sorulması gereken soru şu:

Görüşmelerde gerçekten ne oldu?

Trump’ın açıklamalarına bakıldığında, bir “zafer anlatısı” inşa edilmeye çalışıldığı açık. Bu, sadece bir söylem değil, aynı zamanda bir algı operasyonu.  “İran’ın hiçbir kozu yok”, “her şeyi vererek geri dönecekler”, “bir saatte enerji altyapılarını yok ederim”… Bu cümleler, diplomatik bir başarının değil, eksik kalan bir sonucun üzerini örtme gayretinin tezahürü.

Çünkü eğer gerçekten tüm kozlar ABD'nin elindeyse neden masadan hemen kalktı?

Daha da mühimi; eğer İran bu kadar zayıfsa, ABD neden hâlâ nükleer programından vazgeçmesini sağlayamadı.

Burada uluslararası siyasetin en temel çelişkilerinden biri, yani askeri kapasite ile siyasi sonuç üretme kapasitesi arasındaki makas karşımıza çıkıyor. Bu makas açıldıkça, güç projeksiyonu ile gerçek sonuç arasındaki uçurum da büyüyor.

ABD, askeri olarak tartışmasız çok üstün. Akdeniz'deki, Hint Okyanusu'ndaki uçak gemileri, Körfez ülkelerindeki üsleri, Hürmüz Boğazı’na gönderdiği destroyerler, bölgeye sevk ettiği mayın tarama gemileri, İngiltere ve diğer müttefiklerin desteği filan... Bunların hepsi bir güç projeksiyonu. Ama bu güç, masada somut bir sonuca dönüşemediği sürece, sadece “gürültü” üretiyor.

Ne yazık ki uluslararası sistemde gürültü ile sonuç aynı şey değil. Gürültü dikkat çeker, sonuç ise tarih yazar.

İran cephesine bakalım.

ABD'ye karşı ciddi bir başarı elde ettikleri muhakkak. Bunu kabul etmek gerekiyor. Ama bu başarı, mutlak bir kazanım değil; daha çok kontrollü bir kayıptan kaçınma hali.

Tahran için son derece yüksek bir fatura çıktığı ortada. Dini liderleri dahil, üst düzey yetkililerinin kahir ekseriyetinin öldürülmüş olması, askeri altyapı hasarı, ekonomik kırılganlığın derinleşmesi, petrol sevkiyatında artan sigorta maliyetleri, yabancı yatırımın daha da zorlaşması, içeride biriken sosyal baskı... Bunlar küçümsenecek kalemler değil. 40 günün bilançosu son derece ağır.

Hatta bu maliyetler, orta vadede İran’ın iç dengelerini zorlayabilecek potansiyele sahip. Ama burada mesele Tahran yönetiminin bu maliyetlere rağmen neyi korumuş olduğu...

Cevabı son derece net; Rejim güvenliğini.

Bu Tahran için her şeyden daha kritik. Çünkü İran dış politikası, büyük ölçüde rejimin bekasını garanti altına alma refleksiyle şekilleniyor.

ABD’nin tüm baskısına, yaptırımlarına ve askeri tehditlerine rağmen İran masaya “teslim olarak” oturmadı. Nükleer programından vazgeçmedi. Hürmüz üzerindeki kontrol kartını elinde tutmaya devam etti.

En mühimi oyun dışına itilmedi. Sistem içinde kalmayı başardı.

Geçen hafta yazmıştık ama tekrarlayalım; bazen uluslararası siyasette zafer, kazanmak değil, kaybetmemektir.

İran tam da bunu yaptı. Ve bu, azımsanacak bir sonuç değil.

Hürmüz Boğazı meselesi ise bu denklemin kalbinde duruyor. Bugün İran, Hürmüz üzerinden dünya enerji damarına dokunabilen birkaç aktörden biri. Bu, kısa vadede ciddi bir jeoekonomik kaldıraç sağlıyor. Geçiş maliyetlerini artırarak, risk algısını yükselterek ve küresel enerji piyasalarını tedirgin ederek pazarlık gücünü artırabiliyor.

Ancak bu kartın bir de görünmeyen yüzü var. Uzun vadede bu tür bir kaldıraç, aynı zamanda tersine işleyebilecek riskler de barındırıyor. Küresel sistem, bu tür kırılganlıkları kalıcı hale getirmez; alternatif yollar ve çözümler üretir.

Bunu da bir sonraki yazının konusu yapacağımızı söyleyip yazımıza noktayı koyalım.