Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
53,4763
Dolar
Arrow
44,7298
İngiliz Sterlini
Arrow
63,4462
Altın
Arrow
6099,0901
BIST
Arrow
10.729

'Güven' krizi...

Türkiye yine bir “güven” tartışmasının içine düştü.

Merkezindeki isim Haluk Levent!

Savunan da var, suçlayan da...

Hiç kimseyi peşinen mahkûm etmeyelim; bekleyip göreceğiz ama şimdiden meselenin büyük  skandallara gebe olduğunu hissedebiliyoruz.

Vaziyetin hukuki, siyasi veçheleri zaten tartışılıyor, gelin biz psikososyal zaviyeden bakalım.

Şöyle ki, ortada cevaplanması gereken kritik bir soru bulunmakta.

Bu memlekette milyonlar neden Kızılay'a, AFAD'a güvenmek yerine mali suçlarda sabıkası kabarık, sıradan insanın bile kuşkuyla baktığı, Atatürkçülük üzerinden sempati devşirmeye çalışan, kerameti kendinden menkul bir sanatçının kurduğu sivil toplum örgütünün peşine takıldı?

İşte asıl konuşmamız gereken budur!

Çünkü sorunun cevabı yalnızca AHBAP'ı ya da Haluk Levent'i ilgilendirmiyor, aynı zamanda Türkiye'nin bugün sosyal açıdan karşı karşıya olduğu en sıkıntılı meseleye de işaret ediyor.

Yani, enflasyon, hayat pahalılığı, sosyal çürüme ve çözülmenin yanında; elbette bunlarla yakından ilişkili, belki bir ölçüde nedeni ve bir ölçüde sonucu olarak değerlendirebileceğimiz, “sosyal güven” mekanizmasının çöküşüne...

Bu tespit benim değil.

Dünyanın en saygın araştırma kuruluşları yıllardır farklı yöntemlerle ölçüyor.

Pew Research Center, Edelman Güven Barometresi, Ipsos ve Avrupa Sosyal Araştırmaları'nın ortaya koyduğu tablo, küçük ayrıntılar dışında hep aynı.

Türkiye, insanların birbirine en az güvendiği ülkelerden biri.

Pew'in araştırmalarında “İnsanların çoğuna güvenilebilir” diyenlerin oranı Türkiye'de yüzde 10-15 bandında.

İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi ülkelerde ise aynı soruya verilen olumlu cevap yüzde 70'leri, hatta bazı araştırmalarda yüzde 80'i buluyor.

Arada sadece istatistiksel fark yok.

Bu, siyasetin sosyal yapı üzerindeki etkisinin bir sonucu. Yani, “güven” gelişmiş ülkelerin görünmeyen serveti, sosyologların “sosyal sermaye” dediği şey!

Ekonominin de hukukun da demokrasinin de altyapısı. Güven varsa insanlar yatırım yapar, güven varsa insanlar çocuklarının geleceğini planlar, güven varsa hukuk sıkıntısızca işler, güven varsa insanlar devletin söylediklerine inanır.

Ya güven yoksa...

O zaman en sağlam ekonomi bile kırılganlaşır, demokrasi şekilden ibaret kalır, insanlar geleceğini başka ülkelerde arar, devletin söylediklerini kimse ciddiye almaz olur.

Belki de asıl sormamız gereken soru şudur:

Türkiye neden bu hâle geldi?

Çünkü bu yalnızca söylemlerle oluşmaz. İnsanlar anlatılanlara değil, yaşadıklarına inanır. Mesela, yıllardır milyonlarca gencin kaderini belirleyen kamu sınavlarında sorular çalınır, bir kuşak, emeğinin hakkıyla yarıştığına dair inancını kaybeder, devlet kadrolarına girişte liyakat yerine sadakatin esas alındığı yönündeki kanaat giderek güçlenir.

Gençler artık “Çalışırsam başarırım” demekten çok, “Kimi tanıyorum?” sorusunu sormaya başlar...

Onlar için bundan daha ağır bir yıkım olabilir mi?

Peki ya yargı...

Demokrasinin son sığınağı olması gerekirken 2002'den bugüne iktidarın aparatına dönüşmesiyle artık kimsenin güvenini haiz değil.

İmamoğlu örneği ortada.

CHP'li belediyelere yönelik operasyonlar, muhalif siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler hakkında verilen kararlar filan...

Yurdum insanının kahir ekseriyeti yargının bağımsız olduğunu düşünmüyor.

AİHM kararlarının uygulanmaması, Anayasa Mahkemesi kararları etrafında yaşanan tartışmalar, yüksek yargı organları arasındaki gerilimler bu algıyı daha da derinleştirmiş vaziyette.

İnsanlar mahkemeye çıktıklarında adil yargılanacaklarından emin değiller.

Bu, bir hukuk devleti açısından alarm zillerinin çaldığı noktadır.

Elbette, sadece yargı değil.

TÜİK'in açıkladığı enflasyon rakamlarına ne demeli? Üniversiteler bağımsız değil, 

Düzenleyici ve denetleyici kurumlar siyasetin fütursuzca kullandığı araçlar haline geldi.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Hasılı kelam, devlet kurumları hakkındaki her tartışma, yurdum insanındaki güveni biraz daha aşındırıyor.

Çünkü güven bir bütündür.  Bir kurumdaki aşınma, diğer kurumlara da sirayet eder.

Bunun üzerine yıllardır sürdürülen kutuplaştırıcı dili ekleyelim. 

Toplum sürekli “biz” ve “onlar” diye ayrıldı.

İktidar, siyasi rakiplerini demokratik rekabetin unsuru değil, adeta düşman gibi gösterdi.

Farklı düşünenler kolayca yaftalandı. Bu dil yalnızca siyaseti zehirlemedi. Toplumun birbirine bakışını da değiştirdi.

Komşuya güven azaldı.

Kuruma güven azaldı.

Devlete güven azaldı.

Oysa güven bulaşıcı olduğu gibi güvensizlik de bulaşıcıdır. Bir kez yayılmaya başladığında durdurmak son derece zordur.

İşte tam da bu yüzden 6 Şubat depremleri sırasında yaşananlar sosyolojik açıdan çok önemliydi.

Milyonlarca insan yardım etmek istedi. Karşılarında AFAD vardı, Kızılay da, devletin yıllardır oluşturduğu yardım mekanizmaları da...

Ama çok büyük bir kitle tercihini AHBAP'tan yana kullandı. Bu tercihin, Haluk Levent'in kişisel başarısından çok daha büyük bir anlamı olduğunu söyleyelim.

İnsanımız, devletin kurumlarından çok AHBAP'a güvenmişti, Haluk Levent'in adli sicil dosyasının özellikle de mali suçlar açısından kabarık olmasına rağmen!

Mesela 1997'de karşılıksız çek düzenlemek suçundan tutuklandığı, yaklaşık 9 ay 15 gün cezaevinde kaldığı bilinmiyor değildi.

Ayrıca hakkında çıkar amaçlı suç örgütüne üye olma ve yağmaya teşebbüs davası da açılmış, 8 yıl süren yargılama sonunda 2018 yılında beraat etmişti.

Yurdum insanı kuvvetle muhtemel, “Kızılay'dan, AFAD'dan daha kötü olacak hali yok” diye düşünüp Haluk Levent'in peşine takılmıştı.

İşte zurnanın zırt dediği yer burasıydı.

İktidar -artık nasıl bir psikolojiye mahkum ettiyse - yurdum insanı kendisini suni bir kahraman yaratmanın derdine düşmüş, sabıkasını falan bir kenara bırakıp elindekini avucundakini çekinmeden yardım sepetine koymuş

Bundan daha iyi bir sosyal patoloji örneği olabilir mi?

Son AHBAP soruşturmasına gelirsek...

Haluk Levent, Dernekler Kanunu'na muhalefet, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, örgüt üyeliği suçlamalarıyla tutuklandı. Bu iş ne zaman ve nasıl nihayetlenir, bir şey söylemek zor ama biz notumuzu düşelim:

Salı günkü yazıda hassasiyetle üzerinde durduğumuz gibi şayet depremzedeler için toplanan o yardımların tek bir kuruşunun bile amacı dışında kullanıldığı ya da karanlık yapılara aktarıldığı kanıtlanırsa, bu sadece mali bir usulsüzlük olarak kalmaz; milletin vicdanına, dayanışma ruhuna karşı işlenmiş ağır bir ihanet olarak tarihe geçer.

Ez cümle, bütün bunlar aslında yurdum insanında, iktidara, devlet kurumlarına olan derin güvensizliğinin sonuçlarıdır.

İktidarların en büyük sermayesinin vatandaşının devletine duyduğu güven olduğunun altını çizelim.  O güven kaybolduğunda söylentiler resmî açıklamaların önüne geçer, komplo teorileri gerçeklerin yerini alır, krizler büyür...

Toplum ortak hedeflerini kaybeder. İnsanlar aynı bayrağın altında yaşar ama aynı geleceğe inanmaz.

İşte o zaman asıl beka sorunu başlar, diyerek yazımıza noktayı koyalım.