Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

İran diz çökmedi!

ABD ve İsrail'in, İran'a saldırmasıyla patlak veren savaşın ardından nihayet ateşkes sağlandı.

Sadece Ortadoğu'nun değil neredeyse bütün dünyanın iliği kemiği yerinden oynadıktan sonra şimdi meseleye bir miktar müzahir olan kim varsa aynı soruyu soruyor:

Kim kazandı, kim kaybetti!

Hiç dolandırmaya gerek yok.

Ortaya çıkan gerçek şu:

İran, direndi.

Donald Trump’ın, Benjamin Netanyahu’nun karşısında diz çökmedi.

Bu bile başlı başına bir başarıdır.

Bir noktada akıllar yine de karışıyor, çünkü bu tür savaşların gerçek sonucunun çoğu zaman cephede değil, ateşkes masasının kurulduğu psikolojik zeminde ortaya çıktığını biliyoruz.

Şimdilik bombalar sustu, parmaklar tetiklerden uzaklaştı. Ama gerilim hâlâ diri. Hatta belki de savaşın en kritik evresine yeni giriyoruz.

Son derece kırılgan bir sürecin içindeyiz. Eğer ki ateşkes askıya alınmazsa bundan sonra “diplomasi savaşı” başlayacak.

Asıl mücadelenin burada olacağından kuşku yok.

Önümüzdeki süreçte bilerek yaratılan bilgi kirliliği üzerinden yürütülen algı operasyonları ve Washington’dan gelen tutarsız açıklamalar arasında gerçek ile propaganda iyice birbirine karışacak. Kim geri adım attı, kim pozisyon aldı, kim masaya ne koydu… Bunları ayırt etmek giderek zorlaşacak.

Ateşkes masasının kurulmasıyla birlikte, -tabi kurulabilirse, bölgeden gelen haberlere bakılırsa süreç hala pamuk ipliğine bağlı- sahaya inen asıl güç, artık tanklar ya da füzeler değil; veri akışı, medya dili ve algoritmalar olacak.

Sosyal medya platformlarında aynı anda dolaşıma giren senkronize mesajları, uzman yorumlarının ve “sızdırılmış” istihbarat notlarının, aslında tek bir hedefe hizmet edeceğini biliyoruz:

Masadaki psikolojik üstünlüğü ele geçirmek.

Bu noktada en kritik aracın belirsizlik üretmek olduğunu söyleyelim. Çünkü belirsizlik, karşı tarafın karar alma refleksini zayıflatır. Mesela, bir gün “İran geri adım attı” manşetleri öne çıkarılır, ertesi gün “yeni yaptırımlar yolda” söylemi dolaşıma sokulur; böylece yalnızca rakip değil, küresel kamuoyu da yönlendirilir.

Ama biz meseleyi soğukkanlılıkla okumaya devam edelim.

Geçen 40 günün sonunda ABD ve İsrail'in yüksek sesli askeri kapasite gösterisine rağmen, Tahran siyasi dayanıklılıkta sahayı bırakmadı ve çok daha avantajlı bir pozisyon üretti.

Bu cümleyi romantik bir İran okuması olarak görmeyin.

Aksine olabildiğince nesnel bir “soğuk güç” değerlendirmesi. Çünkü uluslararası sistemde çoğu zaman zafer, rakibi yıkmakla değil, rakibin seni yıkamamasıyla kazanılır.

İran burada, ilk raundu puanla önde kapatmış görünüyor.

Sadece rejimin ayakta kalmış olması bile başlı başına bir sonuçtur. Adını koyarsak, İran için bir zaferdir.

ABD ve İsrail’in görünür hedefleri sadece İran’ın askeri kapasitesini törpülemek değildi. 

Asıl stratejik beklenti, Tahran üzerinde çok katmanlı bir baskı oluşturmaktı!

Yani, bölgesel caydırıcılığını kırmak, nükleer dosyada geri adım attırmak, vekil güç ağını daraltmak, mümkünse içeride rejim üzerinde çözülme baskısı yaratmak...

Olmadı, beceremediler!

Bugün ateşkes sonrası fotoğrafa baktığımızda bunların hiçbirinin Trump'ın istediği şekliyle gerçekleşmediğini görüyoruz.

İran rejimi yerinde duruyor.

Devlet aygıtı çökmüş değil. 

Güvenlik mimarisi hasar almış olsa bile dağılmış görünmüyor.

Daha önemlisi, Tahran, rejim değişmeden ABD ile aynı masaya oturacak.

Üstüne basa basa söyleyelim; bu Ortadoğu'nun bugünkü siyasi, stratejik ve askeri denkleminde küçümsenecek bir sonuç değildir.

Tahran yönetiminin siyasal aklı için sistemin devamı, çoğu zaman taktik askeri kayıpların önüne geçen stratejik bir başarıdır. Bu yüzden rejim içeride “ABD geldi, İsrail vurdu, ama biz diz çökmedik” diyerek halkını tahkim etmeye devam edecektir.

Ortadoğu siyasetinde psikolojik üstünlüğün çoğu zaman maddi üstünlükten daha kalıcı sonuç ürettiğini, yakın tarihteki örneklerinden biliyoruz.

Ateşkesin ardından en dikkat çekici gelişme, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrol kapasitesini ekonomik bir kaldıraç haline çevirmesi oldu.

Eğer gerçekten boğazdan geçen her gemi için 2 milyon dolar düzeyinde bir geçiş ücreti alırsa ya da fiili izin rejimi ortaya çıkarsa, bu savaşın en kritik siyasi sonucu olacaktır.

Çünkü bu sadece para değil. Bu, dünyaya verilmiş, “Enerji arterinin boğazında son sözü hâlâ ben söylüyorum” mesajıdır.

Washington’ın ve İsrail’in askeri baskısına rağmen İran’ın bu düzeyde bir deniz geçiş kontrolü üretebilmesi, görünür zaferin neden karşı tarafta oluşmadığını çok iyi açıklıyor.

ABD'nin siyasi hedefi kendince küresel enerji güvenliği üzerindeki belirsizliği ortadan kaldırmak, İsrail’inki ise İran’ın stratejik kapasitesini daraltmaktı. Gelinen noktada tam tersine, İran enerji koridorları üzerindeki etkisini daha görünür hale getirmiş oldular.

Bu nedenle bugün şu hüküm rahatlıkla kurulabilir:

ABD, askeri güç gösterdi, İran ise jeo ekonomik baskı kapasitesini tahkim etti.

Uluslararası ilişkiler tarihinde kalıcı sonuç üreten taraf genellikle ikincisidir.

Sahada hava gücü, elektronik harp, istihbarat ve deniz kapasitesi açısından tartışmasız biçimde ezici üstünlüğe sahip olabilir. Fakat mesele İran gibi rejim güvenliğini devlet ideolojisine dönüştürmüş bir aktör olduğunda, bombardımanın tek başına bir siyasi çözüm ortaya çıkaramayacağını göremedi.

Burada, Tahran'daki rejimin bu tür krizleri kendi meşruiyetini yeniden üretmek için kullandığının da altını çizelim. Dış tehdit, içerideki siyasi sıkışmayı geçici olarak donduruyor. Toplum ekonomik rahatsızlıklarını ikinci plana itiyor. Güvenlik aygıtı “milli savunma” söylemiyle daha merkezi hale geliyor.

Yani ABD'nin baskısı, amaçladığının tersine İran rejimini bir güzel tahkim etmiş oldu.

İsrail açısından ise sonuç daha karmaşık

Netanyahu'nun İran denklemindeki uzun vadeli hedefi, Tahran’ın sadece bugünkü kapasitesini değil, gelecekte tehdit oluşturacak potansiyelini de sınırlamaktı.

Fakat şu anki tablo, bu hedefin karşılığı değil.

İran’ın füze altyapısı tamamen ortadan kalkmadı, bölgesel vekil ağlarının tümü tasfiye edilmedi; Lübnan, Irak ve Suriye hattında Tahran etkisi ciddi biçimde zayıflasa bile sona ermiş görünmüyor.

İsrail vurdu ama İran’ın davranışını kalıcı biçimde değiştiremedi. Askeri başarı ile stratejik başarı arasındaki çizgi tam da burada ayrılıyor.

İsrail'in dünya kamuoyuna pazarladığı gibi büyük bir kapasitesinin olmadığı da ortaya çıktı.

Peki ya bundan sonra?

Orta ve uzun vadeli bir projeksiyon için önümüzdeki haftaya randevu verip, yazımıza şimdilik noktayı koyalım.