Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Selefi aşısı tuttu mu?

2018 yılında kaleme aldığım Suriyeli Göçü kitabında aklım, fikrim elverdiğince uyarıda bulunmuştum.

Demiştim ki, kontrolsüz göç Türkiye için yalnızca demografik, sosyal veya ekonomik bir mesele değildir; bu aynı zamanda ideolojik bir taşımadır. Taşınan ideolojiler içinde en tehlikelilerinden biri Selefiliktir. Yani, Anadolu'ya Selefi aşısı söz konusudur! Bu nedenle başlı başına güvenlik dosyası olarak ele alınmalıdır. Eğer kontrol edilmezse uzun vadede ülkenin güvenlik mimarisini kökünden sarsabilir.

Sonra da tehlikenin uç verdiği noktaya işaret etmiştim.

“Batılı ülkelerin, 'demokrasi' diyerek 'çok etnikli, çok kimlikli Türkiye' talebi ile birlikte düşünüldüğünde, sığınmacıların 'Arap etnik kimliği' ile bu ülkede kalıcı olma çabası, bugün Anadolu insanının gözüne çok batmıyor olsa da yarın ülkenin ulusal birliğinin altına koyulacak bir dinamit özelliği taşıyor...

Toplumun Selefilik üzerinden daha da muhafazakarlaştırılması ve Selefi akımların etkisine bırakılmasının yanı sıra çok etnikli bir toplum oluşturulması yönünde Türkiye üzerindeki planların daha hızlı işletilmesi için Suriyeli sığınmacıların küresel oyun kurucular açısından baskın bir gerekçe oluşturacağı gerçeği gün gibi karşımızda duruyor”

Aradan altı yıl geçti.

Bugün geldiğimiz noktada, o gün dile getirdiğim bu tespitin artık bir “öngörü” değil, bizzat sahadaki verilerle doğrulanan bir gerçek olduğunu görüyoruz.

Genç gazeteci meslektaşım Ercan Deniz Küçük, Sol Haber'de çok güzel bir habere imza attı.*

Belli ki üzerinde kuyumcu hassasiyeti ile çalışmış.

Ortaya koyduğu veriler, devletin resmi kayıtlarıyla birlikte okunduğunda, Türkiye’nin nasıl bir süreçten geçtiğini açık biçimde gözler önüne seriyor.

Son beş yıl içinde, terör örgütlerine finansman sağladıkları gerekçesiyle yüzlerce kişinin malvarlıkları dondurulmuş. Bunların önemli bir kısmı yabancı uyruklu. Daha çarpıcı yönü ise bu kişilerden onlarcasının Türkiye’de ya ikamet izni almış ya da doğrudan vatandaşlığa geçirilmiş olması.

Haberde, şöyle kritik bir bilgi var:

“Resmi Gazete’de yayımlanan verilere göre 5 yılda IŞİD ve El-Kaide gibi 'terör örgütü' listesinde yer alan yapılanmaların finansmanını sağladıkları gerekçesiyle malvarlığı dondurulan yüzlerce kişi içinde 98'ine devlet eliyle Türk vatandaşlığı veya kalıcı ikamet izni verildi”

Yani, iktidarın bir yandan “terör bağlantılı” dediği, diğer yandan hukuki statü tanıdığı bir kitle.

Sıradan bir idari çelişki değil bu, belki iyi niyetle sistemsel bir zaaf olarak düşünülebilir. Ama daha çok klasik siyasal İslamcı zihniyetinin bir tezahürü diyebiliriz.

Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Cevabı, Türkiye’nin son 15 yıldaki dış politikasında aramak gerekiyor.

Yakın gözlüğümüzü takıp sayfaları yavaş yavaş çevirelim.

2012'de Büyük Ortadoğu Projesi'nin güncellenmiş hali olan Arap Baharı, Suriye’yietkisi altına alınca ülkede iç savaş patlak verdi ve bu savaş kısa sürede bir bölgesel yıkıma dönüştü. Türkiye sürecin dışında kalmak yerine çoğu zaman doğrudan ya da dolaylı şekilde içinde yer aldı.

Sonuç?

Milyonlarca insanın yerinden edildiği devasa bir göç dalgası. Ancak bu dalga yalnızca sivilleri taşımadı.

Aynı güzergâhlar, aynı sınırlar ve Türkiye'nin açık kapı politikası… Radikal örgütler için bir geçiş hattı ortaya çıktı. Bugün artık biliyoruz ki, bu yapıların bazı unsurları Türkiye’ye sadece geçici olarak gelmedi.

Yerleştiler, aile kurdular çoluk çocuğa karıştılar, “network” oluşturdular, kendilerine göre sosyal zemin buldular.

En önemlisi, kalıcı hale geldiler.

Açıkça söyleyelim, 2011'den itibaren ülke yol geçen hanına döndü. İpini koparan soluğu, Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de, Bursa'da, Yalova'da, Düzce'de aldı.

Sıkıntı sadece Suriye'den gelen sığınmacılarla ortaya çıkmadı, mesela Reina katliamını yapan terörist Tacik!

İstanbul’da yaşanan saldırılar bu tablonun en görünür yüzü. Taksim’de patlayan bomba, Sarıyer’de bir kiliseyi hedef alan silahlı saldırı… Bu eylemlerin faillerine baktığınızda karşınıza çıkan profil tesadüf değil. Yabancı uyruklu radikal unsurlar.

Ama hikâye burada bitmiyor.

Güvenlik operasyonlarında yakalanan bazı isimlerin Türkiye’de yasal statüye sahip olduğu ortaya çıkıyor. Kimisi oturum izni almış, kimisi çalışma hakkı elde etmiş, kimisi ise vatandaşlıkla birlikte sistemin içine dahil olmuş. Zeytinburnu'nda, Sefaköy'de adeta cirit atıyorlar.

İşte kırılma noktası tam da burası.

Çünkü bu aşamadan sonra mesele “dışarıdan gelen tehdit” olmaktan çıkmış, içeride büyüyen bir yapıya dönüşmüş durumda.

Son dönemde yapılan operasyonlara bakıldığında dikkat çeken bir başka detay var. Yakalanan ya da etkisiz hale getirilen bazı örgüt üyeleri için özellikle “Türk vatandaşı” vurgusu yapılıyor.

Bu vurgu neden önemli?

Çünkü kamuoyunun zihninde oluşabilecek “yabancı tehdidi” algısını yumuşatmak için kullanılıyor. Oysa gerçekte bu ifade, daha derin bir problemin üstünü örtüyor.

O kişiler nasıl vatandaş oldu?

Hangi süreçlerden geçti?

Hangi kontrol mekanizmaları işletildi ya da işletildi mi?

Bu sorular cevapsız kaldıkça, yapılan her açıklama eksik kalacaktır.

Bugün geldiğimiz noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor:

Türkiye, yalnızca bir göç ülkesi değil, aynı zamanda ideolojik bir dönüşüm baskısı altında. Selefilik uzun süre bu topraklarda “dışsal” bir unsur olarak görüldü. Oysa şimdi yerelleşen, sosyal taban bulan ve kendi ağlarını kuran bir yapıdan söz ediyoruz.

Bu, çok daha ciddi bir durum.

Çünkü yerelleşen bir ideoloji, güvenlik sorununun yanı sıra aynı zamanda toplumsal dokuyu dönüştürür, kültürel çatışmaları derinleştirir, radikalleşmeyi normalleştirir.

Üstelik bu süreç yalnızca fiziki varlık üzerinden ilerlemiyor. Dijital dünya bu yapılar için büyük bir avantaj sağlıyor. Sınır tanımayan propaganda ağları, farklı ülkelerden insanları aynı ideolojik zeminde buluşturuyor. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle bu ağların hem geçiş noktası hem de hedef ülkelerinden biri.

Bu da tehdidin çok katmanlı bir hal aldığını gösteriyor.

İşin bir de ekonomik boyutu var.

Milyonlarca göçmenin yarattığı ucuz işgücü piyasası, sermaye için büyük bir fırsata dönüştü. Kayıt dışı istihdam arttı, emek maliyetleri düştü.

Bu durumdan kim kazandı?

Büyük ölçüde işverenler.

Peki kim kaybetti?

Hem yerli emekçiler hem de kontrolsüz göçün yarattığı güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalan toplum. Siyaset ise bu tabloyu kendi lehine kullanmayı ihmal etmedi. İktidarın, yurdum insanını ikna için kullandığı “Ensar”, “Muhacir” söylemi hala hafızalarda. Sığınmacı karşıtlığı ile “insani söylem” arasında gidip gelen bir dil, sıkıntının özünü tartışmayı sürekli erteledi.

Oysa mesele ertelenecek gibi değil.

Bugün karşımızda duran tabloyu doğru okumak zorundayız.

Şimdi gelelim en kritik soruya....

Bu süreç bir ihmal mi, yoksa bilinçli bir tercih mi?

Cevabını vermek zor. Ancak şu gerçek ortada. Siyasal İslamcı iktidar, emperyalist müdahalelerin yarattığı göç dalgasını bilerek ve isteyerek yönetmedi. Yönetmediği gibi insan hareketliliğinin önünü açtı, toplumun demografik, kültürel ve sosyal yapısının değişmesini kendi siyasal hedefleri için kaçılmayacak bir fırsat olarak gördü. Bu sürecin yarattığı güvenlik risklerini sürekli göz ardı etti.

Aynı zamanda gelen bu gruplar içinden Türkiye'ye mücavir bölgelerde tetik çekecek “yabancı savaşçılar” devşirildi. Hazır asker potansiyeli, iktidar için 'Şam'da kayısı'ydı!

Ne yazık ki, ülkenin haricinde de dahilinde de ahval ve şerait öylesine namüsait bir mahiyette tezahür ediyor ki, bu ve bunun gibi meseleleri, geçtim artık hacimlice tartışmayı, adam gibi konuşamıyoruz bile.

Bir yandan İsrail, ABD ikilisinin İran'a saldırmasıyla patlak veren bölgesel, küresel kriz; bu kaos ortamında Türkiye'deki ekonominin kelimenin tam anlamıyla çöküşün eşiğine gelmesi, ülkeyi parça pinçik edecek ihanet sürecinin adım adım ilerlemesi filan... Ne yazık ki kimse oturup Türkiye'ye çöreklenmiş sığınmacılar üzerinden Anadolu'ya bir Selefi aşısı yapılıp yapılmadığını düşünecek durumda değil.

Ahali açlıkla, yoksullukla sınanırken bu ve bunun gibi meseleleri gündem yapmanın lüks olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Bir ölçüde doğru ama hafife almak büyük hata olur.

Yurdum insanı pek fazla ilgilenmese de Türkiye bugün son derece kritik bir eşikte. Ya birileri bu süreci doğru okuyup gerekli adımları atacak… Ya da ülke göz göre göre büyüyen bir tehlikenin sonuçlarıyla yakın gelecekte daha ağır şekilde yüzleşecek, diyerek yazımıza noktayı koyalım.