Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,7776
Dolar
Arrow
43,6975
İngiliz Sterlini
Arrow
59,3617
Altın
Arrow
7102,1598
BIST
Arrow
10.729

Kürtçülüğün dayanılmaz hafifliği!

Milan Kundera olmasaydı, bizim gibi mürekkep kokulu işlerle uğraşan tayfanın başlıkları eksik kalırdı, orası muhakkak.

Yazar, bu kavramı, hayatın ve insan tercihlerinin “tekrar edilemez” olması nedeniyle aslında büyük bir ağırlık taşımaması, yani varoluşun bir tür hafiflik ve anlamsızlık duygusu barındırması fikrini anlatmak için kullanmış.

Romanın felsefi arka planında Nietzsche’nin “ebedi dönüş” tartışmaları da var; eğer hayat tek seferlikse, yaptıklarımızın mutlak bir ağırlığı var mıdır, yok mudur?

Cevabını vermek kolay değil.

Ama bu cümle bizim memlekette edebî bağlamından çıkmış, çoktandır ironik ve polemikçi bir kalıp hâline kullanılmakta.

Mesela, bir düşüncenin ciddiyetsizliğini vurgulamak, bir siyasetçinin yalpalamasını eleştirmek, iddialı görünen ama içi boş çıkışları tabiri caiz ise 'ti'ye almak gibi.

Girizgahı böyle yaptıktan sonra gelelim asıl mevzuya.

DEM'in Eş Başkanlarından Tuncer Bakırhan geçenlerde üstü kapalı şekilde, "Anayasa’dan Türklük” kavramı çıkarılsın" buyurmuş.

Demiş ki;

“Türkiye’de yaşayan 85 milyonun tamamı Türk değildir. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Dolayısıyla herkesin tek kimliğe sıkıştırılması temel sorunlardan biridir. Bütün farklılıkları kapsayan bir tanımlama tabii ki iyi olur”

Şöyle bir okunduğunda, tabiatıyla bu masum bir siyasi beyan olarak kıymetlendirilebilir.

Ancak burada asıl meselenin, bu ve benzeri çıkışların kendisinden çok, zihinsel bir anomalinin etrafında örülen ahlaki ve entelektüel üstünlük iddiası olduğunu söyleyelim.

Böylelikle dışı hoş, içi boş cümlelerle hem karşı mahalledekileri fazla ürkütmüyor hem de çakma solcuların, ılık beyinli liberallerin, küreselleşmeci çetelere hizmet eden foncuların filan desteğini almış oluyor.

Ne güzel...

Ama biz, bu cümlelerin siyasi tercümesini şöyle yaparsak daha anlaşılır olacaktır:

"Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkalım, yerine kimlikçiliğin sarmalında sarsaklaşmış İslamcı-Kürtçü bir federasyon kuralım"

Bu sadece basit bir hukuki ya da siyasi tez değil; söz konusu yaklaşım otomatik olarak karşısında; ulus devleti, vatanın birliğini, bütünlüğünü, ayırım gözetmeksizin 85 milyonunun hukuk karşısındaki eşitliğini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını savunan istisnasız herkesi “ayıplanması gereken” bir konuma itmeye çalışıyor.

Bu cümlelerin arkasını, önünü hatta satır aralarını iyi okumak lazım.

Kimlik siyasetinden yana değilsen açık açık "ırkçısın" demiyor da demeye getiriyor.

Şaka gibi ama öyle...

Burada temel bir hile var.

Dilimiz döndüğünce anlatalım.

Atatürk milliyetçiliği, tarihsel olarak etnik saflık fikrine değil, siyasal vatandaşlığa dayanır. “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi, bir kan bağına atıf yapmaz, bu cümle bir siyasal aidiyet çağrısıdır.

Bu, eleştirilemez mi?

Elbette eleştirilebilir.

Ancak Kürtçülerin bunu doğrudan “ırkçılık” etiketiyle yaftalamaları, eleştiri amacıyla değil, tartışmayı ahlaki üstünlükte noktalama niyetinden kaynaklanmakta.

Çünkü o vakit, tartışma bitiyor, bunun muhatabı artık cevap veremez vaziyette kalıyor ve mecburen savunmaya geçiyor.

Tuncer Bakırhan’ın “Türklük Anayasa’dan çıkarılsın” talebi de benzer bir rahatlığın ürünü.

Hesapta çoğulculuk iddiasıyla dolaşıma sokuluyor, fakat gerçekte bu, çoğulculuk değil, kimlikçi siyaseti yurdum insanına ittirmek için uyguladıkları pazarlama stratejisi.

Ortada mutlaka kayda girmesi lazım olan bir ikiyüzlülük var.

Mesela, “Türklük” kavramının Anayasa’dan çıkarılmasını isteyenler, yerine ne koyacaklarını genellikle söylemezler, bazı basma kalıp ifadelerle geçiştirirler.

Daha doğrusu üstü kapalı söylerler ama zihinlerinin arkasındaki niyetlerini açık etmezler.

Asıl dertleri, etnik kimliklerin devlet karşısında eşitlenmesi değil, Türk kimliğinin kamusal alandan çekilmesidir.

Çünkü, geri kalanının kolay olduğunun farkındalar. Türkiye Cumhuriyeti'nin surlarında açılacak bu gedikten girdikten sonra kaleyi nasıl yıkacaklarını çok iyi biliyorlar.

Yıllardır bunun dersine iyi çalıştılar.

Önce Irak'ta sonra Suriye'de...

Üç vakte kadar İran'da da görebiliriz.

Ama Türkiye onları için kritik eşik. Çünkü, memleketin tapusuna ortak olmaktan ziyade gözleri bu tapunun tamamında.

Sormadan geçmeyelim; mesela, eğer “Türklük” anayasal bir üst kimlik olarak sorunluysa, “Kürtlük” siyasal bir kimlik olarak neden sorunlu değildir? 

İlla  birinin kapsayıcılığını görmezden gelip diğerinin dışlayıcılığını kutsamamız mı lazım?

Neden Atatürk milliyetçiliği otomatik olarak “ırkçılık”, ama Kürt milliyetçiliği “hak arayışı” olarak görülür?

Eğri oturup doğru konuşalım, bu çifte standardın cevabı ideolojik değil, psikolojiktir; çünkü mağduriyet, siyasette muazzam bir dokunulmazlık sağlar.

Tıpkı, iktidarın her sıkıştığında sarıldığı “Başörtülü bacım” muhabbetinde olduğu gibi.

Kürtçü siyaset de uzun yıllardır bu dokunulmazlık alanını ustalıkla kullanıyor. Devletin geçmişteki ağır hataları, Kürtçülerin ekmeğine yağ süren siyaseti,  filan; bunları bugünün her tartışmasında dokunulmaz birer bahane olarak ortaya koyuyorlar.

Diyelim ki bu, emperyalizmin en kullanışlı aparatları için muhteşem bir konfor alanı!

Oysa 2002'den bugüne köprünün altından çok sular aktı.

İktidarın, İslamcılık üzerinden Kürtlere hem ekonomik hem sosyal hem de siyasal olarak nasıl büyük avantajlar sağladığını, gözlerine tavuk karası inmemiş herkes görebilir.

Artık bu memlekette Kürtler herkesten daha fazla “eşit”

Kim ne derse desin, bugün Kürtçü çizgi “haklı”, ona itiraz edenler ise “ırkçı”, “faşist” ya da “devletçi” ilan edilmekte.

Tartışma eşit zeminde yürümüyor; çünkü bir taraf emperyalist efendilerinin yurdum insanına göstermek istediği gibi sözüm ona ahlaki üstünlük koltuğunda oturuyor.

Oysa ironik olan, kendisi gibi düşünmeyeni ırkçılıkla suçlayan bu siyasetin, kendi etnik kimliğini merkeze alan en sert kimlikçi dili kullanmaktan da geri kalmaması.

Asıl ırkçılık bu değil midir?

“Türk devleti”, “Türk aklı”, “Türk zihniyeti” gibi genellemeler rahatlıkla yapılabilirken, aynı genelleme ters yönde kurulduğunda kıyamet kopuyor.

Çünkü burada mesele ilke değil; kendi zihniyetleri doğrultusunda kimin konuşma hakkına sahip olduğunda.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere!

Atatürk milliyetçiliğine saldırmanın bu kadar kolay olmasının bir nedeni de, bu mirasın artık yeterince savunulmaması.

Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi, uzun süredir tabiri caiz ise hem öksüz hem yetim.

Bu ideoloji ya utangaç bir dille anlatılıyor ya da külliyen görmezden geliniyor. Ortaya çıkan boşlukta her türlü etiketleme rahatça dolaşıma sokuluyor.

Ne yazık ki, “Atatürk milliyetçiliği eşittir Türk ırkçılığı” gibi tarihi ve teorik açıdan hiçbir dayanağı olmayan bir denklem, milletin zihnine nakşedilmeye çalışılıyor.

Tabi, bu noktada CHP içindeki suskunluğun ayrıca dikkat çekici olduğuna kuvvetle vurgu yapalım.

Kendi kurucu değerlerine yöneltilen bu suçlamalara karşı parti içinden açık bir itiraz maalesef yükselmiyor.

Çünkü CHP de benzer bir konfor alanının cazibesine kapılmış durumda:

“Irkçı” damgası yememek için sessiz kalmak.

Oysa sessizliğin, bu suçlamayı dolaylı şekilde kabul etmek anlamına geldiğini bilmiyor olamazlar. Eğer ki, Kürt seçmenden oy alma hesabındaysalar, bu hesabın tutmadığını anladıklarında iş işten fazlasıyla geçmiş, siyasal İslam bu memleketin başına bir daha gitmemek üzere çöreklenmiş olacak.

Dar alanda kısa paslaşmalarla yurdum insanı oyalanıyor; bir yanda etnik referanslar üzerinden anayasal metin isteyenler, diğer Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus devlet olarak kurulması, egemenliğin millete verilmesinde tarihi sorumluluğu olanların etnik referanslı siyaseti meşrulaştırması...

Bu ne yaman çelişki anne, diyemeden geçemiyoruz!

Hasılı kelam, Kürtçüler ve onlara çanak tutanlar açısından bu konfor içinden yapılan siyaset kısa vadede işe yarayabilir. Tartışmayı susturur, muhalifi savunmaya iter, ahlaki üstünlük hissi sağlar.

Ama uzun vadede toplumdaki fay hatlarını kırar.

Ondan sonrasının nasıl bir tufan olacağını tahmin etmek için kristal küreye ihtiyaç yok, diyerek yazımıza noktayı koyalım.