Korktuğumuz başımıza geldi, Yemen’deki savaş büyüdü.
Lafı dolandırmayalım, Husilerin Riyad’a füze ve İHA saldırıları düzenlemesi, Yanbu’daki enerji altyapısını hedef alması ve Bab el-Mendeb’e yüklenmesi, Yemen dosyasını yeniden uluslararası gündemin merkezine taşıdı.
Üstelik Husiler,artık yalnızca Suudi Arabistan sınır bölgelerini tehdit etmiyor.
Kızıldeniz’den Bab el-Mendeb’e, oradan Hürmüz’e uzanan enerji ve deniz ticareti güzergâhları da bu savaşın baskısı altında.
Amerikan Kongresi’nin araştırma kurumu Kongre Araştırma Servisi’nin 18 Eylül tarihli “Amerika-İran Çatışması” başlıklı raporunda, Hürmüz ve Kızıldeniz’deki kesintilerin Suudi petrolünün Asya pazarlarına ulaşması için gereken mesafeyi ve süreyi uzattığı, iki deniz hattındaki krizin birbirini ağırlaştırdığı değerlendirmesi var.
Yani, aklı selim galebe çalmazsa önümüzdeki dönem için küresel bir kâbus senaryosundan söz ediyoruz.
Ahval ve şerait böylesine namüsait bir mahiyette tezahür ederken Türkiye’nin adı öne çıkıverdi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine çok ciddi saldırılar olduğunu görüyoruz. Bizim anlaşmamızda da müttefiklik anlaşması var, sözümüzün eriyiz. Bu konuda bir dayanışma içerisindeyiz. Mekke İttifakı olarak yakından takip ediyoruz. Askeri ihtiyaçları özellikle belli teknik konularda olabilir. Bunu da karşılama yönünde sıkıntımız olmaz” dedi.
Hariciyecilerin diliyle konuşursak, zamanlaması manidar bir çıkış.
Çünkü Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yönelik saldırı kabul edilmesini öngörmüştü.
Anlaşma henüz TBMM onayından geçmedi ancak Ankara’nın önüne kritik bir soru koydu:
Türkiye, Suudi Arabistan’a savunma desteği verirken Yemen savaşının neresinde duracak?
Asıl risk burada ortaya çıkıyor.
Fidan’ın sözünü ettiği “teknik destek”, ilk bakışta doğrudan savaşa girmek anlamına gelmiyor. Hava savunma sistemlerinin işletilmesi, radar ve erken uyarı kapasitesinin desteklenmesi, istihbarat paylaşımı ya da askerî teknik yardım bu kapsamda değerlendirilebilir.
Ancak sıcak çatışmaların devam ettiği savaş ortamında bu katkıların sınırını çizmek her zaman kolay olmayabilir.
O kadar da değil demeyin; bir radar sisteminin işletilmesi, bu sistemi karşı tarafın hedef zincirinin parçasına dönüştürebilir, istihbarat paylaşımı askerî operasyonlara katkı sağlayabilir ama bunun için hava savunma sistemlerinin kullanılması Türk personelini doğrudan çatışma ortamına sokabilir.
Daha basit şekliyle zinciri şöyle kurabiliriz; önce teknik destek sonra operasyonel katkı ve sonunda sıcak çatışma...
Yakın tarihte onlarca örneği var.
Bir kez daha altını çizelim; Husilerin başkent ve enerji altyapısına yönelik saldırıları, Suudi Arabistan’ın güvenlik ihtiyacını genişletti, Bab el-Mendeb’deki gelişmeler Kızıldeniz’deki deniz ticaretini baskı altına aldı.Petrol ve ticaret gemilerinin kullandığı bu güzergâhta yaşanan her gerilim, bölge ülkelerinin yanı sıra küresel ekonomiyi de doğrudan etkileyebilecek nitelikte.
Dolayısıyla Riyad’ın Türkiye’den isteyebileceği desteğin kapsamı, savaş uzadıkça değişebilir.
Washington’ın tutumu ise bu tabloyu daha önemli hale getirmiş durumda.
ABD’nin Yemen’de doğrudan Amerikan savaş gücünü kullanma konusunda geri durması, Washington’ın bölgedeki askerî sorumluluğun tamamını üstlenmek istemediğini gösterdi. Trump ara seçim yaklaşırken risk almak istemedi ya da krizin kontrolü dışına çıkması ihtimalinin kuvvetli olduğunu gördü.
Bilmiyoruz.
ABD’nin istihbarat ve diğer destek biçimleri ise ayrı bir başlık.
Ortaya çıkan soru açık:
Amerika’nın üstlenmek istemediği güvenlik yükünün bir bölümü Türkiye’nin omuzlarına mı bırakılacak?
Bunun cevabını şimdiden vermek mümkün değil.
Ancak, Tayyip Erdoğan’ın ABD’deki temasları sonrasında buna ilişkin tablonun netleşmesini bekleyebiliriz.
Biz yine de üstüne basa basa söyleyelim, Ankara’nın Suudi Arabistan’la geliştirdiği savunma işbirliğinin Yemen’deki çatışmanın fiilî unsurlarından birine dönüşmemesi için sınırın baştan çizilmesi gerekiyor.
Eğer ki iktidarın gerçekten böyle bir niyeti varsa…
Mekke Anlaşması’nın savunma işbirliği çerçevesi ile Yemen’deki savaşın gerçekliğinin aynı şey olmadığını biliyoruz. Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğünün korunmasına destek vermek başka, Yemen’de yürütülen askerî faaliyetlere taraf olmak başka bir konu.
Türkiye’nin asıl dikkat etmesi gereken nokta da bu.
Ankara, Riyad’ı savunurken Yemen savaşının içine ne kadar gireceğini kontrol edemez hale gelirse, “teknik destek” diye başlayan süreç Türkiye’yi hiç hesapta olmayan bir askerî angajmanın içine çekebilir.
Bunun bir de maliyeti var.
Türkiye zaten ağır bir ekonomik krizin içinde. Yurdum insanının kahir ekseriyeti neredeyse açlık sınırında yaşıyor.
Savunma harcamalarının artması, bölgesel bir çatışmanın içine çekilmenin getireceği lojistik ve operasyonel maliyet, enerji fiyatlarındaki muhtemel yükseliş ve ticaret yollarındaki yeni aksamalar ekonomiye yeni bir yük getirecektir.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, başka ülkelerin savaşlarının maliyetini üstlenmek değil, kendi ekonomik ve güvenlik dengelerini korumak olmalıdır.
Amerika’nın çekildiği yerde Türkiye’nin durup durmayacağı sorusunun gerçek karşılığı da burada yatıyor, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
MASAK'tan işlem durdurma kararı
'Erdoğan ile Trump arasındaki doğrudan diyalog hareket alanı oluşturmuştur'
Melis Sezen ifadesinde aylık gelirini açıkladı
beIN Sports'tan Okan Buruk tepkilerine canlı yayında yanıt
1453’ten 2026’ya: Batı’nın 500 yıllık dünya sistemi sona ererken
Amedspor’un galibiyet kutlaması yangına döndü
Şamil Tayyar’dan fon operasyonu sonrası çağrı
Yeni Parti’den CHP’ye vekil transferinde sayı artıyor
Fon soruşturmasında yeni operasyon
İstanbul’daki ünlü AVM’nin ortakları gözaltında