YZ çağında emperyalizmin insana ihtiyacı kalmazsa…
Geçen haftaki yazıda emperyalizmin tarihsel gelişimini, ABD ile Çin arasındaki yeni güç mücadelesini ve geleneksel finans sermayesinin karşısında yükselen teknoloji sermayesi arasındaki olası güç mücadelesini tartışmıştık.
Emperyalizmin tarih boyunca araçları değişti. Toprak işgalleri, sömürgeler, finansal bağımlılık, borçlandırma, teknoloji tekelleri...
Şimdi yapay zekâ ve robotlar yalnızca bu araçları değil, emperyalizmin ekonomik mantığını da değiştirebilir.Tarihte ilk kez, insan emeğine duyulan ihtiyacın büyük ölçüde azalabileceği bir üretim düzeninin eşiğindeyiz.
Böyle bir dünyada, emperyalizmin sömürdüğü ülkelere ve insanlara ihtiyacı ne olacak?
AFRİKA'NIN MADENLERİ, AFRİKA'NIN YOKSULLUĞU
Emperyalizmin kıskacında olan Türkiye'yi bu yazının içine sıkıştırmak istemiyorum. Türkiye'nin antiemperyalist mücadelesini ve daha sonra emperyalizmin kıskacına nasıl girdiğini ve yapay zekâ çağına geçişte Türkiye için bir manifesto denemesini ayrı bir başlıkla ele alacağım.
Şimdilik Afrika'ya bakalım.Dünyanın stratejik madenlerinin önemli bir bölümü Afrika kıtasında bulunuyor. Afrika, kobalt, bakır, manganez, platin grubu metaller, altın ve çeşitli kritik mineraller bakımından son derece zengin.
Bu madenler elektrikli otomobillerde, bataryalarda, enerji sistemlerinde, elektronik cihazlarda ve ileri teknolojilerde kullanılıyor. Ama madenlerin çıkarıldığı ülkeler, bu hammaddelerden üretilen yüksek katma değerli teknolojilerin geliştirilmesinde ve pazarlanmasında çok sınırlı ölçüde söz sahibi.
Madenleri hammadde olarak satarak zengin olunabilseydi, bugün dünyanın en zengin ülkeleri arasında Afrika ülkeleri bulunurdu.
Yapay zekâ çağında bu eşitsizlik daha da büyüyebilir.Yirmi birinci yüzyılda ekonomik bağımsızlık, yalnızca madenin sahibi olmak değil, madenden algoritmaya uzanan değer zincirinde söz sahibi olmak anlamına geliyor.
Kendi madenine sahip olan ama o madeni işleyemeyen, teknolojiyi geliştiremeyen ve nihai ürünün ekonomik getirisinden yeterince pay alamayan ülkelerin bağımlılığı devam edecektir. Bu nedenle doğal kaynakların bulunduğu ülkelerde işlenmesi, ileri teknolojiye dönüştürülmesi, yerli araştırma altyapısının kurulması ve teknoloji transferi sağlayan ortaklıkların geliştirilmesi büyük önem taşıyor.
Şimdi bu zincirin en pahalı halkasına bakalım.
YAPAY ZEKÂ YARIŞINA KAÇ ÜLKE KATILABİLİR?
Bloomberg'in 12 Ekim 2026 tarihli araştırmasında, ABD'nin Teksas eyaletinde 1 gigavatlık bir yapay zekâ veri merkezinin, gelişmiş çipler ve diğer donanımlar dahil yaklaşık 30 milyar dolara mal olacağı hesaplanıyor.
Aynı araştırmaya göre ABD'de önümüzdeki dört yılda 60 gigavatın üzerinde yeni veri merkezi kapasitesi kurulması bekleniyor. Basit bir hesapla: 60 gigavat × 30 milyar dolar = 1,8 trilyon dolarlık bir yatırımdan söz ediyoruz.
Elbette bu, her gigavatın aynı maliyetle kurulacağı varsayımına dayanan yaklaşık bir hesap. Ama yarışın büyüklüğünü gösteriyor. Üstelik bu ölçekte yatırımların gerçekleşebilmesi için yeterli enerji üretim kapasitesi, elektrik iletim şebekeleri ve yetişmiş insan gücü de gerekiyor.
Elon Musk'ın bir öngörüsü var: Yapay zekâ veri merkezlerinin uzayda, güneş enerjisiyle çalıştırılması… Böyle bir teknoloji gerçekleşirse uzaya erişim, yörüngesel altyapı ve enerji teknolojileri üzerinde yeni bir güç mücadelesi ortaya çıkabilir.
Dünyada kaç ülke, en ileri teknoloji ve altyapı yarışına katılabilecek sermayeye, teknolojiye ve enerji altyapısına sahip?
ABD ve Çin'in başı çektiği, birkaç büyük ekonominin daha katılabileceği sınırlı bir ülkeler grubundan söz ediyoruz. Belki beş, belki on ülke...
Yarışın dışında kalan ülkeler ne yapacak? Yapay zekâ yarışında sona kalan ülkelerin, hatta yarışa dahi katılamayan ülkelerin durumu ne olacak?
Yapay zekâyı kullanacaklar. Başka ülkelerin şirketleri tarafından geliştirilen modellerden yararlanacaklar. Abonelik ücreti ödeyerek hizmet satın alacaklar. Ama kullanmak başka, üretmek ve kontrol etmek başka…
Bir ülkenin ekonomik planlaması, sağlık sistemi, eğitimi, sanayi üretimi ve kamu yönetimi giderek yabancı şirketlerin geliştirdiği yapay zekâ sistemlerine bağlı hale gelirse, ekonomik ve siyasal karar özgürlüğü ne kadar kalacaktır?
Bir de işin ekonomik mantığına bakalım.
ABD ve Çin devletleriyle dünyanın en büyük teknoloji şirketleri, yapay zekâ yarışında trilyonlarca dolarlık yatırımlar yapıyor. Peki bu yatırımların yaratacağı zenginliği neden dünyanın geri kalanıyla, üstelik karşılıksız paylaşsınlar?
Bu şirketler hayır kurumu değil. Özellikle ABD'deki büyük teknoloji şirketlerinin önemli bölümü borsada işlem görüyor. Hissedarlar yatırımların karşılığını, daha yüksek kâr ve şirket değerleri olarak görmek istiyor.
Nitekim Ekim 2026'da Amerikan borsalarında yapay zekâ şirketleri ve teknoloji hisselerinde sert satışlar yaşandı. Yatırımcılar, devasa veri merkezi ve yapay zekâ harcamalarının yeterli getiriyi sağlayıp sağlayamayacağını sorguluyor. Bazı şirketlerin kârları artıyor olsa da yatırımların büyüklüğü, borçlanma maliyetleri ve gelecekteki nakit akışları konusunda ciddi endişeler var.
Şimdi Elon Musk'ın öngörüsüne dönelim.
Musk, yapay zekâ ve robotların üretimi öylesine artıracağını, insanların çalışmak zorunda kalmayacağını, ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılayabileceğini söylüyor. Hatta paranın önemini kaybedebileceği bir gelecekten söz ediyor. Peki bugünün kapitalist ekonomisinde bunun karşılığı ne?
Daha şimdiden yapay zekâ uygulamalarını kullanmak için abonelik ücretleri ödüyoruz. Daha güçlü modellere, daha yüksek kullanım kapasitesine ve gelişmiş özelliklere erişmek isteyenlerden daha fazla para isteniyor.
Bugün yapay zekânın sunduğu hizmetler bile ücretsiz değilken, yarın robotların ürettiği otomobillerin, konutların, gıdanın ve diğer ihtiyaçların bedelsiz dağıtılacağını neden varsayalım?
Trilyonlarca dolarlık yatırımların sahipleri, bu yatırımların getirilerinden gönüllü olarak vazgeçecek mi? Hissedarlar, elde edilecek ekonomik zenginliğin bütün insanlığa karşılıksız dağıtılmasını kabul edecek mi?
Elbette teknoloji geliştikçe üretim maliyetleri düşebilir. Bugün pahalı olan birçok ürün ve hizmet yarın çok ucuzlayabilir. Ama ucuzlamak başka, bedelsiz ve herkesin erişimine açık olmak başka.
Üretim bolluğu, kendiliğinden toplumsal bolluk anlamına gelmez. Aradaki belirleyici soru mülkiyettir.Yapay zekâ ve robotların yarattığı üretim gücü kimin elinde olacak? Üretilen zenginliğin nasıl bölüşüleceğine kim karar verecek?
Musk'ın çizdiği bolluk dünyası, kapitalizmin kendi işleyişiyle kendiliğinden gerçekleşecek bir gelecek mi? Yoksa böyle bir geleceğin gerçekleşebilmesi için üretim araçlarının mülkiyetini, gelir dağılımını ve ekonomik karar mekanizmalarını köklü biçimde değiştirmek mi gerekecek?
Daha da kışkırtıcı bir soru soralım: İnsanlığa vaat edilen bu bolluk, bugünkü olağanüstü sermaye yoğunlaşmasını meşrulaştıran, yapay zekânın yol açacağı olası sorunları ört bas etmek için bir elma şekeri işlevi de görüyor olabilir mi?
Daha önceki yazılarda toplumsal mülkiyet ve kamusal mülkiyet başlıkları altında tartışmıştık.Yapay zekâ, bütün insanlığın yüzyıllar boyunca oluşturduğu bilimsel ve teknolojik bilgi birikiminin üzerinde yükseliyor. Bilgi birikimi insanlığın ortak eseri… Ama bu bilgiyi üretim gücüne dönüştürebilen devasa altyapının mülkiyeti birkaç ülke ve şirketin elinde toplanabilir.
Yapay zekâ çağının yeni emperyalist bağımlılık ilişkilerinden biri burada doğuyor.
KAPİTALİZM KENDİ TÜKETİCİSİNİ YOK EDEBİLİR Mİ?
Ütopya ve Denemeler dizisinin ilk bölümlerinde vurgulamıştık. Yapay zekâ ve robotların gelişmesiyle insan emeğinin üretimdeki payının giderek azalabileceği yeni bir döneme giriyoruz.
İşçiler yalnızca üretim sürecinin bir unsuru değildir. Aynı zamanda tüketicidir. Ücretleriyle konut, gıda, giysi, otomobil ve hizmet satın alırlar. Kapitalist üretim yalnızca mal üretmekle tamamlanmaz. Üretilen malların satılması ve sermayenin kârını gerçekleştirmesi gerekir.
İnsanlar üretim sürecinden dışlanıp ücret gelirlerini kaybederlerse üretilen malları kim satın alacak? Robotlar otomobil üretebilir ama otomobil satın almazlar. Yapay zekâ sistemleri fabrikaları yönetebilir ama ücret alıp pazara çıkmazlar. Kapitalizm, insan emeğinin maliyetinden kurtulmaya çalışırken kendi tüketici tabanını da zayıflatma, hatta daha da ileri giderek ortadan kaldırma çelişkisiyle karşı karşıya kalabilir.
Emperyalizm, hammadde ve ucuz işgücü amacıyla sömürge ülkelere ihtiyaç duyuyor. Stratejik madenler, enerji, çipler, veri merkezleri, algoritmalar ve teknolojik altyapı üzerindeki mücadele daha da sertleşebilir.
Emperyalizm, aynı zamanda sömürdüğü ülkeleri de pazar olarak kullanıyor. Milyarlarca insanın satın alma gücü düşerse emperyalizmin savaşlara neden olan geleneksel pazar paylaşım mücadelesi, yeni dönemde nereye evrilir?
Emperyalizmin geleneksel hammadde ve pazar ilişkilerinin ekonomik mantığı değişebilir.
EMPERYALİZMİN SÖMÜRÜLECEK İNSANA BİLE İHTİYACI KALMAZSA?
Bir ülkenin madenlerinin ve enerjisinin son derece değerli olduğu, ancak o kaynakları çıkarmak ve işlemek için eskisi kadar insan emeğine ihtiyaç duyulmadığı bir dünya düşünelim.Üstelik o ülkenin insanlarının satın alma gücü de son derece düşük.
Böyle bir dünyada güçlü ülkeler ve şirketler açısından o toprakların kaynakları, üzerinde yaşayan insanlardan daha değerli hale gelmez mi?
Emperyalizmin sömürülecek insana bile ihtiyacı kalmazsa ne olacak?
Bu soruyu bugünün gerçekleşmiş bir olgusu olarak değil, yapay zekâ ve robotların üretim ilişkilerini köklü biçimde değiştirmesi halinde ortaya çıkabilecek tarihsel bir tehlike olarak soruyorum.
Çünkü böyle bir düzen, sömürünün ötesinde dışlanma ve insanların ekonomik açıdan gereksiz görülmesi tehlikesini de büyütebilir.
Yuval NoahHarari, Homo Deus kitabında bu tehlikeyi farklı bir açıdan tartışıyor.
Harari'ye göre yirminci yüzyılda devletlerin geniş halk kitlelerinin eğitimine, sağlığına ve yaşam koşullarına yatırım yapmasının yalnızca insani nedenleri yoktu. Sanayi ekonomilerinin yetişmiş ve sağlıklı işgücüne ihtiyacı vardı. Orduların da milyonlarca sağlıklı, eğitimli askere...
Peki yapay zekâ ve robotlar üretimde insan emeğine duyulan ihtiyacı büyük ölçüde azaltırsa? Savaşlar giderek daha fazla insansız sistemlerle yürütülürse?
Bir ülkenin insanlarına üretimde ve askerî alanda duyulan ihtiyaç giderek azalıyorsa,onlara ihtiyaç duymayan elitler ve devleti ele geçiren güçler, onların eğitimine, sağlığına neden önem versinler, neden para harcasınlar?
YAPAY ZEKÂ YARIŞINDA ABD VE ÇİN ÖNDE GİDİYOR
Amerikan devleti, teknoloji şirketlerinden topladığı vergilerle üretim sürecinin dışında kalan kendi yurttaşlarına ücretsiz hizmetler sunabilir, karşılıksız gelir sağlayabilir. Amerikan seçmenleri de kendi ülkelerinde böyle bir sosyal politikayı destekleyebilir.
Peki aynı seçmenler, Afrika'nın ve Latin Amerika'nın üretim sürecinden dışlanmış insanlarına kaynak aktarılmasını kabul eder mi? Amerikan siyasetçileri seçmenlerini buna ikna edebilir mi?
Aynı soruyu Çin için de sorabiliriz. Bir ülkenin ütopyası başka bir ülkenin sömürüsü üzerine kurulabilir mi? Yapay zekâ çağında karşımıza yalnızca ülkelerin kendi içindeki gelir dağılımı sorunu çıkmıyor.
Küresel bir bölüşüm sorunuyla karşı karşıyayız.
Bir ülkenin yapay zekâ sayesinde kendi halkına yüksek refah sağlaması, başka ülkelerin insanlarının da bu refahtan yararlanacağı anlamına gelmiyor.
KAPİTALİZM VE EMPERYALİZM KENDİLİĞİNDEN ORTADAN KALKAR MI?
Tarihin bize öğrettiği bir şey var: Emperyalist ilişkilerde, ekonomik çıkarlarla insan hakları aynı yönde gelişmiyor. Teknolojik bolluk, toplumsal eşitliği kendiliğinden yaratmaz. Emperyalizmi de ortadan kaldırmaz. Ütopyaya ulaşmak için bir süreç gerekli.
Elon Musk’ın öngördüğü gibi; yapay zekâ + robotlar muazzam bir üretim artışı sağladığını varsayalım. İnsanların çalışmasına gerek kalmadan ihtiyaçları karşılanacaksa, bu kapitalist üretim biçiminin ve emperyalizmin sonu anlamına gelmez mi? Kapitalizmin ve dolayısıyla emperyalizmin böyle sessiz sedasız tarih sahnesinden çekilmesi mümkün olabilir mi?
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabında çok önemli bir soru soruyor:
Komünizmin tarihsel siyasal programı, işçi sınıfı devrimine dayanıyordu. Peki üretimdeki ekonomik önemini kaybeden, sömürülmekten çok işlevsizleşmekle karşı karşıya kalan kitlelerin dünyasında, bu program nasıl işleyecek? İşçi sınıfı olmadan işçi sınıfı devrimi nasıl gerçekleşecek?
Bu soru bizim başından beri tartıştığımız ütopik komünizm düşüncesi açısından da önemli. Yapay zekâ ve robotların insanların çalışmak zorunda olmadığı bir üretim düzeni yaratması halinde, klasik kapitalizm ve sosyalizm tartışmalarının bazı temel varsayımlarını yeniden düşünmek gerekecek.
Üretici ve tüketici olarak kapitalizmin ve emperyalizmin insana ihtiyacı kalmadıysa, Proletarya Diktatörlüğü kavramının bir anlamı kalacak mı? Büyük teknoloji devriminin neden olacağı ekonomik ve toplumsal kırılmalara karşı yeni ekonomik ve toplumsal modeller geliştirmeliyiz.
Önümüzde iki farklı yol beliriyor.
Birincisi, yapay zekânın ve robotların yarattığı muazzam üretim gücünün az sayıda şirketin ve devletin elinde toplandığı, insanların ekonomik ve siyasal karar süreçlerinden dışlandığı bir dijital faşizm tehlikesi.
İkincisi, bu teknolojik gelişmenin yarattığı refahın toplum yararına kullanıldığı, demokratik planlama ile piyasa mekanizmasının birlikte işlediği, ekonomik kararların toplumsal denetime açıldığı yeni bir düzen.
Ütopik Komünizm, belki çok daha sonraki bir aşamanın tartışması…
Ama o aşamaya ulaşmadan önce yanıtlamamız gereken çok daha güncel sorular var:
Yapay zekâ çağında kapitalizmin çelişkileri…
Neoliberalizme alternatif arayışlar…
Neoliberalizmin yerine ne koyacağız?
Önce bunları tartışıp ardından da Türkiye’nin kurtuluş, kalkınma ve emperyalizme teslim olma aşamalarını hatırlatıp yapay zekâ çağında Türkiye’nin neler yapması gerektiğini arayacağız.
Ve ardından da insanlığı bekleyen ütopya ve distopya senaryolarına gireceğiz.