Ukrayna üzerinden Avrupa, Baltık'tan Karadeniz'e Rusya ile Kontrolsüz Tırmanmayı teşvik ediyor. Temel sorun savaş ihtimalinin artması değil, tarafların kriz yönetim kapasitesinin aşınmasıdır.
Ukrayna savaşı artık yalnızca Ukrayna sahasında yaşanan bölgesel bir çatışma değildir. Baltık’tan Karadeniz’e, Polonya’dan Kaliningrad’ a uzanan hatta NATO ile Rusya arasındaki gerilim yeni bir stratejik aşamaya geçmiştir. Rusya-Ukrayna savaşı son günlerde yeniden çok tehlikeli bir tırmanma evresine girmiş durumda. Özellikle son on gün içinde Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik gerçekleştirdiği yüksek yoğunluklu füze ve İHA saldırıları, savaşın artık yalnız cephe hattında değil, stratejik derinlikte de yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Kiev, Harkov, Odessa, Dnipro ve enerji altyapısına yönelik yoğun saldırılar Ukrayna’nın hava savunma kapasitesini zorlamaya başladı. Aynı süreçte Rusya, cephe hattında özellikle Donbas ekseninde ilerleme baskısını artırırken, Ukrayna tarafında insan gücü ve mühimmat kayıplarının büyüdüğüne dair işaretler dikkat çekiyor. Batı medyasında dahi Ukrayna’nın artık stratejik savunma yorgunluğu yaşadığı yönündeki analizlerin çoğalması tesadüf değildir. Bu satırlar yazılırken Rusya’nın NATO devletlerine Kiev’i boşaltmaları tavsiyesi yapmaları dikkate alınmalıdır. Putin ve Rus devleti anlaşılan Ukrayna’nın yeni bir Afganistan -yani yıpratma savaş alanı- olmasına izin vermeyecek görünüyor. Yine aynı zamanlarda Rusya’nın Romanya’da bir apartmana SİHA saldırısında bulunduğu iddia edildi. Putin ise bunun sahte bayrak operasyonu olduğunu ima ederek batı medyasını suçladı. (ABD ve İngiltere’nin yakın tarihte sahte bayrak operasyon siciline bakarak ve İran İsrail ABD savaşında CENTCOM Amiral Cooper’ın İran Şaheed SİHA’larını tersine mühendislikle imal ederek kullandıkları itirafını hatırlarsak aynısının Rusya için de yapılabileceğini söyleyebiliriz.)
Bu gelişmeler paralelinde Avrupa bugün, Soğuk Savaş sonrası dönemin en tehlikeli güvenlik krizini yaşamaktadır. Ancak asıl sorun savaş ihtimalinin artması değil, tarafların kriz yönetim kapasitesinin aşınmasıdır. 1914 ve 1939 öncesi Avrupa nasıl ittifak sistemleri, silahlanma yarışı, medya propagandası ve karşılıklı güvensizlik ortamında büyük savaşlara sürüklendiyse, bugün de benzer bir psikolojik ve stratejik iklim oluşmaktadır. Fakat bugünün farkı, sürecin nükleer çağda, SİHA, hipersonik füze ve yapay zekâ destekli savaş teknolojileri ortamında yaşanmasıdır. Artık yanlış hesaplama riski insanlık açısından varoluşsal seviyeye ulaşmıştır. Özellikle Karadeniz hava sahası ile Litvanya’ya komşu Rusya’nın Kaliningrad Oblast’ını kontrol eden NATO kontrolünde yegâne ulaşım olanağı sağlayan Suwalki Koridoru, Ukrayna, Polonya ve Litvanya ile komşu olan Beyaz Rusya sınırı ve Baltık hava sahası bugün dünyanın en tehlikeli temas alanları arasına girmiş durumdadır.
AVRUPA’NIN GERİLEYEN KAPASİTESİ VE ARTAN KIŞKIRTMA YETENEĞİ
Bu yaşananlara rağmen Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik tablo ile savaş dili arasındaki çelişki çok büyüktür. Avrupa bugün büyük bir savaşı sürdürebilecek üretim altyapısına, mühimmat stokuna ve toplumsal dayanıklılığa sahip değildir. Buna rağmen kriz üretme ve tırmanmayı teşvik etme kapasitesi artmaktadır. Avrupa ekonomileri ciddi şekilde sanayiden uzaklaşma, artan enerji maliyetleri, üretim kaybı, kamu borçları ve demografik çöküş baskısı altında bulunurken, Atlantikçi çevrelerin Rusya’ya karşı giderek daha saldırgan bir çizgiye yönelmesi ve yeniden silahlanmayı çözüm olarak görmeleri düşündürücüdür. Özellikle Mersz, Macron, Starmer ve Baltık güvenlik çevreleri temsil ettikleri halklara rağmen Rusya’ya karşı giderek saldırgan bir çizgiye kaymakta, Avrupa’yı giderek daha yüksek riskli bir stratejik hatta sürüklemektedirler. Ancak Avrupa’nın gerçek askeri kapasitesi ile siyasi söylemi arasında ciddi kopukluk vardır. Bu nedenle Avrupa’nın bugün sahip olduğu en güçlü unsur askeri güç değil, kışkırtıcı stratejik davranış üretme kapasitesidir. En büyük tehlike de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kapasitesi zayıflayan aktörler çoğu zaman daha riskli davranmaya başlar. Bu durumda da kendileri için kanını dökecek ucuz devletler ararlar.
RUSYA PARADİGMA DEĞİŞTİRİYOR
Tam bu atmosfer içinde Moskova’nın verdiği en önemli stratejik mesajlardan biri Oreshnik sistemi üzerinden geldi. Rusya’nın geçen hafta Kiev’e yaptığı Oreshnik saldırısında verdiği mesaj, yalnız Ukrayna’ya değil doğrudan NATO’ya yöneliktir. Kremlin açık biçimde savaşın yalnız Ukrayna sahasıyla sınırlı kalmayacağını, gerekirse Avrupa’nın derinliklerine uzanabilecek yeni nesil yüksek hassasiyetli sistemleri devreye sokabileceğini ilan ediyor. Oreshnik mesajı, klasik füze gösterisinin ötesinde psikolojik caydırıcılık mesajıdır. Moskova burada özellikle Polonya, Baltık hattı ve Almanya’ya eğer Ukrayna sizin yardımınızla Rusya içlerine dron saldırılarına devam ederse bu durumda NATO fiilen savaşın tarafı haline gelir ve Avrupa artık güvenli olmaz mesajını vermiş oluyor. Bu gelişmeler Baltık–Beyaz Rusya–Polonya hattındaki tırmanmayla birleşince ortaya son derece tehlikeli bir tablo çıkıyor. Beyaz Rusya’daki Rusya ile icra edilen nükleer tatbikatlar, Kaliningrad çevresindeki askeri yoğunlaşma, Letonya üzerinden gündeme gelen Rusya karşıtı dron saldırıları ve sabotaj iddiaları, Polonya ile Fransa’nın nükleer caydırıcılık söylemleri Avrupa’yı Soğuk Savaş sonrası en riskli döneme taşıyor. Özellikle Kaliningrad’ın NATO planlamalarında doğrudan hedef haline gelmesi Moskova açısından varoluşsal tehdit olarak görülüyor. Çünkü Kaliningrad yalnız bir askeri üs değil, Rusya’nın Baltık erişiminin stratejik kilididir. Bugün Avrupa’da yaşanan süreç klasik savunma refleksinin çok ötesine geçmiş durumdadır. Ortaya çıkan tablo, kontrollü kriz üretimi, hibrit savaş, ekonomik yıpratma, enerji rekabeti, psikolojik harp ve nükleer caydırıcılığın aynı anda kullanıldığı çok katmanlı bir jeopolitik mücadeleye dönüşüyor. Avrupa bugün Rusya’yı İngiltere’nin 1914 yılında Almanya’yı gördüğü gözlükle görüyor. Avrupa eğer Rusya ile savaşırsa her iki dünya savaşında olduğu gibi yardımına ABD’nin geleceğine güvenerek meydan okuyor. Ancak Rusya sıradan bir kıtasal güç değildir. Dünyanın en büyük nükleer kapasitesine, devasa enerji kaynaklarına, kritik maden rezervlerine ve Avrasya derinliğine sahip bir devletin çevrelenmesi ve NATO ile savaşa zorlanması yalnız bölgesel değil küresel sonuçlar üretir.
Moskova ise Avrupa’nın artan düşmanlığını ve niyetini görmektedir. Savaşın başındaki sınırlı operasyon seçeneğinden (SMO) uzaklaşmaktadır. İlk dönemde Rusya, Ukrayna’yı tarafsızlık anlaşmasına zorlayacak kontrollü bir baskı stratejisi yürütüyordu. Ancak son dönemde Kremlin’den gelen mesajlar bunun değiştiğini gösteriyor. Rus diplomatların Avrupa hedeflerini açık biçimde gündeme getirmesi, Kiev’deki NATO unsurlarının dolaylı şekilde hedef gösterilmesi, NATO ülkelerinde Ukrayna için silah ve sensör üreten fabrika ve kurumların isimlerinin yayınlanarak mesaj verilmesi yeni bir paradigmanın işaretidir. Moskova artık savaşın yalnız Ukrayna sahasında kalmayabileceğini göstermektedir. Avrupa siyasi olarak sertleşmektedir ancak NATO’nun bütün üyeleri Rusya ile topyekûn savaşa girmeye hazır değildir. Bu nedenle Moskova, seçilmiş NATO hedeflerine yönelik sınırlı ama yüksek etkili saldırıların NATO’nun otomatik biçimde 5. Maddeyi işletmeyeceğini düşünmektedir. Bu tez Rus stratejik aklında giderek daha görünür hale geliyor. Çünkü Moskova’ya göre Baltık ülkeleri veya Polonya eksenli sınırlı bir kriz durumunda Almanya, İtalya, Macaristan, Slovakya hatta bazı Batı Avrupa devletleri doğrudan savaşa girme konusunda isteksiz davranabilir. Özellikle Washington’un Avrupa için nükleer savaşı göze alıp almayacağı konusu artık Avrupa’da bile tartışılmaktadır.
NATO İÇİNDEKİ ÇATLAKLAR DERİNLEŞİYOR
Küresel sistem giderek daha sert bloklara ayrılırken, Soğuk Savaş sonrasında kurallara dayalı uluslararası düzen söylemi altında kurulan Amerikan merkezli tek kutuplu yapı artık sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Ancak hegemonyasını ve sömürgeci geleneğini kaybetmek istemeyen Atlantik sistemi, geri çekilmek yerine çevreleme stratejilerini daha saldırgan hale getirmektedir. NATO’nun Ukrayna üzerinden yürüttüğü Rusya’yı yıpratma stratejisi, artık yalnızca Ukrayna’nın savunulması değildir. Bu süreç, Rusya’nın stratejik derinliğinin aşındırılması, Karadeniz’den Baltık’a kadar uzanan hatta baskı altına alınması ve Avrasya merkezli alternatif güç mimarisinin kırılması amacını taşımaktadır. Buna karşılık Moskova da klasik konvansiyonel caydırıcılığın ötesine geçerek nükleer eşik kartını daha görünür hale getirmektedir. Karaganov gibi Rus stratejistler Avrupa’ya karşı gerekirse taktik nükleer silah kullanılmasını ve bunun Avrupa düşmanlığını yüksek caydırıcılık sağlayarak gerileteceğini savunmaktalar.
Bu durum diplomasiyi işlevsiz hale getirmektedir. Çünkü taraflar artık geri adımı uzlaşma değil, zayıflık göstergesi olarak okumaktadır. Böyle bir psikolojide müzakere masası gerçek çözüm zemini olmaktan çıkar, yalnızca zaman kazanma aracına dönüşür. NATO açısından Rusya’nın geri adım atmaması revizyonist saldırganlık olarak görülürken, Moskova açısından NATO’nun genişleme stratejisi doğrudan varoluşsal tehdit olarak okunmaktadır. Bu karşılıklı tehdit algısı, klasik güvenlik ikilemini çok daha tehlikeli bir seviyeye taşımaktadır. Bugün gelinen noktada ittifak sistemleri devletlerin stratejik esnekliğini yok etmektedir. Bu süreç, devletleri rasyonel hesap yerine reaksiyoner güvenlik davranışlarına sürüklemektedir. Tarihte büyük savaşların çoğu tam da bu ortamda doğmuştur.
Bugün NATO dışarıdan göründüğü kadar homojen değildir. Baltık ülkeleri, Polonya ve İngiltere daha saldırgan çizgiyi savunurken, birçok Avrupa ülkesi ekonomik ve toplumsal maliyetlerden çekinmektedir. ABD’nin önceliğinin giderek Çin ve Batı Asya’ya kayması da Avrupa’daki belirsizliği artırmaktadır. Washington artık Ukrayna dosyasını sınırsız kaynakla taşıma niyetinde görünmemektedir. Bu durum Avrupa’yı daha saldırgan ancak aynı zamanda daha kırılgan hale getirmektedir. Bu nedenle Moskova, NATO’nun siyasi bütünlüğünün askeri kapasitesinden daha kırılgan olduğunu düşünmektedir. Rus stratejik yaklaşımı artık yalnız askeri yıpratma değil, NATO içinde siyasi ayrışma üretme üzerine kuruludur.
YENİ CAYDIRICILIK DÖNEMİ VE AVRUPA’NIN KÖRLÜĞÜ
Bugün yaşanan kriz, tarafların rasyonel hedefler belirleyerek kontrollü biçimde yönettiği klasik bir savaş hazırlığı değildir. Asıl tehlike, kontrol mekanizmalarının aşınmasıdır. Bu nedenle mevcut süreç, planlı bir topyekûn savaştan çok, zincirleme tırmanma riskinin giderek büyüdüğü kontrolsüz bir sürüklenme evresidir. Rusya’nın hipersonik kapasitesi, geniş mühimmat üretim altyapısı, enerji kaynakları ve Avrasya derinliği Avrupa’nın alışık olduğu savaş modelini değiştirmiştir. Oreshnik mesajı yalnız teknik değil psikolojik bir eşiktir. Moskova artık Avrupa ile savaşa hazırım mesajı vermektedir. Hipersonik sistemlerin en kritik yönü, karar sürelerini dramatik biçimde kısaltmalarıdır. Soğuk Savaş döneminde liderlerin saatler içinde değerlendirme yapabildiği kriz senaryoları, bugün dakikalara hatta saniyelere inmiştir. İşte asıl tehlike burada başlamaktadır.
Avrupa ise hâlâ 1990’ların tek kutuplu psikolojisiyle hareket etmektedir. Asıl stratejik körlük budur. Çünkü bugün karşısındaki güç ne Saddam Irak’ıdır ne de Yugoslavya’dır. Dünyanın en büyük nükleer kapasitesine, devasa enerji rezervlerine ve Çin desteğine sahip bir Avrasya gücüyle karşı karşıyadır. Rusya artık İran yenilgisinden sonra ABD’nin ve son 4,5 yıldır Ukrayna’da yaşananlardan sonra NATO’nun sınırsız caydırıcılık kapasitesine inanmadığını açık biçimde göstermektedir. Bu nedenle savaş psikolojisi daha tehlikeli hale gelmektedir. Çünkü taraflar birbirlerinin geri adım atacağını varsayarak hareket etmektedir. Baltık-Beyaz Rusya-Polonya hattı bugün dünyanın en riskli temas alanlarından biri haline gelmiştir. Bu bölge artık klasik askeri yığınak alanı olmanın ötesinde, nükleer eşik psikolojisinin doğrudan hissedildiği bir jeopolitik kırılma hattıdır. Kaliningrad Oblast’ı bu açıdan kritik önemdedir. Çünkü burası yalnızca bir askeri üs değildir. Rusya’nın Baltık erişiminin kilididir. NATO açısından da ana baskı alanıdır. Suwalki Koridoru ise NATO ile Rusya arasındaki en kırılgan fiziksel temas noktasıdır. Burada yaşanacak küçük bir askeri temas, zincirleme tırmanma mekanizmasını tetikleyebilir.
ABD Kara Kuvvetleri Avrupa ve Afrika Komutanı Orgeneral Christopher Donahue, Temmuz 2025’te yaptığı bir açıklamada Kaliningrad’ın artık NATO ülkeleri tarafından çevrelenmiş bir bölge hâline geldiğini belirterek, ittifakın bu bölgeyi daha önce hiç olmadığı kadar kısa sürede etkisiz hale getirebileceğini söylemişti. Donahue’nin, denizi karadan kontrol edebilirsiniz ifadesi, Rusya tarafından yalnızca bir askeri değerlendirme değil, Kaliningrad’a yönelik abluka ve fiili müdahale senaryolarının açık ilanı olarak yorumlanmıştı. Moskova’nın nükleer caydırıcılığının önemli unsurlarından biri olan Kaliningrad hakkında böylesine bir söylemin dile getirilmesi, NATO-Rusya geriliminde tehlikeli bir tırmanmanın işareti olarak kayda geçmişti. Bu nedenle Beyaz Rusya, Litvanya sınırındaki nükleer tatbikat yoğunluğu son derece risklidir. Çünkü caydırıcılık ile saldırı hazırlığı arasındaki çizgi giderek bulanıklaşmaktadır. Bu kapsamda Avrupa kamuoyu üzerinde yaratılan sürekli nükleer savaş atmosferi, karar vericiler üzerinde de büyük baskı oluşturmaktadır. Böyle ortamlar hata riskini artırır. Sonuç olarak bugün dünya, yalnızca bölgesel savaşların değil, küresel sistem krizinin içinden geçmektedir. Amerikan merkezli tek kutuplu düzen Pasifik, Batı Asya, Akdeniz ve Doğu Avrupa üzerinden çözülürken yeni güç dengesi kan dökülen bir geçiş süreci ile kuruluyor. Tarihte en tehlikeli dönemler tam da bu geçiş evreleri olmuştur. Bu ortamda en büyük tehdit, irrasyonel liderlerden çok sistemin kendi otomatik kriz üretim mekanizmasıdır. Yanlış hesaplama riski bu nedenle insanlığın önündeki en büyük tehlikedir.
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ÇIKMAZI
Dünya yeni bir güç geçiş döneminden geçiyor. Atlantik merkezli düzen aşınırken Avrasya merkezli yeni güç merkezleri yükseliyor. Avrupa ekonomik kapasitesini kaybederken güvenlik söyleminde daha sert bir çizgiye yöneliyor. Bu tablo, Karadeniz’in kilidi konumundaki Türkiye’yi jeopolitik türbülansın merkezine yerleştiriyor. 7-8 Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi öncesinde yaşanan gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Ankara’ya Ege’den Karadeniz’e uzanan çok cepheli bir baskı stratejisinin uygulandığı görülmektedir. Türkiye kâğıt üzerinde NATO üyesi olsa da sahada birçok konuda NATO içindeki bazı aktörlerle karşı karşıya gelmektedir.
Bu çerçevede Ege ve Doğu Akdeniz’de icra edilen EFES-2026 Müşterek Tatbikatı yalnızca bir eğitim faaliyeti değil, Türkiye’nin askeri kapasitesi ve savunma sanayi gücüyle Ege ve Doğu Akdeniz’de caydırıcılık iradesini ortaya koyduğu kapsamlı bir güç gösterisiydi. Mavi Vatan Yasası girişimi ve Millî Savunma Bakanlığı’nın hak ve menfaatlerden taviz verilmeyeceğine yönelik açıklamaları da bu mesajı tamamladı. Ancak tam da bu dönemde Yunanistan’ın İsrail ile askeri yakınlaşmasını artırması, yeni silahlanma programları açıklaması ve Meis çevresindeki kışkırtıcı faaliyetlerin yoğunlaşması dikkat çekti.
Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti de aynı baskı tablosunun bir parçasıdır. Chevron’un Libya kıta sahanlığı ve KKTC’nin haklarını dikkate almadan yeni lisans alanları elde etmesi, bölgedeki enerji mücadelesinin hızlandığını göstermektedir. Hürmüz çevresindeki krizler ve enerji arz güvenliği kaygıları nedeniyle Doğu Akdeniz kaynakları Batı açısından daha kritik hale gelirken, bu denklemdeki temel jeopolitik değişken Türkiye olmaya devam etmektedir.
Karadeniz’de yaşanan gelişmeler de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Kilyos açıklarında Ukraynaca işaretler taşıyan insansız deniz araçlarıyla ticaret gemilerine yönelik gerçekleştirilen saldırılar yalnızca Rusya’ya verilmiş bir mesaj olarak görülemez. Asıl sorun, Türkiye’nin yetki ve sorumluluk alanında deniz güvenliğinin hedef alınmasıdır. Mart ayında Altura tankerine yönelik saldırı ile birlikte düşünüldüğünde, Karadeniz’de savaşın Türkiye kıyılarına doğru taşınmak istendiği yönündeki kaygılar güçlenmektedir. Amaçlardan biri Ankara’yı daha sert bir NATO çizgisine çekmek ve denge politikasını zayıflatmaktır. (Kilyos’taki saldırılara gerek medyamız gerekse Dışişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından hiçbir kınama ve açıklama gelmezken Odesa’da Rus SİHA ile vurulduğu iddia edilen Türk gemisine yönelik kınama mesajlarının büyük bir hızla gelmiş olması dikkat çekicidir.)
Türkiye bugün Ege’de Yunanistan, GKRY ve İsrail ekseni üzerinden, Karadeniz’de ise Ukrayna savaşı ve NATO içindeki şahin çevreler üzerinden eş zamanlı baskılarla karşı karşıyadır. Bu nedenle olaylara tek tek değil, aynı stratejik tablonun parçaları olarak bakmak gerekir. Bunun yanında içeride de Türkiye’nin milli birlik ve beraberliğini zayıflatabilecek etnik, mezhepsel ve kimlik temelli fay hatlarının yeniden hareketlendirilmesi riski bulunmaktadır. Ana muhalefet partisinin yaşadığı iç krizler ve parçalanma eğilimleri de bu açıdan dikkatle izlenmelidir. Çünkü büyük jeopolitik baskı dönemlerinde devletlerin en kırılgan noktası dış cephe değil, iç bütünlükleridir. Bugün yaşanan son derece hayati ve ciddi dış / güvenlik politika konularında ana muhalefetin değil katkısı yorumu dahi olmamaktadır. Dolayısı ile NATO ve AB konularında Türkiye’de iktidar görüşüne anti-tez üretilememektedir. Bu durum çöken batı hegemonyasının arayıp da bulmayacağı bir fırsat sunmaktadır. Ancak dış baskılar kadar iç bütünlük de önemlidir. Tarih, büyük jeopolitik mücadelelerde devletlerin en kırılgan noktasının çoğu zaman iç cephe olduğunu göstermektedir. Musul meselesi bunun çarpıcı örneğidir. 1925’te Türkiye Musul davasına odaklanmışken Şeyh Said İsyanının patlak vermesi Ankara’nın dikkatini içerideki güvenlik sorunlarına çevirmiş, sonuçta İngiltere Musul konusunda istediğini elde etmiştir. İç cephe zayıfladığında dış mücadelede başarı şansı azalır.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki temel görev, Ege ve Karadeniz’deki kışkırtmalara kapılmadan Montrö rejimini korumak, Karadeniz’deki savaşın tarafı haline gelmemek ve milli çıkar merkezli denge politikasını sürdürmektir. Türkiye açısından mesele Ukrayna savaşı değil, Karadeniz dengesidir. Montrö yalnızca bir sözleşme değil, Türkiye’nin stratejik otonomisinin temelidir. Türkiye’nin Montrö rejimi sayesinde İkinci Dünya Savaşında sergilediği aktif tarafsızlık rejimi NATO’nun başta İngiltere olmak üzere Rus karşıtı yeminli şahin cephe tarafından eleştirilmektedir. Maalesef içimizde milli ve NATO cephesi arasında bilek güreşi yaşanmaktadır. Bu çelişki NATO zirvesi yaklaştıkça aratacaktır. Türkiye’nin Rusya ile ticaret, turizm, enerji, Suriye, Kafkasya ve Karadeniz gibi hayati ve ortak çıkar alanları bulunmaktadır. Bu nedenle Ankara’nın temel önceliği NATO-Rusya hesaplaşmasının ön cephesi olmak değil, dengeleyici konumunu korumaktır. Karadeniz’in bir NATO gölüne dönüşmesi yalnızca Rusya için değil, Türkiye için de ciddi bir stratejik risk yaratacaktır.
Önümüzdeki haftalarda Türkiye’nin karşılaşacağı temel sınama, Yunanistan ve NATO’nun Ege, Akdeniz ve Karadeniz kışkırtmalarına ve sahte bayrak kumpaslarına kapılmamak, Karadeniz’de tırmanan gerilimin tarafı haline gelmemek, Montrö rejimini korumak ve iç siyasi ayrışmaların milli güvenlik zafiyetine dönüşmesini engellemektir. En büyük tehdit planlı savaş değil, yanlış hesaplama ve kontrolsüz tırmanmadır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni cepheler açmak değil, devlet aklını korumaktır. Soğukkanlılık, jeopolitik denge ve milli çıkar merkezli stratejik yaklaşım, yaklaşan küresel türbülans karşısında Türkiye’nin en güçlü güvenlik kalkanı olmaya devam edecektir.
Çok Okunanlar
Denizli’deki kazada hayatını kaybeden 8 kişinin kimliği belli oldu
Kılıçdaroğlu'nun 'FETÖ' sözleri sonrası o görüntüler yeniden gündem oldu
ABD-İran anlaşmasında son dakika değişikliği
Kılıçdaroğlu'na en yakın isim açıkladı
Alkol yasağı teklifi ve CHP'deki yetki tartışması masada
Yandaş medyadan daha önce görülmemiş Kılıçdaroğlu manşetleri
Kafelerden bilgisayarlı müşterilere yeni kısıtlama
Selanikliler...
Bugünün yarı sömürge ekonomisine 1932’den gelen ışık
Memlekete olasılık rejimi geldi: Siyaset, şehir ve gereksizler sınıfı