Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,0263
Dolar
Arrow
48,2722
İngiliz Sterlini
Arrow
65,3562
Altın
Arrow
6953,0582
BIST
Arrow
14.299

Tarihin 'Demokratikleşmesi' tezinden kurmaca tarihe

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

2000’lerin ortasında dijitalleşmenin de artması ve birçok arşiv tipi materyale daha kısa sürede ve kolaylıkla ulaşmanın mümkün olmasıyla birlikte, tarih alanıyla ilgili tartışmaların içinde “tarihin demokratikleşmesi” gibi bir kavram ortaya çıktı. Kısaca, tarih disiplininin sadece elitlerin ve hükümetlerin/devletlerin elinde olmaması, gündelik hayatta da tartışılması, yazılması ve öğretilmesi anlamına geliyordu. Sosyal medya mecralarının 2010’lardan itibaren iyice yaygınlaşması ve çeşitlenmesi de “tarihin demokratikleşmesi” meselesini giderek önemli bir gündem maddesi haline getirdi.

Ancak unutulan ya da üzerinde çok fazla durulmayan nokta şuydu: Tarihin geniş kitlelerce tartışılması, onu daha demokratik hâle getirmedi. (Tıpkı Türkiye’nin sivilleşmesinin, Türkiye’yi doğrudan demokratikleştirmediği gibi). Bunu geleneksel bir bağlamda, bir başka deyişle, tarihi sadece akademik tarihçiler çalışsın ve tartışsın minvalinde söylemiyorum. Peki ne demeye çalışıyorum? 

İlk olarak, “post-truth,” yani hakikat sonrası bir çağda yaşamanın tarihsel bilgi ve tartışmaların giderek belge ya da olgudan kopuşu bağlamında söylüyorum. Bu küresel bir eğilim. Türkiye bağlamında ise bunu zaten Twitter/X’teki tarihsel tartışmalardan görebilirsiniz. Bu öyle bir noktaya ulaştı ki, akademik tarihçiler işi gücü bıraktı, Atatürk’ün Trablusgarp’ta ölmediğini kanıtlamak için çaba sarf etmeye başladı. Tarihsel bilgiden ziyade tarihsel yalanı okumaya başladığımız bir dönemdeyiz ve cumhuriyet tarihi açısından konuşursam içinden geçtiğimiz politik iklim de bunu ateşliyor. Zira özellikle erken cumhuriyet tarihi hakkında “atıp tutmanın” bir bedeli yok. Aksine, getirisi bile olabilir. 

İkincisi, hakikat sonrası olarak adlandıramayacağımız, yaşanmış olayların, hatta bulunan belgelerin tarihsel metodolojiden uzak ve/veya ideolojik bağlamda yorumlanması. Bunu da ikiye ayırabiliriz. Bir yandan, artık belgeye dijital olarak erişebilmenin de heyecanıyla, eldeki bir materyali bağlamından kopuk şekilde yorumlayan amatörler var. Bilenler bilir, bunu ben kendi çalışma alanım da olan Ege adaları meselesinde çok yaşadım. Mesela bir kişi İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ülkenin Türkiye’ye bir “ada teklifi” yaptığına dair belge bulur. Bu gerçekten de vardır. Sonra onu sosyal medyadan dolaşıma sokar ve Türkiye’ye bu adaları vermek istediler ama Türkiye istemedi diye tarih yazar. O yılda ne olduğu, o teklifin ardında ne yattığı, karşılığında Türkiye’den ne istendiği, karar vericilerin neden tercihlerini o yönde kullandığını bu cenahta pek göremeyiz. Kısaca, belgenin şipşak dolaşıma sokulmasıdır bu, ama tarihçilik değildir. İşin açığı, bunların bir kısmının niyeti bazen kötü bile olmayabilir. 

Ancak diğer yandan tahrif, bazen ne metodoloji bilmemekten ne de salt amatör heyecanından kaynaklanır. Kimi zaman, siyasetin kendi emelleri uğruna biraz eğip bükülmesinden ortaya çıkar. Mesela: “ Biz Çanakkale’de Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, hep birlikte savaştık.” Evet, bu savaş Osmanlı gibi çok uluslu bir imparatorluğun savaşıydıysa, hep birlikte savaştık. Bundan daha doğal bir şey de olamaz. Fakat vilayetlere göre askere alım ya da şehit sayılarına bakınca, Marmara, Ege, Batı Karadeniz’in yoğunlukla rol oynadığını görüyorsunuz ki bu da yol ve ulaşım olanaklarının gelişmediği bir yerde gayet normal. Ama mesele kimi zaman Suriyeli sığınmacıların Türkiye içinde meşrulaştırılması kimi zaman da barış süreçleri için rıza üretmek olduğundan, tarihin bu noktada siyaseten tahrifine tanık oluruz. 

Kimi zamansa, bu işlerin niyetinden külliyen şüphe ederiz. Mesela bu hafta sonu Serbestiyet isimli bir internet gazetesinde, Türkiye’nin 1930’lu yıllardaki gaz ekipmanı alımı şu başlıkla verildi: “Dersim Katliamı ile ilgili gizliliği kalkan yeni belge: 1937'de Almanya'dan bombalara gaz doldurma tesisatı alınmış.” Bu başlığı okuyunca siz tam olarak ne anlıyorsunuz? Zannımca ilgili kişi ya da mecra şunu demeye çalışıyor: “Türkiye operasyonlarda zehirli gaz kullandı. Üstelik bunu Nazi Almanyası’ndan satın alarak yaptı. (Hani şu daha sonradan Yahudileri gaz odalarında katleden ülke). Biz bu belge ile,Türkiye’nin o dönem ırkçı, totaliter bir ülke olduğunu kanıtladık.”Ancak birkaç saat sonrasında, belgenin gizliliğinin yeni kalkmadığı, zaten ulaşılabilir olduğu, belgede Dersim operasyonlarına tek bir atfın bulunmadığı, zaten bu alımların askeri tarihçilerin de belirttiği gibi operasyonlarla ilişkili olmadığı ortaya çıktı. Sosyal medya paylaşımı ortadan kalktı. Öyle ki, gazete özür dilemek zorunda kaldı. Çünkü açıklamalarında da belirtildiği üzere, zaten başka gazetedeki bir “araştırmayı” alıntılamışlardı. Peki neden, böyle bir araştırmayı sorgusuz sualsiz alıntılamışlardı? Bunun cevabını sanırım, gazetenin yazıyı silip revize ederken yaptığı açıklamalara bakarak da verebilirsiniz. Zira, hata yaptığını kabul ederken bile bir zaman çizelgesi koyup, alımın ve operasyonların tarihlerinin birbirlerine denk düştüğünü kanıtlamaya çalışıyorlardı. Buradan anlıyoruz ki gelecekte de benzer bir durumun olmaması için bir sebep yok. Çünkü bu gayet bilinçli bir yönelim.

Kuşkusuz Türkiye’nin tarihi hiçbir zaman bir harikalar diyarı olmadı. Bunu savunmak da tahrif olur. Fakat resmî tarihin eleştirisi ile çıkılan yolda bizim “tarihin demokratikleşmesi” de, kurmaca tarihle sonuçlandı gibi görünüyor. Konjonktürün dayatması ile bizim bunların yeniden ivmelenmesini izleyecek olmamız da işin kötü yanı… Hepimize sabırlar dilerim.