Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,9056
Dolar
Arrow
48,2374
İngiliz Sterlini
Arrow
65,2851
Altın
Arrow
7025,2789
BIST
Arrow
14.642

Çin’in okyanusu, Türkiye’nin dar denizleri

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Çin’in uçak gemilerinin arkasında Pasifik’in stratejik derinliği, Türkiye’nin arkasında ise giderek şeffaflaşan dar denizler vardır.

Deniz gücünün geleceğini tartışırken yapılan en büyük hatalardan biri, büyük devletlerin sahip olduğu platformları onların coğrafi ve stratejik şartlarından kopararak örnek almaktır. Bu tip doğrusal yaklaşımlar, deniz stratejisinin en temel değişkenini gözden kaçırmaktadır. Bu da coğrafyadır. Bir savaş gemisinin gerçek değeri yalnız taşıdığı uçak, füze veya sensörlerin kapasitesiyle değil, savaş başladığında nerede bulunacağı, hangi tehditlere maruz kalacağı, ne kadar süre hayatta kalabileceği ve kendisine tahsis edilen görevi sürdürebilip sürdüremeyeceğiyle ölçülür. ABD İsrail İran savaşı bu durumu son derece güçlü sonuçlarla ispat etmiştir. ABD 28 Şubat 2026 ‘dan bu yana donamasını Basra Körfezine sokamıyor.

Türkiye’nin 21. Yüzyıldaki jeopolitik kaderi Akdeniz’de belirlenecektir. Bu durum Türkiye’ye hem kara hem deniz jeopolitiği merkezli bir yol haritası dayatmaktadır. Gerçekte Türkiye’nin durumu Çin ile benzerlikler içermektedir. O nedenle gelecekteki deniz kuvvet yapısını tartışırken Çin modeli son derece öğretici bir karşılaştırma sunmaktadır. Bu çerçevede Türkiye güç intikali ile erişim engelleme/ alan yasaklama arasında bir denge kurmalıdır. Türkiye kriz yönetimi, ganbot ve donanma diplomasisi ile doğal afetlerle mücadele/insani yardım için güç intikal platformlarına sahip olmalıdır. Ancak bu platformların savaşın ilk saatlerinde karşılaşacağı riskler ve beka konusunda da hazır olmalıdır.

Bu kapsamda Çin’den çıkarılması gereken ders, Pekin’in uçak gemisi inşa ediyor olması değildir. Asıl incelenmesi gereken, Çin’in uçak gemilerini hangi coğrafyada, hangi stratejik amaçla ve hangi erişim engelleme/alan yasaklama sistemi içerisinde kullandığıdır. Çin’in uçak gemilerinin arkasında Pasifik Okyanusu vardır. Türkiye’nin gelecekteki uçak gemisinin arkasında ise Ege ve Doğu Akdeniz’in giderek şeffaflaşan ve daralan coğrafyası bulunmaktadır.

GÜÇ İNTİKALİ İLE ERİŞİM ENGELLEME VE ALAN YASAKLAMA

Deniz stratejisinde birbirinden ayrılması gereken iki temel amaç vardır. Birincisi güç intikali, yani bir devletin askerî gücünü kendi kıyılarından uzak bölgelerde kullanabilmesi ve sürdürebilmesidir. Uçak gemileri, TCG Anadolu benzeri amfibi hücum gemileri, büyük suüstü savaş gemileri ve lojistik destek unsurları bu fonksiyonun başlıca araçlarıdır.

İkincisi ise rakibin belirli bir deniz alanına erişmesini veya o alanda serbestçe hareket etmesini engellemektir. Önce düşmanın kıyılarınıza veya deniz yetki alanlarınıza erişimini engelleyip burada başarısız olunduğunda alanı yasaklama tedbirlerine geçersiniz. 1970’lerde Sea Denial (Denizleri Menetmek) olarak adlandırılan, günümüzde A2/AD olarak tanımlanan (Anti-Access/Area Denial – Erişim Engelleme/Alan Yasaklama) yaklaşım bu düşüncenin somutlaşmış şeklidir. Buradaki amaç her zaman denize hâkim olmak değildir. Bazen rakibin de hâkim olmasını ve denizi askerî amaçlarla serbestçe kullanmasını engellemek yeterlidir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü rakip donanmanın mutlaka imha edilmesi gerekmez. Belirli bir deniz alanına girmesinin askerî, ekonomik ve siyasi maliyeti elde edeceği faydanın üzerine çıkarıldığında stratejik sonuç elde edilmiş olur. İran’ın ABD Donamasına bugün uyguladığı hem erişimi engelleme hem de alan yasaklamadır.

1915 yılının Nusret örneği de bu konuda çarpıcıdır. 18 Mart 1915’te Türk deniz ve kara gücü müttefik armadanın Kuzey ege ve Boğazın girişine erişimini engelleyememiş ama daha sonra Nusret mayınları ve kara topçusu iş birliği ile alan yasaklama uygulanmış, henüz Boğazın dar alanına harekete geçemeden 3 muharebe gemisi batarken 3 tanesi de ağır yara alarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Karadeniz’deki Rusya Ukrayna savaşı da bunun yakın dönem örneklerinden biridir. Ukrayna, klasik anlamda Rus Karadeniz Filosu ile karşılaştırılabilecek bir donanmaya sahip olmamasına rağmen sahilde konuşlu füzeler, insansız deniz araçları, SİHA’lar ve diğer sistemlerle Rus filosunun hareket serbestisini ciddi ölçüde sınırlandırmıştır. Benzer şekilde Kızıldeniz’de çok daha sınırlı kaynaklara sahip Husilerin SİHA ve füze tehdidi, dünyanın en güçlü donanmalarının bulunduğu bir bölgede dahi deniz ulaştırmasının maliyetini ve riskini artırabilmiştir.

ÇİN’İN BÜYÜK AVANTAJI: ZİNCİRLERİN ARKASINDA OKYANUS VAR

Çin coğrafyasına bakıldığında ilk bakışta büyük bir dezavantaj görülür. Çin kıyıları Japonya, Ryukyu Adaları, Tayvan ve Filipinler boyunca uzanan Birinci Ada Zinciri tarafından çevrelenmiştir. Sarı Deniz, Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi’nden Pasifik’e çıkmak isteyen Çin Donanması bu coğrafi kuşağı aşmak zorundadır. Ancak Birinci Ada Zinciri kesintisiz bir duvar değildir. Tayvan merkezli bir savaş açısından özellikle üç bölge önemlidir. Miyako Boğazı, Yonaguni–Tayvan geçidi ve Luzon/Bashi sistemi okyanusa geçişe izin verir. Elbette savaş halinde bu geçitlerin hiçbiri Çin açısından otomatik olarak güvenli değildir. ABD, Japonya ve Filipinler’in karada konuşlu gemiye karşı füzeleri, SİHA’ları, denizaltıları, uçakları ve sensörleri bu geçitleri tehdit edebilir. Asıl stratejik fark geçidin ötesinde ne olduğudur. Çin bir uçak gemisi görev grubunu Birinci Ada Zinciri’nin dışına çıkarmayı başardığında bu kez İkinci Ada Zinciri ile karşılaşır.

Bu zincir Birinci Ada Zincirinin daha doğusunda, Batı Pasifik boyunca uzanan ve ağırlık merkezini ABD’nin Guam ve Kuzey Mariana Adaları’nın oluşturduğu stratejik kuşaktır. Bu hat genel olarak kuzeyde Japonya’nın Ogasawara (Bonin) Adaları ve Iwo Jima’dan, ABD’ye bağlı Kuzey Mariana Adaları’ndaki Saipan ve Tinian’a, oradan Guam’a, daha güneyde ise Mikronezya Federal Devletleri ve Palau’ya uzanır. Bu zincirin askerî ağırlık merkezi, Andersen Hava Üssü ve Guam Deniz Üssü dür. Ancak her iki üs de Çin ateş gücü etki alanındadır.

Coğrafi açıdan Birinci Ada Zinciri, Çin kıyılarına yakın, boğaz ve geçitlerle çevrelenmiş, nispeten dar ve sıkışık bir deniz alanı oluştururken, İkinci Ada Zinciri çok daha geniş bir okyanus coğrafyasına yayılmaktadır. Bu nedenle Birinci Ada Zinciri’nin engelleyici niteliği büyük ölçüde coğrafyanın kendisinden, dar geçitlerden ve yoğun sensör-silah ağlarından kaynaklanırken, İkinci Ada Zinciri’nin askerî etkinliği coğrafi kapalılıktan ziyade Guam ve Kuzey Mariana Adaları başta olmak üzere ABD’nin ileri üsleri, hava ve deniz gücü, uzun menzilli vuruş sistemleri ile keşif-gözetleme ağlarına dayanmaktadır. Başka bir ifadeyle Birinci Ada Zinciri daha güçlü bir coğrafi bariyer, İkinci Ada Zinciri ise geniş Pasifik alanı içerisinde büyük ölçüde ABD askerî üs ve kuvvet ağıyla anlam kazanan stratejik bir kuşaktır. Bir benzetme yapılırsa Birinci Adalar Zinciri Ege Denizine, ikinci Adalar zinciri Akdeniz’e benzetilebilir. Ancak her ikisinin de arkasında Pasifik okyanusu vardır. Çin için Pasifik Okyanusunun geniş alanlarına erişmek Türkiye’nin Atlantik ve Hint Okyanusuna erişiminden çok daha kolaydır.

Çin’in birinci ve ikinci ada zincirlerini aşarak Pasifik’e çıkmasının sağladığı stratejik derinlik, yalnızca geniş okyanus alanlarından yararlanma imkânıyla sınırlı değildir. Solomon Adaları ve Kiribati, Çin açısından gelecekte ileri lojistik erişim sağlayabilecek iki kritik Pasifik ada devleti olarak öne çıkmaktadır. Çin’in 2022’de Solomon Adaları ile imzaladığı güvenlik anlaşması, Pekin’e belirli koşullarda gemi ziyareti ve lojistik destek imkânı sağlayabilecek bir çerçeve oluştururken, Solomonların Güney Pasifik’teki konumu Çin Deniz Kuvvetlerinin ana üslerinden binlerce kilometre uzakta faaliyetlerini destekleyebilmesi açısından önem taşımaktadır. Kiribati ise çok daha geniş bir stratejik coğrafyaya sahiptir. Sahip olduğu adaların Orta Pasifik’e kadar uzanması, Çin açısından uzun vadede liman, havaalanı ve çift kullanımlı lojistik altyapı bakımından önemli bir potansiyel yaratmaktadır. Bugün bu iki ülkede Çin’in Cibuti benzeri kalıcı bir deniz üssü bulunmamakla birlikte, Pekin’in geliştirdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri gelecekte ikmal, liman erişimi ve ileri lojistik destek bakımından önemli seçenekler yaratabilir. Dolayısıyla Çin’in ada zincirlerini aşması yalnızca yüksek değerli deniz unsurlarını geniş Pasifik’in stratejik derinliğine çıkarma imkânı değil, aynı zamanda Solomon Adaları–Kiribati ekseni üzerinden gelecekte dağıtılmış bir lojistik ağ oluşturma potansiyeli anlamına gelmektedir.

TÜRKİYE’NİN PROBLEMİ: EGE’DEN ÇIKINCA OKYANUS BAŞLAMIYOR

Türkiye’nin coğrafyası bunun neredeyse tersidir. Ege Denizi, yüzlerce ada, adacık ve kayalık ile parçalanmış son derece karmaşık bir harekât alanıdır. Kara konuşlu radarların, elektro-optik sistemlerin, SİHA’ların, elektronik istihbarat vasıtalarının, uçakların, gemiye karşı füzelerin ve denizaltıların birbirleriyle ağ üzerinden bağlandığı günümüz şartlarında Ege’nin operasyonel genişliği daha da küçülmektedir. Dahası, Ege’den çıkmak Türkiye’yi okyanusa ulaştırmaz. Doğu Akdeniz’e ulaşıldığında dahi büyük bir suüstü unsurunun stratejik derinlik problemi ortadan kalkmaz. Girit, Kıbrıs, Levant kıyıları ve Kuzey Afrika arasındaki Doğu Akdeniz, Filipinler Denizi veya Batı Pasifik değildir. Uydu keşfi, sentetik açıklıklı radarlar, İHA’lar, deniz karakol uçakları, elektronik istihbarat ve uzun menzilli hassas vuruş sistemleri geliştikçe büyük bir platformun bulunabileceği olası alan giderek daralmaktadır. Bu nedenle 21. yüzyılda denizlerin fiziksel büyüklüğü ile askerî büyüklüğü artık aynı şey değildir. Sensör ve silah menzilleri büyüdükçe Ege ve Doğu Akdeniz askerî açıdan küçülmektedir.

Çin’in yaklaşık birkaç yüz deniz millik bir kuşağı aşarak ulaşabileceği okyanus derinliğinin benzeri Türkiye açısından mevcut değildir. 60 bin tonluk uçak gemimizin Atlantik’e ulaşabilmesi için bütün Akdeniz’i geçerek Cebelitarık Boğazına; Hint Okyanusu’na ulaşabilmesi için ise Doğu Akdeniz, Süveyş, Kızıldeniz ve Bab ül Mendeb hattını aşması gerekir. Yüksek yoğunluklu bir savaş başladıktan sonra bu mesafelerin ve dar geçitlerin barış zamanı seyir şartlarında değerlendirilemeyeceği açıktır.

UÇAK GEMİSİ TARTIŞMASININ ESAS SORUSU: BEKA

Türkiye’nin uçak gemisi projesi ülkenin ulaştığı gemi inşa, savunma sanayii ve deniz havacılığı kapasitesi açısından son derece önemli bir teknolojik eşiktir. Ayrıca Türkiye’nin gelecekte Hint Okyanusu, Afrika veya daha uzak çıkar alanlarında askerî ve siyasi varlık göstermesi gerektiğinde böyle bir platform önemli güç intikal imkânı sağlayabilir. Dolayısıyla tartışılması gereken mesele “Türkiye uçak gemisi yapabilir mi?” değildir. Asıl soru, Türkiye yüksek yoğunluklu bir bölgesel savaşta bu platformun bekasını sağlayabilir mi? Bu soru özellikle savaşın ilk günleri açısından sorulmalıdır.

Gelecekte Türkiye’nin dahil olacağı yüksek yoğunluklu bir çatışmanın yalnız tek bir cephede kalacağı varsayılamaz. Savaş çok kısa sürede yatay tırmanabilir, hava, deniz, uzay, siber ve elektromanyetik spektruma yayılabilir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği çok eksenli bir tehdit ortamında büyük ve yüksek değerli suüstü unsurları savaşın başlangıcından itibaren yoğun Keşif Gözetleme ve uzun menzilli vuruş baskısına maruz kalabilir.

Özellikle Yunanistan, GKRY, İsrail ve bölgede bulunabilecek Fransız ve Amerikan unsurlarının sensör, hava, denizaltı ve uzun menzilli vuruş kabiliyetlerinin aynı harekât ortamında bulunabileceği hesaba katılmalıdır. Bu, söz konusu ülkelerin mutlaka müşterek bir savaş planı uygulayacağı anlamına gelmez, ancak Türk kuvvet planlamasının en olumsuz ve en yüksek yoğunluklu senaryoyu hesaba katması gerekir. Bir uçak gemisi tek başına hareket etmez. Kendisini hava, suüstü ve denizaltı tehditlerine karşı koruyacak hava savunma gemileri, denizaltı savunma harbi unsurları, denizaltılar ile lojistik destek gemileri ile havadan erken ihbar desteği gerekir. Böylece korunması gereken tek bir gemi yerine büyük ve pahalı bir sistemler sistemi ortaya çıkar. Daha önemlisi, böyle bir platformun kaybı yalnız askerî yetenek ve milli servet kaybı değildir. Çok yüksek maliyetli millî bir platformun ve beraberindeki hava araçlarının kaybedilmesi ekonomik zararın yanında psikolojik, siyasi ve prestij bakımından da orantısız sonuç yaratabilir. Dolayısıyla büyük platformlarda birim kaybın stratejik maliyeti son derece yüksektir.

SAVAŞIN İLK 72 SAATİ

Geleceğin kuvvet planlamasında bu nedenle sorulması gereken en önemli sorulardan biri si savaş başladığında hangi kuvvetlerin ilk 24, 48 ve 72 saati sağlam şekilde atlatabilecekleridir. Bir platformun kâğıt üzerindeki ateş gücü çok yüksek olabilir. Ancak düşmanın uydu, radar, elektronik istihbarat, yapay zekâ destekli hedefleme ve uzun menzilli füze ağları tarafından sürekli takip edilebiliyorsa bu ateş gücünün savaşın ilerleyen safhalarında kullanılmayacağının bir garantisi yoktur. Burada beka, ateş gücünün ön şartıdır. Vurulamayan silah çoğu zaman daha güçlü silahtır. Bulunamayan platform ise vurulması en zor platformdur. Bu nedenle Türkiye’nin kuvvet yapısında gizlilik, hareketlilik, aldatma, sürpriz ve kaybın hazmedilebilirliği temel tasarım kriterleri haline gelmelidir.

TÜRKİYE İÇİN ERİŞİM ENGELLEME VE ALAN YASAKLAMA MİMARİSİ

Denizaltılar, insansız suüstü araçları, insansız sualtı araçları, İHA/SİHA’lar, kıyı konuşlu mobil gemiye karşı füzeler, uzun menzilli seyir ve balistik füzeler, mayınlar, elektronik harp sistemleri, sahte hedefler ve geniş dağıtılmış sensör ağları birbirinden bağımsız sistemler olarak değil, tek bir erişim engelleme ve alan yasaklama ekosisteminin parçaları olarak görülmelidir. Ateş gücünü birkaç çok pahalı platform üzerinde toplamak yerine yüzlerce hareketli, gizlenebilir ve dağıtılabilir düğüme yaymak Ege ve Doğu Akdeniz gibi yüksek yoğunluklu ve trafik hacmine sahip kıyı sular için tercih edilmelidir.

Karada mobil füze bataryaları İran’ın geliştirdiği yaklaşımda olduğu gibi yeraltı tesisleri, dağ içi korunaklar, sertleştirilmiş sığınaklar, tünellerde tutulmalı, sahte mevziler ve sürekli yer değiştiren mobil sistemlerden yararlanılmalıdır. Amaç yalnız silahı korumak değildir. Düşmanın istihbarat, keşif, gözetleme ve hedefleme kapasitesini mümkün olduğunca fazla hedef arasında dağıtmak, gerçek hedef ile sahte hedef arasındaki ayrımı zorlaştırmaktır. İnsansız suüstü ve sualtı araçları keşif, gözetleme, elektronik harp, mayınlama, aldatma ve gerektiğinde füze taşıma görevlerinde kullanılabilir. Bunların önemli avantajlarından biri, kayıplarının büyük insanlı platformların kaybıyla aynı stratejik ve psikolojik sonucu yaratmamasıdır.

ÇİN’DEN ALINMASI GEREKEN GERÇEK DERS

Çin modeli tam bu noktada yeniden önem kazanmaktadır. Çin’in yaptığına yalnızca Fujian isimli yeni uçak gemisi üzerinden bakarsak yanlış sonuç çıkarırız. Çin aynı zamanda Amerikan uçak gemilerinin kendi kıyılarına ve kritik harekât alanlarına yaklaşmasını son derece riskli hale getirecek çok katmanlı bir erişim engelleme ve alan yasaklama sistemi geliştirmektedir. Uzun menzilli balistik ve seyir füzeleri, hipersonik silahlar, denizaltılar, bombardıman uçakları, insansız sistemler, elektronik harp, uzay tabanlı keşif ve hedefleme sistemleri bunun parçalarıdır. Çin’in dağıtık Amerikan deniz unsurlarına karşı öngördüğü yaklaşımda ilk hedef doğrudan uçak gemisi değildir. Onu koruyacak gemilerin mühimmat stoklarının tüketilmesidir. Önce savunma ağı kırılmakta, ardından ucuz aldatıcı hedefler, alçak irtifa seyir füzeleri ve hipersonik silahlardan oluşan farklı saldırı katmanları devreye girmektedir. Burada önemli olan tek bir füzenin performansı değil, sistemler savaşıdır.

DENİZALTI VE UZUN MENZİLLİ FÜZE

Denizaltı, giderek şeffaflaşan savaş alanında saklanabilen son büyük platformlardan biridir. Bir kara füze bataryasının yaklaşık bölgesi keşfedilebilir. Büyük bir suüstü gemisi uzay ve hava tabanlı keşif ve tarafından izlenebilir. Hava üslerinin koordinatları bellidir. Fakat sessiz bir denizaltının nerede olduğu bilinmeyebilir.

Denizaltının uzun menzilli gemiye karşı/kara hedeflerine karşı füzeler ile birleştirilmesi bu nedenle son derece güçlü stratejik etki yaratır. Çin’in denizaltılardan atılan yeni nesil hipersonik gemiye karşı füzelerine yönelik çalışmaları bu açıdan önemlidir. Örnek almak gerekir. Bu kapsamda Roketsan’ın Tayfun programıyla kazanılan katı yakıt, güdüm, kontrol, terminal manevra ve uzun menzilli hassas vuruş teknolojileri deniz ortamına aktarılabilir. Mevcut denizaltılar için torpido tüpünden kapsüllü olarak kullanılabilecek Atmaca/Gezgin türevi uzun menzilli silahlar bir aşamayı oluşturabilir. Daha sonraki aşamada MİLDEN tasarımında daha büyük füze sistemlerine olanak sağlayabilecek çözümler düşünülmelidir.

Türk denizaltılarının yerini belli etmeden yüzlerce kilometre uzaktaki yüksek değerli deniz ve kara hedeflerini tehdit edebilmesi barış zamanından itibaren karşı tarafın harekât planlarını değiştirir. Bir uçak gemisi veya büyük suüstü görev grubunun komutanı, Türk denizaltılarının nerede bulunduğunu bilmediği halde onların silah menzili içerisinde olabileceğini hesaba katmak zorunda kalır. Erişim engellemenin gerçek caydırıcı etkisi tam da burada ortaya çıkar.

KAYBI HAZMEDİLEBİLİR KUVVET

Geleceğin savaşında önemli kavramlardan biri de gerektiğinde kaybı hazmedilebilir sistemler olacaktır. Bu, ucuz ve değersiz silah üretmek anlamına gelmez. Tam tersine savaş gücünün birkaç son derece pahalı platformda yoğunlaşmasının yaratacağı stratejik kırılganlığı azaltmak anlamına gelir. Bir uçak gemisinin kaybı ulusal travmaya dönüşebilir. Bir insansız deniz aracının kaybı ise görev planlamasının parçası olabilir. Yüzlerce insansız araç kaybedilir, ancak kalanlar görevlerini sürdürebilir. Böylece rakibin yüz milyonlarca dolarlık sensör ve füze sistemleri çok daha düşük maliyetli hedeflerle meşgul edilirken asıl vurucu unsurların hayatta kalma ihtimali yükseltilir. Bu nedenle Türkiye’nin gelecekteki kuvvet yapısında insanlı ve insansız sistemler arasındaki oran yeniden düşünülmelidir. İnsansız suüstü ve sualtı araçlarına füze, elektronik harp, keşif, gözetleme, mayınlama ve aldatma görevleri kazandırılması Türkiye’nin dar denizlerdeki coğrafi şartlarıyla son derece uyumludur.

BÜYÜK PLATFORMLARDAN VAZGEÇMEK Mİ?

Buradan “Türkiye hiçbir büyük platform inşa etmemelidir” sonucu çıkarılmamalıdır. Türkiye yalnız Ege ve Doğu Akdeniz devleti değildir. Kızıldeniz, Afrika Boynuzu, Hint Okyanusu ve gelecekte daha uzak deniz alanlarında ekonomik ve stratejik çıkarlarının büyümesi mümkündür. Bu durumda uçak gemisi ve diğer büyük güç intikal platformları anlam kazanabilir. Ancak burada konuşlanma coğrafyası yeniden düşünülmelidir. Türkiye’nin Somali gibi Hint Okyanusu’na doğrudan erişim sağlayabilecek dost ülkelerde uzun vadeli deniz lojistik altyapısı geliştirmesi, büyük platformların kriz veya savaş başladıktan sonra bütün Doğu Akdeniz’i, Süveyş’i, Kızıldeniz’i ve Bab ül Mendeb’i aşmaya çalışması yerine açık okyanusa çok daha yakın bölgelerde bulunabilmesini sağlayabilir. Bu düşüncenin stratejik değeri büyüktür. Çünkü büyük bir güç intikal platformunun beka sorunu yalnız sahip olduğu hava savunma sistemiyle çözülmez. Coğrafi konuşlanma da bir savunma sistemidir. Türkiye’nin Libya’daki olası deniz varlığı ile Somali/Kızıldeniz’deki büyüyen askerî varlığının Akdeniz ve Kızıldeniz’de eşzamanlı güç intikali yaratabileceğinin özellikle vurgulanması bu açıdan önemlidir. Böylece Türkiye’nin deniz stratejisi iki ayrı fakat birbirini tamamlayan katmanda düşünülebilir:

SONUÇ: COĞRAFYA KUVVET YAPISINI BELİRLEMELİDİR

Çin ile Türkiye arasındaki karşılaştırmanın bize öğrettiği en önemli ders budur. Çin Birinci Ada Zinciri içerisinde ciddi coğrafi baskı altındadır. Ancak Miyako veya Luzon/Bashi gibi kritik kapıları geçtikten sonra Filipinler Denizi ve Batı Pasifik’in devasa stratejik derinliğine ulaşabilir. İkinci Ada Zinciri’nin ötesinde ise okyanus derinliği daha da büyür. Türkiye ise Ege’yi geçtiğinde aynı avantajı elde edemez.

Doğu Akdeniz hâlâ kara konuşlu hava gücünün, füzelerin, denizaltıların ve giderek gelişen İstihbarat, Keşif ve Gözetleme sistemlerinin etkisi altındaki sınırlı bir harekât alanıdır. Atlantik’e çıkmak için Cebelitarık’a, Hint Okyanusu’na ulaşmak için Babülmendep’e kadar uzanan uzun ve kritik geçitlerle dolu bir yol aşılmalıdır. Bu nedenle iki ülkenin uçak gemisi ihtiyacını yalnız ekonomik kapasite, donanma büyüklüğü veya prestij üzerinden karşılaştırmak stratejik açıdan yanıltıcıdır. Çin’in uçak gemisinin arkasında okyanus vardır. Türkiye’nin uçak gemisinin arkasında ise giderek şeffaflaşan dar denizler bulunmaktadır.

Çin’den çıkarılacak ders bu nedenle Pasifik Okyanusunu arkasına alarak hem uzak denizlere güç intikal ettirecek uçak gemisini hem de rakibin yüksek değerli unsurlarını kendi kıyılarına yaklaştırmayacak erişim engelleme ve alan yasaklama mimarisini birlikte geliştirmesidir.

Türkiye’nin de kuvvet yapısını kendi coğrafyasının şartlarına göre şekillendirmesi gerekir. Denizaltılar, uzun menzilli ve gelecekte hipersonik gemiye karşı silahlar, insansız silahlı suüstü ve sualtı araçları, kıyı konuşlu mobil füze bataryaları, mayınlar, elektronik harp, yeraltında korunmuş füze altyapısı ve dağıtılmış sensör ağları bu mimarinin temelini oluşturmalıdır. Çünkü geleceğin yüksek yoğunluklu savaşında en büyük, en pahalı veya en gösterişli platforma sahip olmak tek başına üstünlük sağlamayacaktır. Asıl üstünlük; ilk darbeyi atlattıktan sonra hâlâ görebilen, hâlâ haberleşebilen, hâlâ hareket edebilen ve hâlâ ateş edebilen kuvvette olacaktır. Türkiye’nin gelecekteki deniz kuvvet yapısının temel ölçüsü de bu olmalıdır.