Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Yalu’dan Saygon’a; Ho Chi Minh’den Hürmüz’e direnmenin onuru

Birinci Dünya Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’nı ve ardından Soğuk Savaş’ı kazanan Anglo-Sakson güçler, özellikle ABD ve İngiltere, son yüz yıldır kendi iradeleri dışında ortaya çıkan her jeopolitik meydan okumayı bastırmaya çalıştı. Komünizmden milliyetçi bağımsızlık hareketlerine, Kore’den Çin’e ve İran’a kadar farklı aktörler bu baskıyla karşılaştı. Kore, Vietnam ve bugün İran, kendilerinden çok daha güçlü görünen bu hegemonik düzene karşı direnme iradesi gösteren örnekler olarak öne çıktı. Bu ülkelerin ortak noktası, savaşı yalnızca askerî güç değil, zaman, coğrafya, toplumsal dayanıklılık ve maliyet üretme mücadelesi olarak görmeleridir. İran’ın bugün sergilediği direnç, birçok bakımdan Kore ve Vietnam’da verilen uzun soluklu hegemonya karşıtı mücadelelerin günümüzdeki devamı niteliğindedir.

Her ne kadar süresi, kayıpları ve sonuçları tam olarak benzemeseler de Kore ve Vietnam Savaşları ile 107 günlük İran ABD İsrail Savaşının direnme onuru ve dolayısı ile kültürü benzerlikler içermektedir. İran’ın bugün sergilediği direnme kültürü ve stratejisi, Kore ve Vietnam savaşlarıyla birlikte okunduğunda aynı tarihsel gerçeği ortaya koymaktadır. Hegemon güç savaşı finans gücü, teknoloji, başta akıllı mühimmat olmak üzere ateş gücü, hava üstünlüğü, ekonomik baskı ve lojistik yetenekler çerçevesinde görür. Direnen taraf ise savaşı zaman, mekân, toplum, ideoloji, inanç, irade ve karşı tarafa maliyet üretme çerçevesinde olarak ele alır. Askeri tarih boyunca büyük güçler çoğu zaman savaş alanını çevrelemiş, kontrol etmiş, hava üstünlüğüne, daha fazla gemiye, uçağa ve paraya sahip olmuşlardır. Ancak savaşların sonucunu belirleyen şey çoğu zaman sahip olunan silahların miktarı değil, karşı tarafın direnme iradesini kırıp kıramamaları olmuştur.

Henry Kissinger’ın Ocak 1969’da Foreign Affairs’de yayımlanan “The Vietnam Negotiations” başlıklı makalesindeki ünlü tespiti bu gerçeği özetler: “Gerilla savaşı kazanmak zorunda değildir; kaybetmemesi yeterlidir. Konvansiyonel ordu ise kaybetmemekle yetinemez; kazanmak zorundadır.” Clausewitz Savaş Üzerine (On the War) isimli eserinde savaşın amacının düşman ordusunu yok etmek değil, düşmanın direniş iradesini kırmak olduğunu vurgular. Bu nedenle kaç tankın, kaç uçağın veya kaç geminin imha edildiği önemli değildir. Asıl önemli olan hangi tarafın savaşa devam etme azmini daha uzun süre koruyabileceğidir. Clausewitz’in “savaş, iradelerin çatışmasıdır” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımı, Saygon’dan Hürmüz’e uzanan direniş kültürünün teorik temelini oluşturmaktadır.

Bu nedenle Kore ve Vietnam ile bugün İran örnekleri aynı tarihsel çizginin farklı dönemlerde ortaya çıkmış halkaları olarak görülebilir. İkisinde de karşı karşıya gelen taraflardan biri dönemin en büyük askeri ve ekonomik gücüdür. Diğeri ise askeri bakımdan daha zayıf, ekonomik bakımdan daha kırılgan fakat siyasi iradesi daha yüksek olan taraftır.

DİRENMENİN İLK ÖRNEĞİ: KORE

1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti son derece yoksul, savaşlardan çıkmış ve teknolojik açıdan geri bir devletti. Buna karşılık ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın tartışmasız galibi, nükleer silaha sahip, dünyanın en büyük sanayi kapasitesini elinde bulunduran bir süper güçtü. Komünist Kuzey Kore’nin 25 Haziran 1950’de güneye saldırısına ABD kayıtsız kalamazdı. Zira 1949 yılında Çin’in Mao liderliğinde komünist Halk Cumhuriyeti olarak ilan edilmesi ABD için büyük bir kayıptı. ABD, insanlık tarihinin en büyük medeniyet havzalarından birinin kendi nüfuz alanı dışında yeniden ayağa kalkışına engel olamamıştı. O gün yoksul, iç savaşlardan çıkmış ve harap durumdaki Çin, bir gün dünyanın üretim merkezi, en büyük sanayi gücü ve Amerikan hegemonyasına meydan okuyacak Pasifik kıyısında başlıca stratejik rakip haline gelecekti. SSCB’nin çevrelenmesinin mimarı George Kennan ve dönemin Amerikan stratejistleri bunun uzun vadeli anlamını herkesten daha iyi kavrıyordu. Bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu Washington açısından yalnızca bir rejim değişikliği değil, küresel güç dengelerini değiştiren tarihi bir jeopolitik kırılmaydı. Nitekim Soğuk Savaş boyunca “Çin’in Kaybı” olarak anılan bu olay, Pearl Harbor’dan sonra Amerikan jeopolitiğinin karşılaştığı en büyük stratejik şoklardan biri olarak hafızalara kazındı. O nedenle Kuzey Kore’nin güneye ilerleyişi ve komünizmin Çin’den sonra bir başka ülkede Pasifik Okyanusu ile buluşması kabul edilemezdi.

16 Ekim 1950 günü Amerikan kuvvetleri Pyongyang’ı işgal ettiğinde Çin aynı gün Yalu Nehri’ni geçerek karşı saldırıya geçti. Zira Pekin yönetimi bunun sadece Kore değil, Çin’in geleceğiyle ilgili bir güvenlik sorunu olduğuna karar vermişti. Çin liderliği savaşı kazanmayı değil, Amerikan ilerlemesini durdurmayı hedefledi. Sonuçta Çin, ABD’yi yenemedi, ancak 1953 Temmuz’unda ateşkes imzalandığında ABD de istediğini elde edemedi. Komünist Kuzey Kore ortadan kaldırılamadı. Amerikan ordusu Çin sınırına yerleşemedi ve savaş başladığı hatta sonlandı. Böylece Amerikan koruması altına alınan Güney Kore’de ABD son 70 yılda büyük yığınaklanma ve üslenme yapmış olsa da Güney Kore’nin bir nevi ada devleti konumda kalmasını engelleyemedi. Kuzey Kore, Güney Kore’nin Asya ile kara bağlantısını tamamen kesmiş durumunu bugün de korumaktadır. ABD güçleri ile Kuzey Kore arasında bir barış anlaşması olmadığını aynen KKTC’de olduğu gibi halen bir ateşkesin yürürlükte olduğunu belirtelim. Çin için 3 yıl süren bu savaşta en kritik karar şüphesiz ABD’nin sınırına kadar ilerleme iradesini görüp saldırıya karar verdiği andır. Çin, o gün ABD’nin ezici üstünlüğüne rağmen savaşa girme kararı aldı. O gün aldığı risk, sonraki 73 yıllık yükselişinin önünü açtı. Kore’nin bugün İran’a verdiği temel ders büyük bir gücü yenmekten ziyade onun stratejik hedeflerine ulaşmasını engellemenin yeterli olduğudur.

VİETNAM: CEPHEDE DEĞİL, WASHİNGTON’DA KAZANILAN SAVAŞ

Diğer yandan İran’ın bugün karşı karşıya olduğu mücadele Kore’den çok 1962-1973 arasında devam eden Vietnam’a benzemektedir. Vietnam Savaşı’nda Hanoi yönetiminin amacı Amerikan ordusunu yok etmek değildi. Böyle bir olanağı zaten yoktu. Kuzey Vietnam ne ekonomik ne teknolojik ne de askeri ve de siyasi bakımdan ABD ile kıyaslanabilecek durumda değildi. Ancak Hanoi yönetimi savaşın gerçek ağırlık merkezinin cephede değil Washington DC’de olduğunu çok iyi kavramıştı. Bu nedenle savaşın amacı Amerikan askerlerini yok etmek değil, Amerikan siyasi iradesini aşındırmak oldu. O nedenle Vietnam’ın gerçek zaferi Saygon’da değil başkentte kazanıldı.

Bu gerçeğin en çarpıcı örneği 1968 yılındaki Tet Taarruzu ‘dur. Vietkong ve Kuzey Vietnam kuvvetleri, Vietnam Yeni Yıl bayramı sırasında Güney Vietnam’ın birçok kent ve askeri tesisine eş zamanlı saldırılar düzenledi. Çatışmalar sonunda saldırıyı gerçekleştiren kuvvetler çok ağır kayıplar verdi. Salt askeri ölçütlerle bakıldığında Tet Taarruzu bir başarı değil, hatta taktik düzeyde bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir. Tet Taarruzu’nun asıl etkisi Amerikan toplumunun ve siyasal karar vericilerinin bakış açısını değiştirdi. Çünkü Amerikan halkı yıllardır Beyaz Saray ve Pentagon tarafından savaşın kazanılmak üzere olduğuna inandırılmıştı. Oysa Tet Taarruzu, dünyanın en güçlü ordusunun karşısındaki direnişin hâlâ ayakta olduğunu ve savaşın sonunun görünmediğini gösterdi. Amerikan televizyonlarında savaşın görüntüleri her gün milyonlarca eve ulaşıyor, kamuoyunda savaş karşıtı hareket büyüyordu. Sonuçta askeri alanda kaybeden taraf Vietkong olsa da siyasi ve psikolojik alanda üstünlüğü ele geçiren taraf Kuzey Vietnam oldu. Tet sonrasında Başkan Lyndon Johnson yeniden aday olmama kararı aldı. Washington yönetimi savaşı kazanma hedefinden giderek uzaklaştı ve çıkış yolu aramaya başladı. Nixon döneminde “Vietnamlaştırma” politikası devreye sokuldu, Amerikan askerleri kademeli olarak çekildi. Nihayetinde ABD savaş alanını terk etti ve 1975 yılında Saygon düştü. Böylece savaşın sonucu cephedeki taktik muharebelerle değil, siyasi iradenin tükenmesiyle belirlendi.

Bu nedenle Vietnam’ın en büyük başarısı Amerikan ordusunu savaş alanında yenmek değil, Amerikan devletinin ve toplumunun savaşı sürdürme azim ve iradesini kırmak oldu. Clausewitz’in savaşın merkezine yerleştirdiği siyasi irade unsuru, Vietnam’da tanklardan, uçaklardan ve bombalardan çok daha belirleyici bir rol oynadı.

Diğer yandan akılda tutulması gereken en önemli faktör 1968 Tet Taarruzu sırasındaki ABD’nin bugünden çok farklı olmasaydı. ABD o yıllarda dünya imalat sanayinin yaklaşık yarısını üreten, (bugün %16) dünya ekonomisinin dörtte birinden fazlasını kontrol eden doların tartışmasız hâkimiyetini elinde tutan ve borç yükü bugünün 120’de biri seviyesinde (350 milyar dolar) bulunan bir süper güçtü. Vietnam’ın tarihsel başarısı işte bu nedenle daha da dikkat çekicidir. Hanoi yönetimi tarihin o dönemdeki en güçlü devletinin savaşı sürdürme iradesini aşındırmayı ve sonunda kırmayı başardı.

HÜRMÜZ’ÜN HANOİ’Sİ: İRAN’IN STRATEJİK ÇERÇEVESİ

Bugün İran’ın uyguladığı stratejik yaklaşım, özünde Vietnam’ın uyguladığı modelden farklı değildir. İran, ABD Donanmasını açık denizde ya da havada kesin bir muharebede yenmeye çalışmıyor. İsrail’i askeri olarak ortadan kaldırmayı da hedeflemiyor. Bunun yerine savaşı Hürmüz Boğazı’na, Körfez’deki Amerikan üslerine, İsrail’deki askeri hedeflere, enerji terminallerine, tanker sigortalarına, petrol fiyatlarına, hava savunma stoklarına, küresel tedarik zincirlerine ve nihayet Amerikan kamuoyunun konfor alanına ve sabır sınırına taşıyor.

Çünkü modern savaşlarda belirleyici olan her zaman imha edilen platform sayısı değildir. 28 Şubat’ta galonu 2,95 dolar olan benzinin 100 gün sonra 4,95 dolara çıkması, Amerikan kamuoyu üzerinde düşürülen bir savaş uçağından çok daha büyük siyasi sonuçlar yaratabilir. İran’ın amacı Amerikan Donanmasını batırmak değil, Körfez’i güvenli bir Amerikan gölü olmaktan çıkarmaktır. Nitekim GCC üyesi ülkelerin büyük bölümü, İran’a yönelik her saldırının bedelini kendi enerji altyapılarının, ekonomik tesislerinin ve topraklarında bulunan Amerikan üslerinin füze ve SİHA tehdidi altına girmesiyle ödemektedir. Bu durum yalnızca ABD’nin güvenlik garantilerine olan güveni aşındırmıyor, aynı zamanda dünya ve Amerikan kamuoyunda İsrail’in etkisi altında hareket ettiği düşünülen Amerikan yönetimine yönelik tepkiyi de büyütüyor.

Bunun yanında Hürmüz Boğazı’nın fiilen İran’ın kontrol sahası içinde bulunması, İran’a son derece önemli bir stratejik koz veriyor. İran, boğazı tamamen kapatmasa bile açıp kapatma tehdidini adeta nükleer silah benzeri bir caydırıcılık aracı olarak kullanabiliyor. Çünkü Hürmüz ancak İran’ın geniş bir kara harekâtıyla işgal edilmesi halinde kalıcı biçimde kontrol altına alınabilir. Böyle bir harekâtın siyasi, askeri ve ekonomik maliyeti ise son derece yüksektir. Boğazın kapanmasının etkileri yalnızca bölgeyle sınırlı kalmaz, enerji fiyatları üzerinden 8 milyarlık dünya nüfusunu doğrudan etkiler. Bu nedenle ortaya çıkan küresel baskı, Washington’ın uzun süre taşıyabileceği bir yük değildir.

Vietnam’ın Amerikan ordusunu yok etmekten ziyade özellikle verilen büyük Amerikan kayıpları sonrası mecburi askerlik (draft) üzerinden Amerikan iradesini tüketmeye çalışması gibi, İran da bugün Amerikan stratejik iradesini ekonomik kayıplarla aşındırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle İran’ın uyguladığı model, klasik anlamda askeri zafer arayan bir savaş stratejisi değildir. Esas hedef, karşı tarafın siyasi, ekonomik ve sosyopsikolojik maliyetlerini sürekli yükselterek savaşa devam etme iradesini kırmaktır. Tarih hegemon güçlerin çoğu zaman savaş meydanında değil, artan maliyetler karşısında yıpranan siyasi iradeleri nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldıklarının örnekleri ile doludur.

TÜNELLERDEN GRANİT FÜZE ŞEHİRLERİNE

Vietnam’da tüneller, ormanlar, halk desteği, propaganda ve sabır neyse İran için de yeraltı füze şehirleri, granit dağları içindeki komuta merkezleri, SİHA sürüleri, balistik ve hipersonik füzeler, vekil güç ağları ve Hürmüz coğrafyası ancak en önemlisi halkının on yıllardır süren yaptırıma ve ablukalara rağmen devlete olan desteğini sürdürmesidir. Vietnam savaşının sembollerinden biri Cu Chi tünelleriydi. Amerikalılar gökyüzüne hâkimdi ancak toprağın altında görünmeyen bir savaş yürüyordu. Cu Chi Tünelleri, zayıf tarafın güçlü tarafa karşı geliştirdiği asimetrik savaşın en çarpıcı örneklerinden biriydi. Saygon çevresinde 250 kilometreye ulaşan bu yeraltı ağı, komuta merkezleri, mühimmat depoları, hastaneler ve barınma alanlarıyla adeta yeraltına kurulmuş bir şehir niteliğindeydi. ABD’nin ezici hava ve ateş üstünlüğüne rağmen Vietkong bu tüneller sayesinde hayatta kaldı, manevra yaptı ve savaşma kabiliyetini korudu. Benzer bir durum günümüzde Gazze’de Hamas tarafından inşa edilen tünel ağlarında da görüldü. İsrail’in mutlak hava üstünlüğü, hassas güdümlü mühimmatları ve gelişmiş istihbarat sistemlerine rağmen yeraltı tünelleri örgütün komuta-kontrol, lojistik ve savaşma kapasitesini uzun süre ayakta tutabildi. Her iki örnek de modern savaşın önemli bir gerçeğini ortaya koymaktadır: Teknolojik üstünlük, düşmanın iradesini ve direniş kapasitesini ortadan kaldırmaya her zaman yetmez. Bazen savaşın kaderini gökyüzündeki uçaklar değil, toprağın altındaki tüneller belirler.Bugün İran da benzer şekilde yeraltında ikinci bir savaş alanı kurmuştur. Füze üretim tesisleri, depolar, komuta merkezleri ve lojistik ağlar büyük ölçüde yeraltına taşınmıştır. Bu nedenle İran’ın geliştirdiği “yeraltı harbi” kavramı geleceğin savaşları açısından son derece önemlidir.

BOMBARDIMANIN SINIRLARI

ABD ve İsrail İran’a karşı 107 günlük savaşta 13.000 hedefi savaş uçakları ve füzeler ile vurdu. İran hava ve deniz kuvvetleri imha edildi. Ancak İran teslim olmadı. Havadan bombardıman, şehirleri yakabilir, altyapıyı çökertebilir, sivilleri yıldırabilir ve muazzam yıkım yaratabilir. Ancak tek başına siyasi iradeyi teslim almaya çoğu zaman yetmez. İkinci Dünya Savaşında Goering’in Londra Blitz’i İngiliz iradesini kıramadı. Kaldı ki km kareye 12 ton bomba atılmıştı. İngilizler savaşın sonunda adeta Blitz’in intikamını alırcasına Dresden’de km kareye 600 ton bomba atarak şehri tamamen yok ettiler. Bu bombardıman dahi tek başına teslimiyet getirmedi. 1945 yazında Amerikan bombardıman uçakları tarafından Tokyo yakıldı, km. kareye 41 ton Amerikan bombası atıldı fakat Japonya’nın teslimiyeti ancak Sovyetlerin savaşa girişi ve atom bombalarıyla birlikte gelen stratejik şok ortamında gerçekleşti. 1998 ‘de Kosova’da ve Belgrad’da 78 günlük kanunsuz NATO bombardımanı, ancak kara harekâtı tehdidi, diplomatik baskı ve Rusya’nın tutumuyla birlikte sonuç verdi. Sırbistan teslim oldu. Yani bomba adedi ve tonajı sonucu belirlemez. Savaşın kazanılması, bombardımanın siyasi hedefle, işgal baskısıyla, diplomasiyle ve karşı tarafın iradesini kıracak genel stratejiyle birleşmesi sayesinde mümkündür. Aksi halde tonlarca bomba, yalnızca harabeye çevrilmiş şehirler ve kırılmamış iradeler üretir.

ABD Vietnam’a İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’ya attığından daha fazla bomba attı. Amerikan savaş uçakları 1962–1973 arasında Vietnam, Laos ve Kamboçya üzerine yaklaşık 7,6 milyon ton mühimmat bıraktı. Bu rakam, II. Dünya Savaşı’nın tüm cephelerinde kullanılan yaklaşık 2,15 milyon tonluk Amerikan bomba tonajının üç katından fazladır. Buna rağmen Hanoi teslim olmadı. Bugün de İsrail ve ABD’nin sahip olduğu hava üstünlüğü, uydu sistemleri, hassas güdümlü mühimmatlar ve yapay zekâ destekli hedefleme ağları tek başına siyasi sonuç üretmeyebilir. Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da ve Yemen’de görüldüğü gibi teknoloji çoğu zaman direniş kültürünü ortadan kaldırmaya yetmemektedir.

SAVAŞI YAYMAK, CEPHEYİ DEĞİL MALİYETİ BÜYÜTMEK

Savaşın yayılması bakımından da Vietnam ve İran arasında dikkat çekici benzerlikler vardır. Vietnam Savaşı Laos ve Kamboçya’ya yayıldı. Vietnam’ın başarısının arkasındaki en önemli unsurlardan biri, Kuzey Vietnam’ı Güney Vietnam’daki Vietkong güçlerine bağlayan ve tarihe Ho Chi Minh Hattı olarak geçen devasa lojistik ağdı. Laos ve Kamboçya üzerinden uzanan bu hat, yalnızca bir yol değil, binlerce kilometrelik patika, ikmal merkezi, depo, yakıt boru hattı ve gizlenmiş ulaşım ağından oluşuyordu. ABD, savaş boyunca bu hattı kesebilmek için milyonlarca ton bomba attı, ancak hiçbir zaman kalıcı sonuç alamadı. Sonuçta Ho Chi Minh Hattı, Kuzey Vietnam’ın savaşa devam etme iradesinin ve lojistik dayanıklılığının sembolü haline geldi. Vietnam Savaşı’nın Laos ve Kamboçya’ya yayılmasının temel nedeni de bu hattı koruma ve işletme ihtiyacıydı. Böylece savaş yalnızca Vietnam topraklarında değil, bütün bölgeye yayılan bir maliyet ve yıpratma mücadelesine dönüştü.

Bugün İran’ın Hürmüz Boğazı, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinden kurmaya çalıştığı geniş etki alanı da belirli ölçüde aynı mantığa dayanmakta, savaşı cepheden çıkarıp rakibin maliyetlerini artıran çok katmanlı bir stratejik derinlik yaratmayı hedeflemektedir. İran’ın Hazar Denizinde Rusya ile kurduğu deniz ulaştırma rotalarını da bu kapsamda düşünmek gerekir.

Nasıl ki on yıllar önce uzak Asya’da cephe sadece Vietnam değildi, savaş bütün bölgeye yayılmıştı. İran da benzer şekilde çatışmayı yalnızca kendi topraklarıyla sınırlı görmüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Hürmüz Boğazı, (GCC) Körfez İşbirliği Konseyi üyesi 5 devlet ve bu devletlerdeki Amerikan üsleri, enerji terminalleri, deniz ticaret yolları ve hatta Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminin parçası haline gelen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi savaşın dolaylı uzantıları arasında yer alıyor. Gerçekte bu klasik anlamda cephe genişletmek değildir. Bu, ABD’nin ve İsrail’in yani hegemonun sinir uçlarına dokunmaktır. Vietnam pirinç tarlalarından Washington’a uzanan psikolojik bir savaş yürütüyordu. İran ise Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e, Körfez monarşilerinin enerji ihracatından küresel deniz ticaretine, enerji piyasalarından Wall Street’e kadar uzanan ekonomik ve jeopolitik bir baskı mekanizması oluşturmaya çalışmaktadır. Amaç yeni cepheler açmak değil, savaşın maliyetini ABD, İsrail, Körfez ülkeleri ve onların ekonomik ortakları için sürekli yükseltmektir.

DİRENİŞİN SOSYOLOJİSİ

Vietnam ve İran analizinde sosyo-kültürel boyutta da benzerlik dikkat çekicidir. Vietnam’da komünist ideolojiden ziyade köylü toplumun dayanıklılığı, anti-emperyalist milliyetçilik, fedakârlık kültürü ve ulusal bağımsızlık ideali savaşın temel taşıydı. İran’da ise Şii direniş hafızası, Şii sosyolojisinde şehit olmanın kişiye ve ailesine getirdiği itibar, İran-Irak Savaşı’nın bıraktığı “kutsal savunma” kültürü, ambargo/yaptırım altında yaşama tecrübesi ve dış müdahaleye karşı gelişmiş ulusal onur refleksi aynı işlevi görmektedir. Bu noktada en önemli husus rejim ile devletin her zaman aynı şey olmamasıdır. Vietnam’da Kuzey Vietnamlılar ve Vietkong teslim olmamak için ölmeyi göze aldılar ve savaştılar. Onları ayakta tutan şey komünizme duydukları romantik bağlılıktan çok, yüzyıllardır süren yabancı egemenliğine ve aşağılanmaya (Çin, Japonya, Fransa, ABD işgalleri) karşı geliştirdikleri direnme kültürüydü. Bu nedenle Hanoi yönetimi savaşı ideolojik bir mücadeleden ziyade bir ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşı olarak sunabildi. Sonuçta Amerikan bombardımanları şehirleri vurdu, köprüleri yıktı, milyonlarca ton bomba yağdırdı; ancak Vietnam toplumunun bağımsız yaşama iradesini kıramadı. İran’da da toplumun önemli bir kesimi yönetime yönelik eleştirilerini sürdürürken dış müdahaleye karşı ortak refleks gösterebildi. İran halkı 1990 sonrası ABD’nin saldırdığı Müslüman ülkelerin hepsinin parçalandığını ve iç savaş sonucu bölünmeye ve başarısız devletler statüsünde parya durumuna düştüğünü görmüştü. Direnen toplumlarda rejimden bağımsız olarak ortaya çıkan “vatanın aşağılanmasına karşı durma” refleksi, çoğu zaman teknoloji ve ateş gücünden daha önemli bir stratejik sermayeye dönüşmektedir.

SONUÇ

Sonuçta Kore, Vietnam ve İran aynı tarihsel zincirin üç halkasıdır. Kore, İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan ve nükleer tekele yaslanan Amerikan hegemonyasına ilk stratejik sınırı çizdi. Ardında Çin lojistik desteği ve kanı vardı. Vietnam, dünyanın en güçlü askeri makinesinin siyasi iradesinin kırılabileceğini gösterdi. Arkasında hem SSCB hem Çin lojistik desteği vardı. İran, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzenine meydan okudu.

İran da Vietnam gibi karşı tarafın savaşı sürdürme iradesini aşındırdı. Savaşın sadece ABD ve İsrail için maliyetini artırmadı. Bütün dünyaya maliyeti dağıttı. ABD müttefiklerine ağır zarar verdi. İsrail soykırımında katledilen Filistin ve Lübnanlıları savunan ve bu uğurda milleti ile bedel ödeyen devlet olarak öne çıktı ve bu şekilde dünyanın sempatisini kazandı. En önemlisi Şii veya Sünni Müslüman dünyada İsrail’e sözde değil özde meydan okuyabilen tek ülke oldu.

Kore Savaşı ve Vietnam Savaşları askerî açıdan çok zayıf bir devletin üstün bir gücü mutlak zaferden mahrum bırakarak stratejik başarı elde edebileceğini gösterdi. İran da benzer şekilde ABD ve İsrail karşısında geri adım atmak yerine coğrafyasının gücünü asimetrik silahlanma ve etki odaklı strateji ile birlikte kullanarak 107 gün sonunda ABD’yi diplomasi masasına oturtmayı başardı. İran bundan sonra da uzun süreli direniş gösterebilirse; İsrail’e her koşulda zarar verebilecek durumunu koruyabilirse gelecek on yıllardaki statüsünü garanti altına alabilir. Kuzey Kore aynısını yapmış, sürekli silahlanarak ve hatta nükleer caydırıcılığını da tesis ederek 1953 sonrasında kimsenin saldırmaya cesaret edemeyeceği ülke konumuna erişmiştir. İran için hedef 60 günün sonunda kalıcı bir barış anlaşması sonrası aktif caydırma modelini benimsemelidir. İsrail ancak bu şekilde caydırılabilir.

Diğer yandan İran örneği gösterdi ki esas olan askeri zafer değil, stratejik sabırdır. Amaç düşmanı yok etmek değil, onun zafer kazanmasını engellemektir. Hegemonya iki dünya savaşını kazanmış olabilir. Soğuk Savaş’ın sonunda tarihin sonunun geldiğini ilan etmiş olabilir. Ancak Kore’de durduruldu, Vietnam’da siyasi iradesi kırıldı. Bugün İran ise aynı meydan okumayı denizlerin, boğazların, enerji hatlarının, SİHA’ların, balistik füzelerin, yeraltı şehirlerinin ve erişimi Engelleme ve Alan Yasaklama doktrininin şekillendirdiği yeni bir savaş alanında sürdürmektedir. Değişen teknolojiye rağmen değişmeyen gerçek milletlerin dayanma gücünün büyüklüğüdür.