Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
34,8331
Dolar
Arrow
32,5468
İngiliz Sterlini
Arrow
40,5688
Altın
Arrow
2429,0000
BIST
Arrow
9.710

Yerel Seçimler ve Türk Dış Politikası

Yerel seçimlere giden süreç, geçen yılki genel seçimlerin gölgesinde ve heyecansız görünüyordu. Mayıs 2023’e giden süreçteki, muhalefet adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Sana söz yine baharlar gelecek!” sloganıyla kapsanmaya çalışılan değişim beklentisi, cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura da kalmış olsa, daha ilk turda ilk düş kırıklığını yaşamış ve bu düş kırıklığı ikinci turun ardından yalnızca daha da derinleşmişti. Seçimleri izleyen CHP kurultayında, Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı aday olan Özgür Özel’in, seçimlerin hemen ertesinden itibaren “değişim” çağrısını dillendiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin CHP’li başkanı Ekrem İmamoğlu’nun desteğini arkasına alarak CHP’nin yeni genel başkanı olması, bu beklentiyi yeniden yükseltir gibi oldu. Ne var ki, yine de Mayıs 2023’ün gölgesini bütünüyle kaldırıp atmak mümkün olmamıştı.

CHP içinde öteden beri var olageldiği öne sürülen “hizipçilik geleneği” bir yana, bu süreçteki Altılı Masa deneyimi bile çok başlılığın eninde sonunda çuvallamayı beraberinde getirdiği korkusunu hâkim kılmıştı. 2019’da İstanbul ve Ankara gibi iki en önemli büyükşehir belediyesinin CHP’ye geçmiş olmasına rağmen, bu büyükşehir belediye meclislerinde muhalefet grubunun çoğunluğu elde edememiş olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bu belediye başkanlıklarının “topal ördek” olarak adlandırılmasına neden olmuştu. Diğer yandan, CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel ile cumhurbaşkanlığına yönelik ihtiraslarını pek de gizleme gereği duymayan Ekrem İmamoğlu arasında yeni gerilimlerin baş gösterebileceği kaygıları da mevcuttu. Dahası, 2019’da açıkça ittifak edilen İyi Parti ve Saadet Partisi’nin doğrudan desteği ile, o zaman HDP adı altında örgütlü bulunan Kürt siyasi çizgisinin aday çıkarmaksızın verdiği dolaylı destek olmak üzere, bu iki temel destek sütunu, bu defa yoktu. Bu durum, Kürt siyasi çizgisinin daha az belirleyici olduğu Ankara’da Mansur Yavaş’ı o denli etkilemese de, bu çizginin çok daha belirleyici bir oranına sahip olduğunun varsayıldığı İstanbul’da İmamoğlu için çok ciddi bir meydan okuma anlamına geliyordu. Bu dezavantajlara rağmen, gerek İstanbul gerekse de Ankara’da, CHP’li başkanlar halkça kabul gören bir belediyecilik pratiği ortaya koymuş olabilmelerinin semeresini toplayabilmeyi umuyorlardı. İmamoğlu, partiler düzeyinde bir ittifak bulunmasa bile tabanda bir “İstanbul İttifakı’nın” işleyebileceğinden; Özgür Özel de bunun bir “Türkiye İttifakı’na” dönüşebileceğinden umutluydular. Pazar gecesi ortaya çıkan tablo, bu umudun boş olmadığını gösteriyor.

İmamoğlu’nun “Topunuz gelin!” demesine neden olan kampanya sürecinde, iktidar partisi AKP’nin özellikle İstanbul’a yüklendiği görüldü. Türkiye’nin ve Avrupa’nın en büyük nüfusa ve buna koşut ekonomik kaynaklara sahip bir kenti olarak İstanbul’un önemini tartışmaya gerek yok. Bu kentin büyükşehir belediyesinin kaynakları kullanılarak AKP’li eski milletvekillerine makam otomobillerinin tahsis edildiği, yine önde gelen AKP’li isimlere yurtdışında eğitim görmelerini sağlayacak büyük miktarlarda burslar verildiği, dahası pek çok tarikat ve cemaat vakıflarına belediyeye ait mülk ve imkânların kullandırıldığı ya da yasaya aykırı binalar inşa etmelerine göz yumulduğu ortaya çıkmıştı. İktidar partisi, ekonomiden şikâyetlerin arttığı 2017’den bu yana, 2019’da kaybedilen bu kentlere ait ekonomik kaynaklardan yoksun kaldı. Elinde kalmış diğer yerler ise muhafazakârlığın tabanının daha geniş olduğu, fakat İslamcılığın bir ağ olarak kullanımının sınırlı olması nedeniyle doğası gereği kimilerini içerip kimilerini ise dışarıda bırakarak hoşnutsuz kılmaya başladığı yerler oldu. Bugün bu ikinci tür yerlerde, bu ekonomik kaynakların kullanımında dışarıda bırakılanların yükselttiği bir Yeniden Refah Partisi gerçeğiyle de karşı karşıyayız. İktidar partisi, bu sıkışıklığı aşmak adına, geçtiğimiz yıldan bu yana ekonomide Bakan Mehmet Şimşek eliyle kemer sıkma politikaları uygulamaya, dış politikada ise Hakan Fidan-İbrahim Kalın eliyle Batı’yla yeniden yakınlaşmaya çabalıyordu.

Enflasyonun yeniden yükselişe geçtiği 2017 sonrası dönemde, düşük faizler ve borçlanma imkânları üzerinden, halkın bir bölümü Türk Lirası üzerinden borçlanarak en azından konut ya da taşıt cinsinden malvarlığı edinerek enflasyon karşısındaki konumunu güvence altına almaya çalışırken, daha yoksul kesimler ise para arzı sürdüğü ölçüde borçluluğu sürdürerek geçimlerini devam ettirmede başarılı olabiliyordu. Daha fazla para basılmasına rağmen, kapatılan kredi ve ek hesap muslukları ile birlikte pek çok üründe kredi kartına taksit imkânlarının sonlandırılmış olması, yoksul halk kesimleri açısından kıpırdayamaz hâle gelinmesine yol açtı.

Bugün ikinci el satış siteleri, insanların, olağan koşullarda satmayı düşünmeyeceği fakat para edeceğini düşünerek satmaya karar verdiği, başta kişisel bilgisayar olmak üzere, her eşyasının satışta olduğu ilânlarla dolup taşmış bulunuyor. Nakit para, bir süredir hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyulan bir arayışa dönüşmüş durumda. Bu koşullar altında, iktidar partisinin savunma sanayiine yaptığı harcamalar, ne kadar da olsa belli bir masraf karşılığında uzaya bir Türk’ün gönderilmesi ya da Kanal İstanbul gibi günün sonunda yeni rant alanları ortaya çıkararak yoksul halk dışında birilerinin servetlerine servet katacakları projeler, halkta sempati kadar antipati yaratmışa da benziyor. Orta ve alt gelir gruplarına yönelik daha uygun fiyatlarla yemek hizmeti veren Kent Lokantaları, yükseköğretim öğrencileri için yapılan yurtlar ve arttırılan sosyal yardımlarla, sosyal belediyeciliğe ağırlık veren CHP’li büyükşehir belediyelerinin, finansal bakımdan kıpırdayamaz hâle gelen yoksul halk kesimlerinin bir nebze de olsa yüklerini hafifleterek nefes almalarına yardımcı olması, yerel seçimlerde CHP’nin daha önce alamamış olduğu ilçe belediyelerini de bünyesine katarak özelikle büyükşehirlerde daha da güçlenmesini sağlamış oldu. Anlaşılan o ki, CHP artık iki en büyük büyükşehirde, İmamoğlu ya da Yavaş, olası bir cumhurbaşkanlığı adaylığı için görevlerinden ayrılacak olurlarsa, yerlerini bir başka CHP’liye devrettirebilecek güce kavuşmuş durumda.

Dış politikadaki Batı’yla yakınlaşma çabaları ise özellikle bir süredir Orta Doğu’yla daha az iddialı söylem geliştirme ve özellikle İsrail’le ticari ilişkileri sorun etmeksizin sürdürme biçiminde devam ettiği düzeyde, sınırlı ekonomik kaynaklara ortak edilememiş geniş muhafazakâr tabanda ciddi bir çıkış ortaya koyan Yeniden Refah Partisi için bir diğer verimli hücum alanını vücuda getirdi. Yeniden Refah Partisi’nin bu yükselişi, siyasal İslamcılığın Türkiye’deki yükseliş ve iktidar serüvenine Erdoğan’ın siyasi kariyeriyle sınırlı bir ömür biçilmesi kolaycılığına düşülmemesi gerektiğini de gösteriyor. Her şeye rağmen, İstanbul ve Ankara’da pek çok yeni ilçenin daha kazanılmasının yanı sıra, Bursa, Balıkesir, Afyon, Kütahya, Uşak ve Denizli gibi pek çok yeni ilin, Gaziantep ve Trabzon gibi illerde ise Şehitkâmil ve Ortahisar gibi merkez ilçelerin CHP yönetimine geçmesi CHP açısından büyük bir başarı. Ankara’nın 2009 yılında kazanılarak bir daha kaybedilmemiş merkez ilçelerinden Yenimahalle örneğinde olduğu gibi, CHP’nin Şehitkâmil ve Ortahisar’da yerleşik hâle gelerek kalıcılaşması şaşırtıcı olmayacaktır.

2014 yılından itibaren uygulamaya konulan “bütünşehir” düzenlemesi ile kent merkezlerindeki seküler değişim dinamiklerinin, kentlerin daha geniş çeperleri ve köylerin kent mahallelerine dönüştürülerek büyükşehir yetki alanlarına dâhil edilmesi üzerinden zayıflatılacağı öngörülüyordu. Her ile üniversite, her yere duble otoyol ve her ile havalimanı örneklerinde de olduğu gibi, “bütünşehir” uygulaması da aslında AKP için yalnızca kısa vadeli bir kazanım sağlamış oldu. Uzun erimde ise merkezlerin seküler değişim dinamiklerinin, daha önce ulaşamadığı alanlara uzanmasına yol açtığı görülüyor. 1980 darbesinden ve özellikle 2010’lardan bu yana şiddetini arttırarak işleyen tepeden İslamizasyon süreci ve vatandaşlık verilerek seçmen hâline getirilen yüzbinlerce Suriyeliye rağmen bu değişim dinamiğinin önüne geçmek bir hayli güçleşmiş görünüyor.

Türk dış politikasına dönecek olursak, mevcut iktidar partisinin 2019’da aldığı darbeden de daha ağır bir darbe alarak “topal ördek” görünümü kazandığı tespitiyle başlamak yerinde olacaktır. En önemli anakent belediyeleri Konya, Gaziantep, Kayseri, Samsun ve Trabzon gibi illerden ibaret olan iktidar partisinin, daha önce iktidara geliş sürecini hızlandıran yereldeki ekonomik olanakları son derece daralmış durumda. Bu durum, geçtiğimiz yıldan bu yana devam eden Batı’ya yönelimin ardında yatan en temel faktör durumundaki ekonomik faktöre daha da ağırlık yüklüyor. Erdoğan yönetiminin, Hakan Fidan-İbrahim Kalın eliyle sürdürdüğü bu yönelim, Erdoğan’ın uzun bir aranın ardından Beyaz Saray’a davet edildiği 9 Mayıs’a dek artarak devam edecektir. Yerel seçimlerin ardından ortaya çıkan tablo ile birlikte Batı karşısında eli daha da zayıflamış bulunan Erdoğan yönetiminin, bir IMF paketine ihtiyaç duyar hâle gelmesi ya da Batı’nın Rusya’yı çevreleme hamleleri gibi riskli dış politika kararlarına katılmaya mecbur hissetmesi hesaba katılması gereken birer olasılık olarak önümüzde duruyor. Batı’nın Türkiye üzerindeki manivela kabiliyetinin sınırları elbette belirsiz ve değişkendir. Konjonktürel olarak Batı’nın Türkiye’nin iç politikası üzerindeki belirleyiciliği artıp azalabiliyor. Batı diye yeknesak bir kategori kurarak analiz geliştirmenin sorunları olabileceği unutulmaksızın, genel olarak Batı’nın önünde uluslararası düzeyde ciddi hegemonik meydan okumaların bulunduğu böylesi bir dönemde, Batı da eli zayıf olan bir Erdoğan yönetiminin sürmesini tercih edebilir ve hatta bir düzeye kadar da belirli enstrümanlar üzerinden bunu sağlayabilir. Elbette yerel seçim sonuçlarının özgüveniyle yelkenlerini şişirmiş bulunan muhalefetin öncelik vereceği alan dış politika olmayacaktır. Yine de muhalefetin, bu mayınlarla dolu alanı hiç de ihmâl etmemesi gerekiyor.