İstanbul’da son günlerde alışık olmadığımız bir uyarı biçimiyle karşılaşıyoruz. Polis drone’ları üzerlerindeki hoparlörler aracılığıyla vatandaşlara anons yapıyor. Fatih’in ardından Üsküdar sahilinde de açık alanda alkol tüketen kişilere drone üzerinden “Burada alkol tüketimi yasaktır” şeklinde uyarı yapıldı. Ardından kişilerden bulundukları bölgeden ayrılmaları istendi ve aksi halde cezai işlem uygulanacağı söylendi.
Bu durum ilk bakışta sıradan bir kolluk uygulaması gibi görülebilir. Bir grup insan sahilde alkol tüketiyor, polis de müdahale ediyor. Ancak kullanılan yöntem ve yapılan uyarının hukuki dayanağı biraz daha yakından incelenmeyi gerektiriyor. Öncelikle açık alanda alkol tüketimine ilişkin hukuki durumun doğru ortaya konulması gerekiyor. Türkiye’de alkollü içkilerin satışına ve tüketimine ilişkin çeşitli sınırlamalar bulunuyor. 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu da bu alandaki temel düzenlemelerden biri. Bununla birlikte, açık alanlarda alkol tüketimini her durumda ve genel olarak yasaklayan bir kanun hükmü bulunmuyor.
Bu konuda 2023 yılında İstanbul Valiliği tarafından çıkarılan “Alkol Satışı ve Alkollü İçkilerin Tüketimi” konulu genel emir önemli bir örnek oluşturuyor. Söz konusu düzenlemeyle park, piknik ve mesire alanları, sahil bandı ve plaj gibi halka açık alanlarda ruhsatlı işletmeler dışında alkol satışı ve tüketiminin önlenmesi istenmişti. Düzenleme kamuoyunda “alkol yasağı” olarak tartışılmış ve yargıya taşınmıştı.
İstanbul 7. İdare Mahkemesi davayı ilk aşamada reddetti. Ancak istinaf incelemesinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi farklı bir değerlendirme yaptı. Mahkeme, 27 Aralık 2024 tarihli ve E.2024/826, K.2024/2045 sayılı kararıyla, halka açık alanlarda alkol tüketimini yasaklayan kısmın hukuka uygun olmadığı sonucuna vararak ilk derece mahkemesi kararını kaldırdı ve dava konusu işlemin iptaline karar verdi.
Mahkemenin değerlendirmesinde önemli bir nokta daha bulunuyor. 4250 sayılı Kanun’da açık alanlarda alkol tüketiminin genel olarak yasaklanmasına yönelik bir düzenleme bulunmadığı belirtiliyor. 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun valiye kamu düzenini sağlama konusunda yetki vermesi de kanunda bulunmayan yeni bir yasak getirme imkânı sağlamıyor. İdare, kendisine verilen yetkiyi kullanırken Anayasa’ya ve kanunlara bağlı kalmak zorunda.
5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35. maddesi de bu açıdan oldukça açık. Madde, alkol tüketen kişiyi değil, “sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunan” kişiyi yaptırım kapsamına alıyor. Yani salt içki içmek ile sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozmak aynı şey değil. Kanundaki kabahatin oluşması için sarhoşluk ve başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranma unsurlarının birlikte bulunması gerekiyor.
Bu ayrım son derece önemli. Bir kişinin sahilde oturup bir içecek tüketmesi başka, sarhoş olarak çevresindekileri rahatsız edecek şekilde davranması başka. İkinci durumda kolluğun müdahalesi için açık bir kanuni dayanak bulunuyor. İlk durumda ise yalnızca kişinin elinde alkollü bir içecek bulunması, kendiliğinden Kabahatler Kanunu’nun 35. maddesindeki fiili oluşturmuyor.
Nitekim İstanbul Bölge İdare Mahkemesi de kararında salt alkol tüketiminin kamu düzenini bozduğu sonucuna varılamayacağını, alkol tüketiminin sarhoşluk düzeyinde başkalarının huzur ve sükununu bozacak bir davranışa dönüşmesi halinde Kabahatler Kanunu’nun 35. maddesindeki yaptırımın uygulanabileceğini belirtiyor.
Bütün bunların ardından Üsküdar sahilinde drone’dan yapılan “Burada alkol tüketimi yasaktır” anonsu daha farklı bir anlam kazanıyor.
Hangi yasaktan söz ediyoruz?
Eğer kişi yalnızca alkol tüketiyorsa, hangi kanun maddesi ihlal edilmiş oluyor? Kişinin sarhoş olduğu tespit edilmiş mi? Başkalarının huzur ve sükununu bozan hangi davranış gerçekleşmiş? Uygulanacağı söylenen cezai işlemin kanuni dayanağı ne?
Vatandaşın bu soruların cevabını bilmesi gerekiyor.
Anayasa’nın 13. maddesi temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini söylüyor. Üstelik sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekiyor. İdarenin bir talimatı veya kolluk uygulaması kanunun yerine geçemiyor. Kanunda bulunmayan yeni bir yasak, idari bir emirle vatandaşın karşısına çıkarılamıyor.Polisin drone kullanması elbette başlı başına hukuka aykırı bir uygulama değil. Gelişen teknoloji suçların önlenmesi, kayıp kişilerin bulunması, afetlerde arama kurtarma çalışmalarının yürütülmesi ve geniş alanlarda güvenliğin sağlanması bakımından önemli imkanlar sunuyor.
Bugün drone’un hedefinde sahilde alkol tüketen insanlar var. Yarın başka bir davranışın kamu düzenini bozduğu veya kamu ahlakına aykırı olduğu ileri sürülebilir. Gece parkta oturan gençler, sahilde sohbet eden bir grup, kamusal alanda birbirine yakın davranan iki kişi ya da toplumun bir kesiminin hoş karşılamadığı başka bir davranış da aynı gözetim mekanizmasının konusu haline gelebilir.
Bu örneklerin hepsinin aynı hukuki değere sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak devletin müdahale alanı genişledikçe sınırların nerede çizileceği sorusu daha önemli hale geliyor.
Hukuk devletinde vatandaşın neyin yasak olduğunu önceden bilmesi gerekir. “Burada böyle davranılmaz” veya “burada bu yapılmaz” şeklindeki ifadeler tek başına hukuki bir yasak oluşturmaz. Bir kişinin özgürlüğüne müdahale edilecekse bunun hangi kanuni düzenlemeye dayandığı gösterilebilmelidir.
Drone’dan yapılan anonsta ise özellikle bir cümle dikkat çekiyor:
“Aksi takdirde cezai işlem uygulanacaktır.”
Hangi cezai işlem?
Hangi kanun maddesine göre?
Hangi fiil nedeniyle?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan bir uyarı, hukuki açıdan ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor.
George Orwell’ın 1984 romanı bu nedenle bugün de hatırlanmaya değer. Romandaki gözetim düzeninin en ürkütücü taraflarından biri yalnızca insanların izlenmesi değildi. İnsanların her an izlenebileceklerini düşünerek davranışlarını değiştirmeye başlamalarıydı. Kamusal alanların böyle bir psikolojiye dönüşmesine izin verilmemeli.
İstanbul’un sahilleri, parkları ve meydanları milyonlarca insanın ortak kullanım alanları.
Bu alanlarda güvenliğin sağlanması devletin görevi. İnsanların birbirlerinin haklarına zarar vermesinin önlenmesi de gerekli. Ancak kamu düzeni kavramı, insanların nasıl yaşayacağına karar veren sınırsız bir yetkiye dönüşmemeli.
Av. Deniz Ali İlkem Demir
Çok Okunanlar
Batan gemideki 10 mürettebatın kimliği açıklandı
Dilan Polat ikinci kez bebeğini kaybettiğini duyurdu
Tuğberk İmamoğlu gemisi kime ait?
Trabzonspor taraftarlarını taşıyan otobüse düzenlenen saldırıda gözaltı kararı
Rasim Ozan Kütahyalı tahliye sonrası ilk kez ekranda
CHP kurultay davasında sıcak gelişme
Özgür Çelik, YENİ Parti'nin Cumhurbaşkanı adayını duyurdu
Nepal’de sel felaketinde can kaybı 1050’ye çıktı
Bir belediye başkanı daha 15 meclis üyesiyle birlikte AKP'ye geçecek!
Kredi kartında yeni dönem: Kurallara uymayana kart iptali