Atlas 17 yaşındaydı. 14 Ocak 2026 akşamı annesi işten eve geldiğinde Atlas da evdeydi. Bir süre sonra kardeşinin yanına gitmek için evden çıktı. Evlerinin yakınındaki kafeye gitti. Aradan henüz yarım saat geçmemişti ki annesinin telefonu çaldı. Arayan Atlas'ın ikiz kardeşiydi. Söylediği cümle bir annenin hayatını ikiye bölecek cümlelerden biriydi: “Anne, kardeşimi bıçakladılar, ölüyor, yetiş.”
Gülhan Çağlayan olay yerine gittiğinde oğlunu ağır yaralı halde buldu. Atlas'ın kalbi durmuştu ve sağlık ekipleri müdahale ediyordu. Hastaneye kaldırıldı, ameliyata alındı ancak kurtarılamadı. Birkaç dakika önce evden çıkmış olan 17 yaşındaki bir çocuk artık hayatta değildi. Geriye annesinin tarif edilemez acısı, ikiz kardeşinin yarım kalan çocukluğu ve bir ailenin hayatının geri kalanında taşıyacağı büyük bir boşluk kaldı.
Atlas'ın bir de ikiz kardeşi vardı. Aynı yaşta büyüdüğü, aynı odayı, çocukluğunu paylaştığı kardeşi. Atlas'ın ölümünden sonra TBMM'ye gönderdiği mektupta dile getirdiği korku ise olayın başka bir boyutunu ortaya koydu. İkizini kaybetmenin acısını “Ben de o an öldüm” sözleriyle tarif eden Doruk Çağlayan, mektubunda şu sarsıcı soruya yer verdi: “Hayallerimiz vardı, artık hiçbirinin anlamı kalmadı. Şimdi ne düşünüyorum biliyor musunuz? 5-6 yıl sonra bizi öldüren katille bir sokakta karşılaşır mıyım?”
Bir çocuğun kardeşini kaybetmesinin acısına, gelecekte faille yeniden karşılaşma korkusunun da eklenmesi, çocuk adalet sisteminin yalnızca fail çocuk üzerinden tartışılmasının ne kadar eksik kalacağını gösteriyordu. Üstelik Atlas'ın ailesinin yaşadığı acı cinayetle sona ermedi. Aileye yönelik tehdit mesajları gönderildi, sosyal medya üzerinden çeşitli paylaşımlar yapıldı ve Atlas adına sahte sosyal medya hesabı açıldığı tespit edildi. Oğullarını kaybetmiş bir aile, bir yandan yasını tutarken diğer yandan kendi güvenliğinden endişe etmek zorunda kaldı. Cinayetin ardından yaşanan bu süreç, mağdur ailelerinin korunmasının da çocuk adaleti tartışmasının bir parçası olması gerektiğini gösteriyor. Atlas'ın hikâyesi bu nedenle yalnızca bir cinayet dosyasının konusu değil. Bir çocuğun hayatının birkaç saniyede sona ermesini, geride kalan ailesinin yaşadığı travmayı, ikiz kardeşinin korkusunu ve cinayetin ardından ortaya çıkan tehditleri birlikte düşündüğümüzde, karşımızda yalnızca bir ceza davasından çok daha büyük bir toplumsal sorun olduğunu görüyoruz. Üstelik Atlas'ın hikâyesi, Türkiye'nin son dönemde yaşadığı ilk acı değildi. Mattia Ahmet Minguzzi de yalnızca 15 yaşındaydı. 24 Ocak 2025'te Kadıköy'de bıçaklı saldırıya uğradı. Günlerce yaşam mücadelesi verdi ancak kurtarılamadı. Davada iki suça sürüklenen çocuk hakkında 24'er yıl hapis cezasına hükmedildi ve karar istinaf incelemesinden de geçti.
Çocuk suçluluğu yalnızca bir çocuğun eline bıçak almasıyla başlayan bir süreç değil. Çocuğun ailesiyle ilişkisi, eğitim hayatı, içinde bulunduğu sosyal çevre, ekonomik koşulları, madde bağımlılığıyla karşılaşıp karşılaşmadığı, akran gruplarının etkisi ve giderek daha fazla gündeme gelen suç örgütlerinin çocukları kullanması gibi pek çok faktör bu sürecin parçası. Dolayısıyla Atlas'ın ölümünden sonra yalnızca “Katile kaç yıl ceza verilecek?” diye sormak yeterli değil. “Bir çocuk neden böyle bir noktaya geldi?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Tam bu noktada yeni yasa karşımıza çıkıyor.
Yeni yasa ne getiriyor?
18 Ağustos 2026 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 7593 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, çocuk adalet sistemi bakımından önemli değişiklikler getiriyor. Kanunla Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun başta olmak üzere çeşitli kanunlarda değişiklik yapıldı ve düzenleme yürürlüğe girdi.
Kamuoyunda en fazla tartışılan başlıklardan biri, özellikle 15-18 yaş grubundaki çocuklar bakımından bazı ağır suçlarda uygulanacak cezaların artırılması. TCK'nın 31. maddesinde yapılan değişiklikle ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet hapis gerektiren bazı suçlar bakımından çocuklar için uygulanan ceza aralıkları yükseltildi. Ayrıca kasten öldürme ve bazı ağırlaşmış yaralama suçları bakımından 15-18 yaş grubundaki çocuklar için yaş indiriminin uygulanmamasına imkân veren yeni bir düzenleme getirildi.
Fakat kanunun getirdiği değişiklikler yalnızca ceza miktarlarıyla sınırlı değil.Çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasının önlenmesi, çocukların korunmasına yönelik mekanizmaların güçlendirilmesi, yargılama ve infaz sisteminde çocukların yaşlarına ve gelişim özelliklerine göre farklılaştırılmış bir yaklaşım benimsenmesi de düzenlemenin önemli başlıkları arasında. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan değişiklikle, 15 yaşını doldurmamış çocuklar hakkında sosyal inceleme yaptırılmadan hazırlanan iddianamenin iade edilmesi mümkün hale geliyor. Böylece çocuğun yalnızca kendisine yöneltilen suçlama üzerinden değerlendirilmesinin önüne geçilmesi ve sosyal koşullarının da yargılama sürecinde dikkate alınması amaçlanıyor.
İnfaz bakımından da önemli bir değişiklik yapılıyor. Çocuk hükümlülerin hapis cezalarının doğrudan çocuk eğitim evlerinde infazına başlanması yerine, infaza çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması ve iyi halli olduklarının tespit edilmesi halinde eğitimevlerine ayrılmaları öngörülüyor. Ayrıca 12-18 yaş arasındaki çocukların cinsiyetleri, fiziksel gelişimleri ve suç türleri dikkate alınarak çocuk kapalı ceza infaz kurumlarının farklı bölümlerinde barındırılması düzenleniyor.
Kanunun dikkat çeken başlıklarından biri de aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerin ihlaline ilişkin cezaların artırılması. Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi hakkında öngörülen hapis cezası “1 yıla kadar” iken “3 aydan 2 yıla kadar” olacak şekilde değiştiriliyor. Çocuğunun ahlakını, güvenliğini veya sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokan anne veya babalar bakımından da ceza sınırı 1 yıldan 3 yıla kadar yükseltiliyor.
Bu değişiklik çok önemli. Çünkü çocuk suçluluğuna yalnızca suçun işlendiği andan bakmıyor. Çocuğun aile içerisinde nasıl bir ortamda yetiştiğini, bakım ve eğitim yükümlülüklerinin yerine getirilip getirilmediğini ve çocuğun güvenliğinin nasıl korunduğunu da tartışmanın içine çekiyor. Çocukların korunması konusunda devletin müdahalesinin, çocuk suç işledikten sonra başlamaması gerektiğini hatırlatıyor.
Kanun ayrıca ateşli silahların çocukların eline geçmesini önlemeye yönelik yeni bir sorumluluk da getiriyor. Silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı biçimde muhafaza edilmesi nedeniyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişiye, daha ağır bir suç oluşmadığı takdirde, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Çocuklara bıçak ve bazı kesici aletlerin satılması ve çocuklar tarafından taşınmasına ilişkin de yeni yasaklar getiriliyor.
Bu düzenlemeler önemli bir noktaya işaret ediyor. Çocuğun eline silah veya bıçak geçtikten sonra cezalandırma yoluna gitmek yerine, o silahın ve bıçağın çocuğa ulaşmasını daha baştan engellemek gerekiyor.
Cezayı artırmak gerçekten çözüm mü?
Bir çocuğun suç örgütleri tarafından kullanılabilecek kadar savunmasız hale gelmesi, yalnızca o çocuğun kişisel tercihi üzerinden açıklanabilecek bir durum değil. Bu nedenle çocuk suçluluğuyla mücadeleyi yalnızca “kaç yıl hapis verelim?” sorusuna indirgemek, problemin son aşamasına müdahale etmek anlamına gelebilir. Bir çocuk okuldan koparken, ailesiyle ciddi sorunlar yaşarken, maddeyle tanışırken, şiddetin içine çekilirken veya suç örgütlerinin hedefi haline gelirken devletin koruyucu mekanizmaları ne kadar devrede? Çocuk ilk kez suça sürüklendiğinde onu yeniden topluma kazandırabilecek sosyal ve hukuki mekanizmalar gerçekten çalışıyor mu? Yeni düzenlemenin bu açıdan önemli bir tarafı, çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasının önlenmesini ayrıca hedeflemesi. Çocuğun yalnızca işlediği fiil üzerinden değerlendirilmemesi, içinde bulunduğu ailevi, eğitsel ve psikososyal koşulların da dikkate alınması gerektiğine ilişkin yaklaşım, çocuk suçluluğuyla mücadelede yalnızca cezalandırıcı bir politikanın yetmeyeceğini gösteriyor. Çünkü bir çocuğun suç işlemesini engellemek, suç işledikten sonra ona verilecek cezayı belirlemekten çok daha geniş bir mesele. Devletin görevi yalnızca çocuğu suç işledikten sonra görmek olamaz.
Çocuk suçluluğunda asıl mesele önlemek
Bir çocuk suç işledikten sonra karşısına ceza hukuku çıkıyor. Oysa çocuk suçluluğuyla mücadele çok daha önce başlamalı. Ailede, okulda, sosyal hizmetlerde, çocuğun yaşadığı çevrede ve gerektiğinde psikolojik destek mekanizmalarında. Üstelik mesele yalnızca çocukların suça sürüklenmesiyle sınırlı değil. Bugün insanların kendilerini sokakta ne kadar güvende hissettiği, silaha ve bıçağa erişimin ne kadar kolay olduğu, çocukların bu araçlarla ne kadar erken yaşta karşılaşabildiği de konuşulmak zorunda. Devletin görevi, cinayet gerçekleştikten sonra faili yakalamakla bitmez. Sokağın güvenliğini sağlamak, silah ve bıçakların çocukların eline geçmesini engellemek, suç örgütlerinin çocukları kullanmasının önüne geçmek ve risk altında bulunan çocuklara zamanında ulaşmak da devletin sorumluluğudur.
Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüklere ilişkin yeni düzenleme de bu açıdan oldukça yerindedir. Çocuğuna bakım, eğitim ve destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişiye yönelik yaptırımın ağırlaştırılması, çocukların güvenliğini ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye atan anne ve babalar bakımından daha ağır cezalar getirilmesi, çocuk suçluluğuna müdahalenin daha erken bir noktaya çekilmesi bakımından önemli. Çocuğu suça sürükleyen ortamı görmeden yalnızca suçun kendisine müdahale etmek, sorunun ancak bir kısmını çözebilir.
Çocukların temel ihtiyaçları da burada gözden kaçırılmamalı. Bir çocuğun bakım görmesi, korunması, ilgi görmesi, sevilmesi ve kendisini ait hissetmesi yalnızca aile hayatının bir parçası olarak görülmemeli. Her ne kadar bunlar çocuğun gelişimi açısından doğrudan önem taşıyan ihtiyaçlarsa ve aile de bu ihtiyaçların karşılanmasındaki ilk ve en önemli çevreyse de ailenin sağlıklı işleyemediği durumlarda ise okulun, sosyal hizmetlerin ve diğer kamu kurumlarının çocuğun hayatında daha görünür olması gerekiyor.
Çocuklar ilişki kurmayı da büyük ölçüde ailelerinde öğreniyor. Sürekli eleştirilen, ihmal edilen, şiddet gören veya kendisini aile içinde değersiz hisseden bir çocuğun sağlıklı ilişkiler kurması zorlaşıyor. Okul da bu noktada önemli. Çocukların arkadaşları tarafından kabul edilmek, bir gruba ait olmak, sosyal faaliyetlere katılmak ve kendilerini gösterebilecekleri alanlar bulmak gibi ihtiyaçları var. Belediyelerin ve kamu kurumlarının çocukların güvenli biçimde bir araya gelebileceği kulüpler, spor ve kültür merkezleri ve sosyal faaliyet alanları oluşturması bu yüzden yalnızca sosyal bir hizmet olarak görülmemeli. Çocukları suçtan uzak tutan çevrenin kurulması açısından da düşünülmeli.
Özellikle göç ve sosyal çevrenin değişmesi gibi süreçlerde çocukların yalnız kalmaması gerekiyor. Dil, eğitim, arkadaş çevresi ve topluma uyum konusunda yaşanan sorunlar çocuğun kırılganlığını arttırabiliyor. Böyle dönemlerde aile desteğinin yanında okulun, sosyal hizmetlerin ve yerel yönetimlerin sağlayacağı destek büyük önem taşıyor. Yeni yasanın başarılı olup olmayacağı da burada ortaya çıkacak. Çocukların suç örgütlerinin eline düşmesini önleyebiliyor muyuz? Aile içerisindeki ihmali zamanında fark edebiliyor muyuz? Eğitimden kopan çocuğa ulaşabiliyor muyuz? Sokakta çocukların eline bıçak ve silah geçmesini engelleyebiliyor muyuz? Mağdur aileleri gerçekten koruyabiliyor muyuz? Bu soruların cevabı olumlu olmadıkça, yalnızca ceza miktarlarını artırmanın çocuk suçluluğu karşısında yeterli olacağını söylemek zor.
Atlas ve Mattia Ahmet'in ardından
Atlas 17 yaşındaydı. Mattia 15. İkisi de çocuktu.
Bugün onların ardından yeni bir yasa var. Cezalar artırıldı, çocuklara ilişkin yargılama ve infaz sistemi yeniden düzenlendi, aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüklere ilişkin yaptırımlar ağırlaştırıldı, çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasının önüne geçilmesi ve silah ile bıçakların çocuklara ulaşmasının engellenmesi için yeni kurallar getirildi. Bunların hepsi önemli. Fakat Atlas'ın ailesi için hiçbir kanun oğullarını geri getirmeyecek. Doruk için hiçbir ceza kardeşini geri getirmeyecek. Mattia'nın ailesi için de hiçbir düzenleme yaşadıkları acıyı ortadan kaldırmayacak. Hukukun yapabileceği şey geçmişi değiştirmek değil, aynı hikâyenin başka bir aile tarafından yeniden yaşanmasını engellemek.
Bunun yolu yalnızca çocuk suç işlediğinde devreye giren bir ceza sisteminden geçmiyor. Ailedeki ihmali fark etmek, eğitimden kopan çocuğa ulaşmak, suç örgütlerinin çocukları kullanmasını engellemek, sokakta silaha ve bıçağa erişimi zorlaştırmak, çocukların güvenli sosyal alanlara ulaşmasını sağlamak ve mağdur aileleri korumak gerekiyor.
Çok Okunanlar
Galatasaray’da Abdullah Kavukcu için istifa iddiası: Dursun Özbek devreye girdi
Fatih Altaylı'dan ROK'un tahliyesi sonrası çarpıcı yorum
Şehit Annesi Pakize Akbaba, Kılıçdaroğlu’na sert sözlerle yüklendi
Bahçeli’den seçim sistemi için yeni düzenleme çağrısı
İBB için AKP kulislerinde konuşulan isim ortaya çıktı
Rusya'dan dış ticaret kararı
'Hiçbiri' alarmı...
'Türkiye’ye bir mesaj ilettik ancak görünüşe göre duymadılar'
Fenerbahçe'de bir ayrılık daha kesinleşti
Alparslan Kuytul'un gözaltına alındığı anlar ortaya çıktı