Türkiye’de son dönemde yürütülen sürecin hukuki boyutuna ilişkin en önemli adımlardan biri, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak adlandırılan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmesi oldu. 12 maddeden oluşan düzenleme, 10 Ağustos 2026 tarihinde Genel Kurul’da kabul edilerek yasalaştı. Kanunun temel özelliği ise yalnızca belirli suçlara ilişkin sonuçlar doğurması olmayıp bu sonuçların uygulanmasını belirli koşulların gerçekleşmesine bağlamasıdır.
Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolünde bulunan silah ve mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesinden sonra yürütülecek soruşturma ve kovuşturmalar ile mahkûmiyet hükümlerinin infazına ilişkin usulü belirlemektir. Dolayısıyla düzenlemenin uygulanması bakımından ilk dikkat çeken nokta, kanunun öngördüğü hukuki sonuçların kendiliğinden ortaya çıkmamasıdır. Öncelikle kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi ve buna ilişkin MGK kararının Resmî Gazete’de yayımlanması gerekmektedir.
Kanun hangi suçları kapsıyor?
Düzenlemenin kapsamı, kanunun birinci maddesinde belirlenmiştir. Buna göre PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme, örgüte üye olma, bilerek ve isteyerek yardım etme ve örgütün propagandasını yapma suçları ile örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçlar ve örgüt lehine işlenen Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamındaki suçlar düzenlemenin kapsamı içerisinde yer almaktadır.
Ancak kanun, kapsamına giren her suç bakımından aynı sonucu öngörmemektedir. Suçun gerektirdiği cezanın üst sınırı ve suçun niteliği dikkate alınarak farklı süreler belirlenmiştir. Bu yönüyle düzenlemenin merkezinde, suç türünden ziyade suçun hukuki niteliği ve yaptırımının ağırlığına göre oluşturulan bir sistem bulunmaktadır.
Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçları ile 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen ve müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar ise düzenlemenin dışında bırakılmıştır. Böylece kanun, kapsamını belirlerken bazı suçlar bakımından açık istisnalar getirmiştir.
Soruşturma ve kovuşturmalara ilişkin düzenleme
Kanunun dikkat çeken hükümlerinden biri, belirli suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesine ilişkin düzenlemedir.Buna göre, kanunun kapsamına giren ve üst sınırı 15 yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda soruşturma ve kovuşturmalar beş yıl, 15 yıldan fazla hapis cezası ile müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda ise on yıl süreyle ertelenecektir.
Burada “erteleme” kavramının özellikle altını çizmek gerekir. Kanun, ilk aşamada soruşturma veya kovuşturmanın doğrudan ortadan kaldırılmasını değil, belirli bir süre boyunca ertelenmesini öngörmektedir. Bu süre içerisinde dava zamanaşımı da işlemeyecektir. Dosyalar ve suçun ispatına yarayan deliller de erteleme süresince muhafaza edilecektir.
Düzenlemenin bir diğer özelliği ise bu kararların denetime açık olmasıdır. Cumhuriyet savcısı tarafından verilen erteleme kararlarına karşı iki hafta içinde sulh ceza hâkimliğine; mahkeme tarafından verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin kararlara karşı ise yine iki hafta içinde itiraz edilebilecektir.
Mahkûmiyet hükümleri bakımından ne olacak?
Kanun yalnızca devam eden soruşturma ve kovuşturmaları değil, kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinin infazı bakımından da özel bir mekanizma öngörmektedir.Düzenleme kapsamında bulunan ve üst sınırı 15 yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlar bakımından infazın ertelenmesi süresi beş yıl; daha ağır yaptırım gerektiren suçlar bakımından ise on yıl olarak belirlenmiştir. Bu sürelerin suç işlenmeksizin geçirilmesi hâlinde verilen ceza infaz edilmiş sayılacaktır.Böylece kanunun sistemi, belirli bir süre boyunca yeni bir suç işlenmemesi şartına bağlı bir sonuç öngörmektedir. Başka bir ifadeyle, düzenlemenin sonuçları yalnızca geçmişte işlenen fiile değil, erteleme süresi içerisindeki hukuki duruma da bağlanmıştır.
Düzenlemenin uygulanmasını kim takip edecek?
Kanun, uygulamanın yalnızca adli makamlar tarafından yürütülmesini öngören bir sistem kurmamaktadır. Kanunun yayımlanmasının ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında; Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma Bakanları ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden oluşan bir kurul oluşturulması öngörülmektedir.Bu kurul, sürecin uygulanmasını takip edecek ve değerlendirecek; gerekli görülmesi hâlinde ilgili kurumların temsilcilerini ve diğer kişileri çalışmalara davet edebilecektir. Ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenli olarak bilgilendirilmesi ve Meclis Başkanlığı tarafından süreci izlemek üzere bir İzleme Komisyonu kurulması da düzenlemede yer almaktadır.
Dolayısıyla kanun, adli süreçlerin yanı sıra idari ve kurumsal bir takip mekanizması da oluşturmaktadır.
Bu düzenleme bir af mı?
Çerçeve Yasa hakkında en fazla gündeme gelen hukuki sorulardan biri, düzenlemenin “af” niteliğinde olup olmadığıdır. Ancak kanunun sistematiğine bakıldığında, klasik anlamda bir genel af düzenlemesinden söz etmek yerine, belirli suçlar ve belirli kişiler bakımından özel sonuçlar öngören bir hukuki mekanizma kurulduğu görülmektedir. Kanun, kapsamına giren suçlar bakımından soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerinin belirli sürelerle ertelenmesini; bu sürelerin koşullara uygun şekilde geçirilmesi hâlinde ise farklı hukuki sonuçların doğmasını düzenlemektedir. Bu nedenle kanunun hukuki niteliği değerlendirilirken “af” kavramının yanı sıra erteleme, infaz ve cezanın hukuki sonuçları gibi kavramların da birlikte ele alınması gerekir.
Sonuç olarak Çerçeve Yasa, belirli bir sürecin ardından ortaya çıkması öngörülen hukuki sonuçları önceden belirleyen özel bir düzenleme niteliğindedir. Kanunun uygulanabilmesi için öngörülen koşulların gerçekleşmesi, MGK kararının Resmî Gazete’de yayımlanması ve bundan sonra kanunda belirtilen usullerin işletilmesi gerekmektedir. Bu yönüyle düzenlemenin asıl kapsamı ve hukuki sonuçları, yalnızca kanun metninin okunmasıyla değil, öngörülen mekanizmanın uygulamaya geçirilmesiyle birlikte daha açık biçimde ortaya çıkacaktır.
Düzenlemenin hukuki niteliği ve sınırları
Düzenlemenin hukuki niteliği bakımından üzerinde ayrıca durulması gereken bir diğer husus, kanunda kullanılan kavramlar ile ortaya çıkan hukuki sonuçlar arasındaki ilişkidir. Bir düzenlemenin “af” olarak adlandırılmaması, onun hukuken af niteliğinde olup olmadığını tek başına belirlemez. Anayasa Mahkemesinin de yerleşik yaklaşımında, bir kanunun hangi isimle anıldığından çok, kişilerin hukuki durumunda meydana getirdiği değişikliğin esas alınması gerektiği kabul edilmektedir. Bu nedenle Çerçeve Yasa bakımından da “erteleme” kavramının ötesine geçilerek, düzenlemenin soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş mahkûmiyetler üzerindeki gerçek etkisinin değerlendirilmesi gerekir. Özellikle belirli bir sürenin sonunda cezanın infaz edilmiş sayılması, düzenlemenin klasik bir erteleme mekanizmasından daha kapsamlı sonuçlar doğurup doğurmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Düzenlemenin bir başka boyutu ise eşitlik ilkesi bakımından ortaya çıkmaktadır. Anayasa’nın 10. maddesi, aynı hukuki durumda bulunan kişilerin farklı kurallara tabi tutulmasını ancak objektif ve makul bir temele dayanması hâlinde mümkün görmektedir. Çerçeve Yasa ise belirli bir örgütün faaliyetleriyle bağlantılı suçlar bakımından özel bir hukuki rejim öngörmektedir. Bu durum, aynı suç tipinin farklı koşullarda işlenmesi hâlinde ortaya çıkan hukuki sonuçların karşılaştırılmasını gerekli kılmaktadır. Buradaki mesele, düzenlemenin belirli bir amaca yönelik olup olamayacağından ziyade, getirilen farklı muamelenin Anayasa’nın eşitlik ilkesi bakımından yeterli ve makul bir nedene dayanıp dayanmadığıdır. Dolayısıyla düzenlemenin uygulama alanı, ilerleyen dönemde anayasal denetim bakımından tartışılabilecek başlıklardan biri olmaya adaydır.
Bunun yanında, düzenlemenin doğrudan mağdurlar üzerindeki etkisi de göz ardı edilmemelidir. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçların tamamı devletin güvenliğine veya kamu düzenine yönelik fiillerden ibaret değildir. Bazı suçlarda doğrudan doğruya belirli kişilerin yaşamı, vücut bütünlüğü, özgürlüğü veya malvarlığı zarar görebilmektedir. Bu nedenle ceza yargılamasına ilişkin özel bir rejim oluşturulurken yalnızca failin ve devletin hukuki konumu değil, suçtan zarar gören kişinin adalete erişimi ve yargısal süreçteki konumu da dikkate alınmalıdır. Bu husus, düzenlemenin kapsamının belirlenmesinden uygulanmasına kadar bütün aşamalarda mağdur haklarının ayrıca değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Son olarak, kanunun uygulanmasında görev alacak idari ve kurumsal yapıların yetkilerinin sınırlarının açık biçimde belirlenmesi önem taşımaktadır. Ceza soruşturması ve kovuşturması bakımından karar alma yetkisinin hangi makamda olduğu, idari bir kurulun hangi konularda değerlendirme yapabileceği ve bu değerlendirmelerin yargı makamları bakımından herhangi bir bağlayıcılık taşıyıp taşımadığı açık ve öngörülebilir biçimde ortaya konulmalıdır. Zira ceza hukukunda kanunilik ilkesi yalnızca suç ve cezanın kanunla belirlenmesini değil, kişilerin hangi usulle ve hangi makam tarafından yargısal bir işleme tabi tutulacağının da mümkün olduğunca belirli olmasını gerektirir. Bu nedenle Çerçeve Yasa’nın uygulama süreci, yalnızca düzenlemenin amaçları bakımından değil, yetki ve görev sınırlarının nasıl yorumlanacağı bakımından da önem taşıyacaktır.
Av. Deniz Ali İlkem Demir
Çok Okunanlar
Muğla’da Türk bayrağını yakan şüpheli gözaltında
CHP MYK, Kılıçdaroğlu başkanlığında toplandı
Taban şartlanması
Böyle başa böyle tıraş!
Hazin oylama
AHBAP soruşturmasında 1 milyon euro iddiası
Muharrem İnce’den dikkat çeken ‘Bahçeli ve Öcalan’ çıkışı
Süleymancıların lideri Alihan Kuriş gözaltında
'Çerçeve Yasa' hakkında hukuki değerlendirme
Fatih Altaylı'dan ultrAslan lideri Şirin'in geçmişiyle ilgili çarpıcı iddia