Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Kayyımdan mutlak butlana: Türkiye’de siyasetin yeniden şekillendirilmesi

Türkiye, son yılların en ağır demokrasi ve hukuk sınavlarından birini yaşıyor. Cumhuriyet Halk Partisi hakkında verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir siyasi partiyi ilgilendiren teknik bir hukuk tartışması değil; doğrudan doğruya Türkiye’de siyasetin nasıl şekilleneceğine ilişkin tarihî bir kırılma noktasıdır. Ancak tartışmanın en başında önemli bir ayrımı doğru yapmak gerekir: Kayyım atanması ile mutlak butlan aynı şey değildir. Kayyım, bir kurumun veya yapının yönetiminin mahkeme ya da idari kararlarla geçici olarak başka kişilere devredilmesi anlamına gelirken; mutlak butlan, bir hukuki işlemin en başından itibaren ağır bir sakatlık taşıdığı gerekçesiyle tamamen hükümsüz sayılmasıdır. Teknik olarak farklı kavramlar olsa da Türkiye’de her iki yöntemin ortak sonucu, siyasal alanın seçim ve demokratik irade dışında yollarla yeniden dizayn edilmesi olmuştur. 

Aslında Türkiye’nin kayyım pratiği sanıldığından çok daha eskiye dayanıyor. 12 Eylül 1980 askerî darbesinin hemen ardından yayımlanan ve faaliyetleri durdurulan siyasi partiler ile çeşitli kuruluşlara kayyım atanmasını düzenleyen yasal süreç, Türkiye’de siyasetin devlet müdahalesiyle yeniden dizayn edilmesinin ilk örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Darbe yönetimi, siyasi partileri yalnızca kapatmakla kalmamış, aynı zamanda onların ekonomik ve idari yapılarını da kontrol altına almıştı. 

12 Eylül sonrasında siyasi partilerin tüm faaliyetleri askıya alınmış, miting düzenlemeleri, propaganda yapmaları ve kamuoyuna siyasal mesaj vermeleri fiilen engellenmişti. Siyaset kurumu sistemli biçimde etkisiz hale getirilirken partilere yapılan hazine yardımları da kesilmiş, bu durum birçok siyasi yapıyı ciddi ekonomik darboğaza sürüklemişti. CHP de bu süreçte parti işleyişini sürdürebilmek amacıyla sıkıyönetim makamlarına kayyım talebinde bulunmuş, benzer başvurular Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi tarafından da yapılmıştı. İlk aşamada CHP’ye sosyal demokrat geçmişe sahip bazı isimlerin kayyım olarak atanması düşünülmüş, ancak bu kişilerin yeniden siyasi etki oluşturabileceği değerlendirilince görevlerine kısa süre içinde son verilmişti. Daha sonra yerlerine bürokrasi ve akademi çevresinden isimler görevlendirilmiş, sıkıyönetim yönetimi tarafından kayyımlara açık şekilde “siyasetten uzak durmaları” yönünde mesaj verilmişti. Çünkü o dönemde amaç yalnızca partilerin mali işleyişini denetlemek değil, siyaseti tamamen kontrol altında tutabilmekti. 

Bugün yaşanan tartışmalar bu nedenle birçok kişiye tanıdık geliyor. Türkiye’de özellikle son yıllarda kayyım uygulamaları yeniden olağanlaştırıldı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından çıkarılan 674 sayılı KHK ile belediyelere kayyım atanmasının önü açıldı. İlk olarak HDP’ li belediyelerde başlayan bu süreç, zaman içerisinde farklı siyasi yapılara doğru genişledi. Kayyım uygulamaları yalnızca idari bir işlem değil; seçmenin iradesinin merkezi otorite eliyle etkisiz hale getirilmesi anlamına geliyor. Bu nedenle hangi siyasi görüşten olursa olsun, demokratik ilkelere bağlı herkesin darbe hukukunun bir uzantısı olan kayyım uygulamalarına mesafeli yaklaşması gerekmektedir. 

Şimdi ise Türkiye yeni bir tartışmanın içinde: CHP hakkında verilen “mutlak butlan” kararı. 

Süreç, CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde yapılan 38. Olağan Kurultayı sonrasında başladı. Özgür Özel’in genel başkan seçildiği kurultay hakkında bazı delegeler tarafından “oylamaya hile karıştırıldığı”, delegelerin iradesinin çeşitli vaatlerle etkilendiği yönünde iddialar gündeme getirildi. Açılan davalar Ankara’daki mahkemelerde birleştirildi. CHP yönetimi ise devam eden tartışmaların gölgesinde olağanüstü kurultay kararı aldı ve yeniden seçime gitti. Ardından ikinci olağanüstü kurultay ve daha sonra olağan kurultay gerçekleştirildi. Her kurultayda Özgür Özel yeniden genel başkan seçildi ve parti organları yeniden oluşturuldu. 

İlk derece mahkemesi, yapılan yeni kurultaylar nedeniyle eski kurultaylara ilişkin davaların büyük ölçüde konusuz kaldığı yönünde değerlendirme yaptı. Ancak süreç burada kapanmadı. Dosya istinafa taşındı ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin kararıyla mevcut CHP yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılması yönünde karar verildi. Kararla birlikte Kemal Kılıçdaroğlu dönemindeki yönetimin yeniden göreve dönmesinin önü açıldı. 

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez ana muhalefet partisinin yönetimi, kurultay salonundan değil mahkeme kararıyla değiştirilmek isteniyor. İşte meselenin en ağır tarafı da tam olarak burada başlıyor. Çünkü bugün artık bir siyasi partinin genel merkezine polis eşliğinde girilmesinin, parti yönetiminin mahkeme kararıyla yeniden belirlenmesinin konuşulduğu bir atmosfer oluşmuş durumda. Bu tablo, yalnızca CHP açısından değil, Türkiye’de demokratik siyasetin geleceği açısından da son derece tehlikeli bir eşiğe işaret ediyor. 

Belirtmek gerekir ki bu kararın yalnızca siyasi değil ekonomik sonuçları da oldu. Kararın ardından Borsa İstanbul’da sert düşüşler yaşandı. BIST 100 endeksi günü ciddi kayıpla kapattı. Sonraki günlerde kayıpların bir kısmı telafi edilse de piyasaların verdiği ilk reaksiyon dikkat çekiciydi. Çünkü ekonomik göstergeler de siyasetteki belirsizliği ve yargı müdahalesi algısını doğrudan fiyatladı. 

Peki bütün bunların amacı ne? 

Kanaatimce bu sorunun cevabı yalnızca CHP içindeki kurultay tartışmalarında aranamaz. Çünkü mesele artık çoktan bir parti içi hukuk tartışmasının sınırlarını aşmış durumda. Eski CHP Milletvekili Gürsel Tekin’in, CHP’de yakın zamanda olağanüstü kurultay sürecinin başlayacağını ve yaklaşık yedi ay sonra seçimli büyük kurultaya gidileceğini söylemesi de dikkat çekici bir gelişme olarak kayda geçti. 

Bütün bu gelişmeler ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Acaba hedef, CHP yönetimini değiştirerek ileride gündeme gelebilecek bir anayasa değişikliği sürecinde farklı bir siyasi denklem oluşturmak mı? Özgür Özel yönetiminin destek vermeyeceği olası bir anayasa değişikliğine, mahkeme kararıyla göreve gelecek başka bir yönetimin destek vereceği mi düşünülüyor? Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açabilecek bir anayasa değişikliği ihtimali konuşulurken, bu soruların kamuoyunda daha fazla dillendirilmeye başlanması da tesadüf gibi görünmüyor. 

Elbette bütün bunlar siyasetin tartışma alanına giren meselelerdir. Ancak Türkiye açısından asıl tehlikeli olan, bu ihtimallerin artık kamuoyuna makul ve mümkün görünmeye başlamasıdır. Çünkü bir ülkede, özellikle de son seçimlerde birinci çıkan ana muhalefet partisinin geleceği sandıkta değil mahkeme kararlarıyla şekillenmeye başlıyorsa, mesele artık yalnızca bir hukuk tartışması olmaktan çıkar; doğrudan demokrasinin ve rejimin geleceğine ilişkin bir soruna dönüşür. Bugün CHP üzerinden yürüyen süreç de yalnızca bir siyasi partiye yönelik değildir. Asıl mesele, Türkiye’de demokratik siyasetin sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceğidir. Bu noktada Türkiye’nin siyasi hafızasında yer etmiş bir söz de ister istemez akla geliyor. “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” ifadesi, yıllar önce dile getirilmiş ve siyasal tartışmalarda sıkça hatırlatılmıştı. Bugün gelinen noktada ise sorulması gereken soru oldukça açık: Acaba o tramvay gerçekten inilecek durağa ulaştı mı?